Sinema

Adı Konulmamış Bir Aşkın Hikayesi: Ayla

Gün doğmadan uyandığınızda bir sis görürsünüz ya. Kısa süre orada durur, sonra birden yok olur gider. Hem de çok hızlı bir şekilde. Aşk, gerçekliğin ilk ışıklarında yok olacak olan bir sistir.

Charles Bukowski

Aşkı böyle tanımlıyor Amerikalı yazar ve şair Charles Bukowski. Evet, bazı aşklar sise benzer, ömrü kısadır; bazı aşklar ise gökyüzündeki bulutlar gibidir, bazen aniden kaybolur gibi olurlar fakat başka bir yerde ve başka bir güzellikte yeniden ortaya çıkarlar. Mavi göğe olan sadakatleri onları bir lahza olsun başka bir sevdaya sürüklemez. Netice de asla yok olmazlar.

Ay yüzlü bir kızla ay yıldızlı bir askerin öyküsü…

Bu yazımda tıpkı bulutlar gibi 65 yıl boyunca hiç yok olmamış tertemiz ve bembeyaz bir sevdanın, bir muhabbetin, bir aşkın öyküsünü sizlerle paylaşmak istiyorum. Ay yüzlü bir kızla ay yıldızlı bir askerin 65 yıllık anlatılmamış öyküsü… Bu yaşanmış hadiseye aşk öyküsü demekte bir sakınca görmüyorum doğrusu. Çünkü benim nazarımda onlarınki yani Süleyman Astsubay ve Ayla arasındaki bu muhabbet, yıllar yılı hiç sönmeden süregelen bir aşk hikayesi gibi. Aşktan da öte bir şey belki.

Bu zamana kadar aşkın olumlu veya olumsuz pek çok tanımı yapılagelmiştir. Charles Bukowski’den duyduğum sözler ise son zamanlarda rastladığım aşkın en güzel tanımlarından biriydi doğrusu. Her ne kadar onunla aynı fikirde olsam da gönlüm sis içerisinde kaybolmaktan çok gökyüzüne bakmak ve biraz olsun bulutlara dokunmak istiyor bugün.

Uzun bir müddet aşk mefhumu üzerinde kafa yorarken aşkı gerçek manada nasıl tarif etmem gerektiği konusunda bir hayli tereddüt yaşamıştım. Onu tek bir kalıba sokmak yahut tek bir cümleye indirgemek ne kadar doğru olurdu bilmiyorum. Fakat Ayla filmi, bana farklı bir pencereden bakmamı sağladı diyebilirim. Aşkın, onun yalnızca zihnimizde var olan haliyle değil de farklı bir boyutta, farklı bir zamanda, farklı bir mekânda ve farklı kişiler arasında da yaşanmasının gayet tabi olduğunu gösterdi.

Evet, bu beşerî bir aşk. Fakat beşerî olmanın da ötesinde yüz binlerin belki milyonların içerisinde yalnızca Süleyman Astsubaya ve Ayla’ya nasip olan türden bir aşk. Adını koymakta zorlanıyorum fakat bunun amiyane bir beşerî aşk olmadığına eminim. Kim istemezdi ki onların yerinde olmayı ve yıllar sonra kavuşmayı. Kim istemezdi onlar gibi dupduru bir sevdaya tutulmayı… Öyle ya, zahiren yıllarca süren ve saniyeler içerisinde sönüp giden bir aşka müptela olmanın ötesinde, Levhi Mahfuz’da biteviye bir surette devam edecek olan bir aşkla birlikte adının deftere yazılmasını kim istemezdi.

Hem hüzün hem hasret hem de vuslat kokan böyle güzel bir hikâyeyi eminim birçoğumuz filmle birlikte duydu ve duydukları karşısında gözyaşı döktü. Keşke böyle yaşanmış anılar bizlere ilkokul yıllarında anlatılsa. Ve biz böyle kıymetli insanlara sahip çıksak. Ne yazık ki bihaber kalıyoruz hep. Ve yitip gidiyor güzel insanlar birer birer aramızdan.

Kore savaşına olan ilgim dolayısıyla daha evvel Süleyman Astsubay ve Ayla hakkında bir şeyler duyduğumu anımsıyorum. Fakat gerçek anlamda filmi izledikten sonra onları yakinen tanıma fırsatı buldum. Olağanüstü ve gurur verici bir şeydi benim için. Yıllar sonra anladım ki bizim askerimiz beyhude can vermemiş o topraklarda. Bilakis can vermiş uğruna öldüğü çekik gözlü insanların topraklarına. Gönüllerinde taşıdıkları tohumları saçmışlar dağlara, bayırlara. Ve hala, yarım asır sonra bile, “Ankara, Ankara güzel Ankara!” marşını gür bir seda ile söyleyebilen güzide öğrenciler yetiştirmişler açtıkları okullarda. Bunun adı aşk değil de nedir ki?

Ankara Okulu

Film esnasında beni derinden etkileyen bir başka şey, oraya giden askerlerimizin açtıkları Ankara Okulu olmuştu. Öksüz ve yetim kalmış Koreli çocukları eğitiyor, yediriyor, içiriyor ve giydiriyorlardı. Ne büyük bir şeref böyle şanlı askere sahip olmak! Ne güzel ifade ediyor bunu Ayla filminin yapımcısı Mustafa Uslu:

“Türk insanı çok kadirşinastır. Dünya da sadece bizim kapılarımız içeri doğru açılır tıpkı kalbimiz gibi.”

Bir savaş hengamesi içerisinde dahi Türk askeri okul açıp oradaki çocuklara yardım eli uzatma adına elinden geleni ardına koymuyor. Cansiperane bir şekilde çalışıyor.

Ayla, bir savaş filminden ziyade bir sevgi filmi kanımca. Başta da söylemeye çalıştığım gibi bu sevginin, bu muhabbetin daha doğrusu bu duygunun adını koymak kolay olmasa gerek. İnanır mısınız bunun üzerinde çokça düşündüm. Bu aşktan öte bir şey dedim kendi kendime. Bu acayip bir duygu. Literatürde yeri yurdu olmayan bir duygu sanki. Keşke bir kelimeye sığdırsam seni ama yapamıyorum işte. Adı her ne olursa olsun böyle isimsiz duyguları yaşamalı insan. Gerçekten uzaklaşmalı bazen, gerçek görünümlü olanlardan kaçmalı. Ve afaki bir yolculuğa çıkmalı zaman zaman…

Süleyman Astsubay ve Ayla bizi böyle bir yolculuğa çıkarıyor. İzlenesi ve sessizce bir köşede ağlanası bir film doğrusu. Emeği geçenlere minnettarım. Umarım bir gün Süleyman Astsubayı görmek ve ellerini öpmek nasip olur. Ve inşallah bir gün o topraklarda yatan mübarek şehitlerimizin alınlarından öpme şerefine nail olurum. Bu temenni ile ellerimi açıyor ve gözlerimi kapıyorum sımsıkı, uzak diyarlarda açılması ümidiyle…

Yazar Hakkında

Mücahit Enes Coşkun

Ağustos 1992’de Nevşehir’de doğdu. Kayseri’de ikamet etmektedir. 2014 yılında Karadeniz Teknik Üniversitesi Türkçe Öğretmenliği bölümünden mezun oldu. Trabzon, onun en tatlı hatırası idi. Öğrenim süresi boyunca Osmanlıca ve serbest şiir üzerinde çalıştı. Gazete ve dergilerde şiirleri yayımlandı. Yine bu süre zarfında düz yazı ile içli dışlı oldu. Halen kendisine ait bir blogda,Edebiyat, Tarih ve Sinema alanlarında çeşitli yazılar kaleme almaktadır. Son zamanlarda ney ve kaligrafi ile meşgul. En büyük hayali, elinde fotoğraf makinesi, bir kalem ve bir kağıtla Dünya’yı karış karış gezmek. Orta düzeyde İngilizce bilmektedir. Kısacık hayatı bundan ibaret

Yorum Yap