Kritik

Akıl(Iı) İnsan Akıl(sız) Telefon

Gündelik yaşantımızda, küçük dünyalarımızda anormal olup da normalleşen o kadar çok şey var ki. Hangisinden başlasam bugün bilemiyorum. Onlardan birine kısaca temas etmek bile zannediyorum sayfaların dolup taşması için kâfi gelir. Bugünlerde kendimi bataryasına virüs bulaşmış, dolduktan hemen sonra boşalan bir telefon gibi hissediyorum. Virüs gerçekten telefona mı bulaşıyor yoksa bize mi onu da anlamış değilim doğrusu. Kendimden örnek verirken bu vesileyle bugünkü konuma da ufak bir giriş yapmış oldum. Telefon dedim lakin başucuna ‘’akıllı’’ koymayı unuttum. Mazur görün. Dedim ya, bugünlerde kendimi ‘’aklını kaçırmış’’ bir telefon gibi hissediyorum diye. Neyse ki ben hala buradayım, her ne kadar aklımı peynir ekmekle yemiş olsam da.

 

Ah şu akıllı telefonlar! Aklımızı başımızdan aldınız şimdi akıllı uslu oturuyorsunuz bir köşede. Nasıl da sırıtıyorsunuz bıyık altından öyle. Helal olsun size. Bizim gibi her şeye gücü yeten bir milleti nasıl da esir aldınız böyle. Daha ne diyeyim size. Yazıklar olsun bize. Biz ki yedi düvele diz çöktürmüş bir milletiz. Yanlış yapmak yazmaz bizim kitabımızda. Biz her şeyin en iyisini, en doğrusunu biliriz. Damarlarımızdaki asil kandan olsa gerek kendine her konuda sonsuz güveni olan Türk milletiyiz biz. Ab-ı hayat misali hiç eksilmeyen bir ilmimiz var bizim. Her türlü ilme vakıfız şeksiz şüphesiz. Her ne kadar âlim vasfına sahip olsak da, amelde hiç de öyle göründüğü gibi değiliz. Tıpkı evine yeni gelmiş çiçeği bununda bir gelin gibi. Konuşmaya gelince bülbül kesilir, pratikte ise gül gibi saçılıverir yapraklarımız. Nazenin bir dokunuşla düşer bedenlerimiz toprağa. Maalesef biz böyleyiz ve bunu kabul etmek zorundayız çaresiz.

Evet, küçücük bir demir yığınından ibaret telefonlar esir aldı hayatımızı. Elimizi, kolumuzu hatta ruhumuzu bağladılar. Varlığımızın boynuna çelikten bir tasma geçirdiler adeta. Diledikleri şeyi, diledikleri kimseye, diledikleri vakit yaptırabiliyorlar. Ne acı değil mi? Görünürde biz onları taşıyor, istediğimiz yere sürüklüyor, istediğimiz zaman açıyor, istediğimiz zaman kapatıyoruz. Fakat hakikat hiç de öyle söylemiyor. Onlar sanki bizi peşinden sürüklüyor. Fark ettiniz mi bilmiyorum. Cep telefonlarını elimize ne zaman aldık    (daha doğrusu almadık, verdiler) o günden sonra gönüllerimizin huzurunu, saffetini, samimiyetini azar azar yitirdik. Yuvalarımızı şenlendiren bahar mevsimi yerini sert esen hazan rüzgârlarına bıraktı. Güzel olanı elimizden bıraktık, çirkin olana sarıldık. Belki iyi niyetle icat edildi telefonlar fakat gelinen noktada bizi kendilerine müptela etmeye muvaffak oldular. Beyinlerimizi uyuşturdular adeta. Onlarsız zaman geçmiyor ne yazık ki.

Eskiden ölümcül hastalıklar çok yaygınmış. Tedavisi olmadığı için milyonlarca insan bu hastalıkların pençesinde can vermiş. Bazen biz de istemsizce korkuyoruz acaba o günler tekrar gelir mi diye. Kanımca o günler geldi ve geçiyor. O günkü hastalıklar gözle görülüyordu, belki tedavisi mümkündü. Fakat yaşadığımız (buna yaşamak denirse) bu asırda öyle virüsler, öyle bulaşıcı hastalıklar var ki. Ne yapsanız beyhude. Panzehir yok, ilaç yok, tedavi yok… Çünkü hastalığın teşhisi yok. Çünkü hasta olan doktorun ta kendisi. Ne hasta hastalığın farkında ne de doktor. Sanırım bu hastalık hiçbir zaman tedavi edilmeyecek. Korkarım bu bizden sonraki nesillere de sirayet edecek. Tıpkı veba salgını gibi hızla yayılan bir hastalıktan söz ediyorum. Bu gidişle dünya kendini karantina altına alacak.

 

Ölümcül Sosyal Medya Hastalığı

Gelin o zaman bu hastalığın adını koyalım: ‘’Ölümcül Sosyal Medya Hastalığı’’. Ölümcül dediğime bakmayın bu hastalıkta insanlar ölmüyor bilakis acı ve ızdırap içinde yaşamaya devam ediyor. Kötü olan da bu ya zaten. İnsan yaşarken öldüğünün farkına varmıyor. Sosyal medya çok genel bir kavram, isterseniz onu biraz daha özele indirgeyelim. Mesela onun adı, günümüzde yaygın fobilerden biri olan ‘’Nomofobi’’ olsun. Yani kişinin cep telefonundan mahrum kalma korkusu. Aynen uyuşturucu da olduğu gibi. Hani haberlerde rastlarsınız üç beş yaşlarında bir çocuk, ebeveyninin, elindeki telefonu ya da tableti alması sonucu sinir krizi geçirdi ve hastaneye kaldırıldı diye. Bazen de trajikomik hadiselerle karşılaşırsınız. Şaka değil, bunların sayısı o kadar arttı ki çok uzaklara gitmeye gerek yok; önce kendimize, kardeşimize, varsa çocuklarımıza, sonra çevremize bakmamız yeterli olur diye düşünüyorum. ‘’Nomofobi’’ adı konulmuş bir hastalık. Daha isimsiz bir sürü hastalık var içimize girip yerleşmiş. Zannederim ‘’akıllı telefonlar’’ bu hastalıkların en tehlikelisi ve en zehirli olanı. O yüzden akıllı telefonlar üzerine konuşmak daha mantıklı olur sanıyorum.

 

Öncelikle bir insan, bütün diğer meselelerde olduğu bu hususta da önce kendine pay biçmeli ki daha sonra başkalarına bir reçete sunabilsin. Çünkü kendi nefsini terbiye etmeyen başkasının nefsini asla terbiye edemez. Başka bir deyişle kendini ıslah etmeyen başkasını ıslah edemez. İslam büyüklerinden bize miras kalan mücevher kıymetindeki bu sözler, serlevha yapılıp evin bir köşesine asılsa yeridir. Burada parantez içinde önemli bir hususu belirtmek istiyorum. Milletçe topyekûn düştüğümüz bir yanlış aslına bakarsanız. Öğretmen öğrencisine, imam cemaatine, anne baba ise evladına söyler fakat ne hikmetse kendinin de söylediği şeyi yapması gerektiği aklına gelmez. Hani halk arasında dolaşan bir söz vardır: ‘’İmamın dediğini yap, yaptığını yapma’’ diye. Özellikle cuma günleri vaaz veren bazı müftüler sosyal medyanın zararları üzerinde ısrarla dururlar. Elbette onun vazifesi de bu zaten. Toplumda yanlış giden şeyler hususunda cemaati ikaz etmek. Fakat söylenilenler hep havada kalıyor sanki. Çünkü konuşan kişinin muhtemelen kendisi de aktif bir şekilde sosyal medya kullanıcısı. Eleştirmek için söylemiyorum aksine o kişinin yerine kendimi koyuyorum. Bir süre sonra bu türden şeyler insana yapmacık gelmeye başlıyor.

Evet, rol model olma konusunda çok gerilerdeyiz millet olarak. Evde, okulda, camide, iş yerinde, çarşıda, pazarda hep böyleyiz nedense. Başta izah ettiğim gibi her şeyi biliriz, evladımızın da mükemmel olmasını isteriz, bunun için saatlerce dil dökeriz fakat söylediklerimiz yanımıza kâr kalır hep. Örnek olma ve yaşama konusunda zafiyetlerimiz saymakla bitmez. Ne gariptir, bazı ebeveynler küçücük çocuklarına hediye olarak koca koca bilgisayarlar yahut tabletler alıyor ve bu onları hiç mi hiç endişeye sevk etmiyor. Bu da üzerinde ciddi anlamda düşünülmesi gereken bir konu ayrıca. Benim vurgulamak istediğim asıl şey, anne babanın örnek olmaktan ziyade kötü örnek olması. Baba işten gelince bilgisayarın başına geçiyor, evladından yapmasını istemediği şeyi gönül rahatlığı ile yapıyor. Oynuyor, oynuyor, oynuyor… Onlar mı bizim oyuncağımız yoksa biz mi onların oyuncağıyız bilemiyorum. Bir hakikat var ki insan önce kendisi ile konuşmasını öğrenmeli, başkasına konuşmadan evvel. İçimde kanayan bir yara olarak yazıyorum bunları aslında. Yani sıcağı sıcağına. Söylediklerimin manevi ağırlığı altında ezildiğimi hissederek iki büklüm bir halde yazıyorum. Umarım bunun bilincindeyimdir.

Ben de birçok kimse gibi akıllı telefonlardan muzdaribim. Hastalığımın tedavisi için elimden geleni yapıyorum. Yakınımdaki insanlara da dilim döndüğünce bir şeyler anlatmaya çalışıyorum. İtiraf etmek gerekirse gördüğüm manzara karşısında kahroluyorum. Sokakta yürürken insanların taşıdığı telefonlar değil telefonların taşıdığı insanlar görüyorum. İçin için ağlıyorum, kendime ve kendimden aziz bildiğim insanlara, en sevdiklerime. Kalpleri kırılacak diye korkuyorum. Telefonla uyuyup telefonla kalkan, günün yirmi dört saatinin büyük bir kısmını- sevdikleri ile paylaşmaktan içtinap ettiği, onlarla muhabbet etmeye erindiği, kaçıp bir kenara saklandığı saatleri- bir telefon(hiç) uğruna feda edenleri görünce elimde olmadan üzülüyor ve hisleniyorum, benimle aynı hissiyatı paylaşan pek çok insan gibi.

Çare Kendimiz

Bu telefonlar yüzünden aklımız, dimağımız, fikrimiz ve hissiyat dünyamız kelimenin tam anlamıyla dumura uğradı. Ellerine ayaklarına zincir vurulmuş bir mahkûmdan farkımız kalmadı şu köhnemiş çağda. Bu yadsınamaz bir gerçek olarak karşımızda duruyor. Yalnız telefonları değil onlarla beraber ölüp ölüp giden çocukları, gençleri seyrediyoruz her gün. Alışıldık bir manzara hepimiz için artık. Fakat elden ne gelir deyip çekiliyoruz kendi kabuğumuza. Her derdin bir devası var elbet. Bizler derdin peşindeyiz devanın değil. Ne doktor var ortada ne hastane. Bu hastalığın yegâne çaresi var o da kendimiz.

Hayatta bana çok şey öğreten ve ne zaman başım sıkışsa başvurduğum iki kavram üzerinden küçücük bir reçete sunmak ve yazıma bu bağamda son vermek istiyorum. Bir nebze istifadeli olur ümidini taşıyorum. Aslında herkesin az çok aşina olduğu iki kavram: İfrat ve Tefrit. İfrat, çok fazla, aşırı demek; tefrit ise bunun tam zıddı yani çok az anlamına gelir. Sosyal medyaya olan bağımlılığımızı inkâr edemiyoruz. Çünkü hepimiz bir nevi bağımlıyız. Fakat en azından bu bağımlılığı azaltabiliriz diye düşünüyorum. Şöyle ki çoğumuz ifrat derecesinde sosyal medya ve onun sözcülüğünü yapanlar (facebook, twitter, instagram, swarm, whatsapp vb.) ile haşır neşiriz. Bunlar arasından gerekli ve gereksiz ayırdımı yapabiliriz. Hiç değilse gereksiz olanlardan kurtulup(zaman israfını azaltma adına) bizce, kendimize göre gerekli olanlarla yolumuza devam edebiliriz. Mesela telefonumuzda aktif kullandığımız beş program varsa bunu bire düşürebilir, bu sayede hem kendimizi frenlemiş hem de çevremizdeki insanlarla olan dostluk bağlarımızı koparmamış oluruz. Kısacası, Kur’an ve Sünnetten hareketle mutedil olanı, ideal olanı tercih eder ve orta yolu bulabilirsek inanıyorum ki bu gibi hastalıklara karşı direncimiz artacak ve mücadelemiz daha da kolaylaşacaktır.

Yazar Hakkında

Mücahit Enes Coşkun

Ağustos 1992’de Nevşehir’de doğdu. Kayseri’de ikamet etmektedir. 2014 yılında Karadeniz Teknik Üniversitesi Türkçe Öğretmenliği bölümünden mezun oldu. Trabzon, onun en tatlı hatırası idi. Öğrenim süresi boyunca Osmanlıca ve serbest şiir üzerinde çalıştı. Gazete ve dergilerde şiirleri yayımlandı. Yine bu süre zarfında düz yazı ile içli dışlı oldu. Halen kendisine ait bir blogda,Edebiyat, Tarih ve Sinema alanlarında çeşitli yazılar kaleme almaktadır. Son zamanlarda ney ve kaligrafi ile meşgul. En büyük hayali, elinde fotoğraf makinesi, bir kalem ve bir kağıtla Dünya’yı karış karış gezmek. Orta düzeyde İngilizce bilmektedir. Kısacık hayatı bundan ibaret

Yorum Yap