Edebiyat

Arabesk Sorunsalına Müslümcülük Açısından Bakış

müslümcülük
Yazar | Haydar MUTAF

-“Aaaa! Sen Müslüm Gürses mi dinliyorsun?” dedi, yüzünde şaşkınlık ve kırılmamı istemediği için yok etmeye çalıştığı küçümseyici bir ifade ile.

-“ Neden şaşırdın?” dedim. Merak etme kırılmam ya da bozulmam diye devam ettim içimden italikleyerek.

-“Bilmem, şaşırdım. Yani, Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar kitabı hakkında saatlerce konuştuktan sonra dur sana bir şarkı dinleteyim dediğinde bunun Müslüm Gürses olacağını düşünmezdim. Ne bileyim, arabesk müzik duyguları ifade etmenin basit şekli gibi gelmiştir hep bana ve senin basit bir ifade şeklini tercih etmeni tuhaf karşıladım.

-“Mem’ler” dedim. “Yapacak bir şey yok. Biliyorsun mem’ler kültürel iletim birimidir. Richard Dawkins’e göre nesiller değiştikçe kültürel içerik bir sonraki nesle mem’ler yardımıyla aktarılır. Biyolojideki DNA gibi düşünülebilir. ‘Ezgiler, düşünceler, sloganlar, moda, mimari mem örnekleridir. Genlerin sperm ya da yumurtalar yoluyla bir bedenden diğerine atlayarak gen havuzunda çoğalmaları gibi, mem’ler de, geniş anlamda etkileşim denebilecek bir süreç yoluyla, bir beyinden diğerine zıplayarak kendilerini çoğaltırlar. Örneklemek gerekirse; bir bilim insanı güzel bir düşünce duyduğunda ya da okuduğunda bunu arkadaşlarına ve öğrencilerine aktarır. Yazılarında ve derslerinde bundan söz eder. Bu düşünce tutulursa, beyinden beyine yayılarak kendini çoğalttığı söylenebilir.’ 1 Mesela şimdi bu şarkıyı beğenirsen sende bu konu ile ilgili bir mem oluşacak ve arabeskin kötü bir şey olduğuna dair var olan mem’ini yenecek belki de. “

-“ Yok, mümkün değil ama lütfen devam et, Dawkins’i nasıl Müslüm Gürses’e bağlayacaksın merak ettim.”

– Türkiye’de bir dönem Türk müziği, radyolarda yasaklandı. Amaç müzikte de batı seviyesine çıkmak, bu coğrafyadan yeni Mozartlar, Schubertler çıkartmaktı. Böylece batılı, çağdaş medeniyetler seviyesine çıkmamız daha da kolaylaşacaktı. En azından öyle düşünüldü. Bununla beraber Türk kültürüne zarar verdiği düşünüldüğünden Arap coğrafyasından gelen her şeye ambargo uygulanmaya başlanmıştı. Bugün sosyolojiye giriş dersini alan bir öğrenci bile uygulamanın fecaatinin farkına varabilirken, TRT 1983 yılına kadar arabesk müzik yayını yapmadı. Hâlbuki değişim zamanla olmalıydı baskıyla değil aksi takdirde baskıyla yapılmaya çalışan kültür değişiminin isyana yol açacağı göz ardı edilmemeliydi.

O dönemler Türkiye’de sinema sektörü henüz olmadığından batı dünyasının özelikle kovboy filmleri Mısır üzerinden ülkeye getiriliyor ancak arada Arap sinemasından örneklerin girişine tamamen engel olunamıyordu.  Evrensel bir acı olan aşk ve acının zirve yaptığı yerde şarkıya –bize çok tanıdık bir tınıda- başlayan Ümmü Gülsüm ile o zamanlarda tanıştı bu coğrafyanın insanları.  Dinlemesi dayatılan müzik türünün kültürel anlamda yaratıcısı uluslar ile yaptığı kurtuluş savaşı henüz bitmiş bir toplumun büyük kısmı doğal olarak bu duruma karşı olumlu tepki veremedi. Sadece aristokrat diye nitelendireceğimiz, Riyaseti Cumhur Filarmoni Orkestrası’nın Cumartesi konserlerini2 kaçırmayan,  medeniyeti tek başına Homeros’un yaptığına inanan3 bir kesim tarafından büyük bir sevinçle karşılanmış ve desteklenmişti. Şu anda ikimiz, bu iki farklı mem’in şekillendirdiği kişileriz. Ancak hala sizin taraf bizimkileri aydınlatmak, kurtarmak ve düzeltmek derdinde ve ne yazık ki hâlâ fikrimizi soran yok.

Neyse,  hal böyle devam ederken, 1950 lerden sonra klasik batı müziğinin de refah seviyesini arttırmadığı o büyük kesimde şehir hayatını kutsallaştırma, şehre göçünce daha müreffeh bir hayatın onu beklediği hayali ile başlayan göç furyası Homeros ekibi tarafından pek de sıcak karşılanmadı. Bu arada radyolarda Türk müziği serbest bırakılmış adı da Türkçe Sözlü Hafif Batı Müziği olmuştu.

Evet, köylü milletin efendisi idi ancak bu kural köylü köyünde iken geçerli idi. Etliye sütlüye karışmayan uzaktaki bir efendiden kimse rahatsız olmazdı belki ama yan dairede oturan, kasketli ve büyük ihtimalle kokan bir köylü tasviri Homeros’ta yoktu.

Onlara nasıl davranılması gerektiği konusunda yaşanan anlaşmazlıklar sonucunda köylüleri de sevdiklerine karar verdiler. Biz köylüleri çok severiz; şehre gelirlerse onlardan kapıcı ve amele yaparız kararı alındı bir yerlerde.4 Kapıcılık ve amelelik yapmayı reddedenlerse onları efendi ilan eden devlet tarafından Almanya’ya gönderildiler.

Uzattığımın farkındayım, ‘Sen Müslüm mü dinliyorsun? ‘ sorusundan buraya gelmek belki sana saçma bile geliyor olabilir ancak bitirmeme müsaade et lütfen. Zaten senin de anladığın üzere, Müslüm Gürses burada bir ekolün en bilinen temsilcisi olduğu için üzerinde duruyorum. Zira o zamanlar reddedilen sadece arabesk değildi, bizden olan her şey reddediliyordu.  Nida Tüfekçi TRT müdürü olur olmaz TRT’den gönderdiği kişilerden birisi Neşet Ertaş’tır.  İşte bu sıralarda gelişmekte olan Türk sineması köyünden kalkıp şehre (İstanbul’a) gelenlerin konu edildiği filmlerle dolmaya başladı. Bir yan da zengin oğlan-fakir kız ya da tam tersi olan senaryolar bir yan da şehirde hüküm süren adaletsizliğe başkaldıran köy kökenli delikanlılar. Bunlar Ümmü Gülsüm filmlerinin ya da kovboy filmlerinin bize uyarlanmış şekilleri idi. Ancak dikkat edilmesi gereken nokta kovboy filmlerinin bize uyarlanan versiyonlarında bile arabesk tını mutlaka var idi.

Şimdi, mesela babam hep aynı berberde tıraş oldu yıllarca -Berber Halit- ,o zamanlar kuaför salonu diye bir kavram tepkilere neden olabilirdi. Çünkü erkelerin berberi kadınların kuaförü olurdu.  Hala bugün olmuş, babam ısrarla aynı berber de tıraş olur. Diyebilirim ki berberi ile beraber yaşlandı. O mahalleden taşındık ama berberini değiştirmeyi göze alamadı, her ay cumartesi iş çıkışı aynı berbere gitmeye devam etti. Takıntı düzeyinde bir bağlılık. O mahalle de yaşayan herkesin bu gibi bağlılıkları vardı aslında. Elde olanı da kaybetmeyelim korkusu olarak açıklıyorum ben bunu. Mesela aynı ayakkabıcıdan ayakkabı alırdı ve marka falan değildi derdi yazlık bir ayakkabı ile kışlık bir bot olsun yeter. Birkaç yılda bir ayakkabı alır kendisine hatta bu süre bazen daha da uzar ve babam hep aynı kelime ile idare ederdi durumu. “Mevsimlik”  Ben o zaman öğrendim bu kavramı ve anladığımda yaşım ilerlemişti maalesef. Bunun nedeni bana yılda iki kez ayakkabı alınması idi. Anneme göre benim şeytanım dişiydi bundan dolayı ayakkabımın burnu hemen yırtılıyordu ve ben yıllarca itiraf edemedim,  zayıf bacaklarımla topa iç vuramadığım için burun abanıyordum. Bunu kimse bilmiyordu, belki de bildiği halde yüzüme vurmuyordu.  Berber Halit, Ayakkabıcı Doğan, Bakkal Yusuf… Hepsinin yaptığı işi direk belli eden, beyni yormayan, basit sıfatları vardı. Berber Halit, Ayakkabıcı Doğan’dan kundura alır, Bakkal Yusuf, Berber Halit’te tıraş olurdu.

En çok unutamadıklarımdan biri de bu Berber Halit’ti. Çeşit çeşit şampuanlar yerine herkese ortak olan bir yeşil sabun ve piknik tüpünde biraz ısınmış biraz ısınmamış suyla sizi kurtarmaya çalışırken kıl artıklarınızdan, yeşil sabunun faydalarını, şampuanın nasıl saç döktüğünü anlatır, yoksunluğu (altını çizerek tekrarlıyorum yoksulluk değil yoksunluk) yarenliğe boğardı.

Aslında değişen dünyaya karşı dik duruş sergilemeye çalışan, saf, masum, çocukça bir yaklaşımı ben saflığım, çocukluğum ve masumluğum elimden gidince anladım. İşte bundan dolayı,  sana bunları anlatırken zihnimin arka planında “They Don’t Care About Us” değil de “ Orhan Gencebay’dan Batsın Bu Dünya” çalıyor. Çünkü acı, acıyı çekenin dilinde anlatılmalıdır.

Bu ülke de bir kesim diğerini kurtarmak istedi her zaman. Kahramanlık bir gen meselesi midir yoksa mem meselesi mi emin değilim ancak toplumun fertlerinin içinde her zaman kahramanlık duyguları var idi. Toplumun kurtuluşunun Marksizm ile olacağını söyleyenler de oldu Milliyetçilikte olduğunu söyleyenler de. Değişmeyen şey ise toplumun dilini bilmemekti.

Sol’un –sel –sal larına karşılık Sağ’ın –cilik –cülük leri arasında sürdü savaş yıllarca.

Yakarsa dünyayı garipler yakar” diyen Müslüm hayranı bir kesim ile Marksist devrim yapamamanın başka bir nedeni gelmiyor aklıma. Milletini her şeyden üstün tuttuğunu iddia eden milliyetçi ideolojinin “Köycülük” gibi tuhaf fonetikli bir fikirden gayri emek sorunu ile ilgili pek fazla söz söylememiş olmasını da aynı şekilde açıklıyorum kendime. Kurtarmak istediği toplumun dilini bilmemek.

İşte bütün bunlardan mütevellit, en başta ki soruya dönersek, Evet Müslüm Gürses dinliyorum.

 

Yararlanılan Kaynaklar

1)Gen Bencildir – Richard Dawkins

2)O.K. Musti Türkiye Tamamdır – Alev Alatlı

3) Yakup Kadri Karaosmanoğlu

4) Tehlikeli Oyunlar- Oğuz Atay

5) Adını Sen Koy – Müslüm Gürses

6) Batsın Bu Dünya – Orhan Gencebay

7) Garipler – Müslüm Gürses

 

 

 

Yazar Hakkında

Haydar MUTAF

1984 Haziran’ının sonlarında Gaziantep’ de dünyaya geldi. Mühendislik eğitiminin ardından 2008 yılında Matematiksel Fizik ana bilim dalında yüksek lisans, sonrasında halen devam ettiği Atom ve Molekül Fiziği doktorasına başladı. Fizik eğitiminin yanında felsefe, edebiyat ve sinema merakı olan yazar “Lise yıllarından hayalimdi” dediği motosikletine ve fotoğraf makinesine otuzlu yaşlarda kavuştu. Kısa hikayeler , gezi yazıları ve gündeme dair yazan yazar ve halen Açık Öğretim Fakültesi’nde fotoğrafçılık ve kameramanlık bölümü okumaktadır. En büyük hayali “ Türklerin göç yollarından portreler” olan Haydar Mutaf bu hayali için gelecekte çıkacağı Orta Asya gezisinin planlarını kurarak uykuya dalmaktadır. Bekar olan yazar bilimsel araştırmalar için belli dönemler Gebze’de belli dönemler Gaziantep’de ikamet etmektedir. Ruhu ise Ankara’da yaşamaktadır.

Yorum Yap