Düşünce

Arıların Masalı: Kapitalizm

 İnsanlar sevilmek için yaratıldılar; eşyalar ise kullanılmak için. Dünyadaki kaosun nedeni, eşyaların sevilmeleri ve insanların kullanılmalarıdır.

Cemil Meriç

Bugüne kadar hiç fabl okumayanınız var mı? Fabl, hani şu genelde hayvanların konuşturulduğu kısa ve ders verici öyküler. İllaki ilkokul yıllarından aklınızda kalan birkaç meşhur fabl vardır. Tavşan ile Kaplumbağa, Karga ile Tilki, Ağustos Böceği ile Karınca ve daha niceleri. Ben hep sevmişimdir bu öyküleri. Hem eğlenceli hem kısadırlar. Kendilerini sizi sıkmadan okuturken bir yandan da öğüt verirler.

Tüm fablların güzel mesajlar verdiğini sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Zira çok sıra dışı bir fabldan bahsedeceğim sizlere. Adı “Arıların Masalı”. Adında masal sözcüğü geçse de bir fabl olarak yazılmış. Yazarı 17. yüzyılda yaşamış Hollandalı bir düşünür Bernard Mandeville (1670-1733).

Bu fablı diğerlerinden farklı kılan yönü ise verdiği mesaj. Kısaca konusundan bahsedeyim. Yazar bu metinde bir arı kovanını anlatır. Bu arı kovanını toplumsal bir düzen içinde yaşayan insanlara benzetir. Arı kovanı bir ülkedir. Bu ülkedeki arıların yaşayışları hakkında bilgi verilir bizlere. Ülkede başlangıçta her şey çok güzeldir. Halk tam anlamıyla bir zenginlik ve lüks içindedir. Ancak bir süre sonra bu refah ortamı bozulur ve her şey bir kaosa ve kâbusa dönüşür. Yazara göre bu dönüşümün sebebi arıların dürüst, ahlaklı ve fedakâr bireyler olmasıdır. Erdem sahibi arıların davranışları ülkeyi bu hale getirmiştir.

“XVII. yüzyılın sonunda yaşayan Mandeville, Hollanda erken kapitalizminin ruhunu yansıtır; bu ruh, İngiliz sanayi devriminin de habercisidir. Arılar Masalı, modern ahlak felsefesinin fabl türündeki kurucu metinlerinden biridir ve temel iddiası, gerilemenin, dağılmanın, zayıflamanın, rakipler karşısında yenilmenin, kaybetmenin –ki bunları çoğaltabilirsiniz- en önemli nedeni ferdi ahlak, kişisel erdemdir. Tersine, ilerlemek, başarılı olmak, rakipleri alt etmek, makamlarda ve mevkilerde yükselmek, zenginleşmek, güç toplamak, tüm bunlar ahlaksızlıktan, erdemsizlikten neşet eder, kaynaklanır. Bu nedenle, toplumlarda tıpkı bireyler gibi, her konuda öncü olmak, dünyada belirli bir söz sahibi olmak istiyorlarsa, ahlaki değerlerden hem ferdi düzeyde hem de toplumsal düzeyde vazgeçmeleri gerekir.”[1]

fableofthebees2

Elbette bu eser döneminde (1741’de yayınlanmış) çeşitli çevrelerden ciddi tepkiler almış. Bu tepkilerin yanı sıra bazı kesimler de bu eserden ilham almışlar. Bu ilhamın kendisini en bariz olarak gösterdiği alan ise iktisat olmuş. İngiltere’de başlayan bu ilham (bu arada yazar da İngiltere’de yaşamaktadır) zamanla önce kuzey olmak üzere tüm Batı Avrupa’ya yayılmış.

17.yüzyıl Avrupa’sında başlayıp ilerleyen yüzyıllarda baş döndüren bir hızla yayılan ve büyüyen sanayileşme hareketi tüm dünyayı etkisi altına alır. Bu ilerleme gerçekten inanılmaz boyutlardadır. Dünya, tarihin belki de hiçbir döneminde olmadığı kadar hızlı sosyal ve ekonomik gelişmelere tanık olur.

Tek gerçek vardır; kazanmak!

Sanayileşmenin artışı Avrupa ülkelerinde rekabet ortamını doğurur. Ülkeler amansız bir yarışa girerler. Feodal yapı yerini kapitalist yapıya bırakır. Marx’ın dediği gibi “Dokuma tezgâhı feodal lordu ortaya çıkardı; buhar gücü ise endüstriyel kapitalisti.” Bu endüstrileşmenin oluşumunda birçok sebep olmakla beraber benim dikkat çekmek istediğim nokta felsefi /ahlaki arka planı.

Kapitalizm ile beraber  Batı insanının ruhu değişir. Bu ruhun mantığı en basit ve yalın ifadesiyle kazanmak, hep daha fazla kazanmaktır. Nasıl kazandığınızın bir önemi yoktur. Zira kazanırken sizi bağlayan ahlaki prensipler yoktur. Masalımızın da vurguladığı üzere erdem ve ahlak insanı gerileten, kaybettiren gereksiz şeylerdir. Başarılı olmak ve rakiplerini alt etmek için her yol mubahtır. Tek gerçek vardır; kazanmak! Doymak bilmeyen bu kazanma iştahı kapitalizmin arka planındaki temel ilkedir.

Batı bu hırslı yolculuğuna devam ederken endüstrileşmenin doğal sonucu olarak üretim fazlası durumu ortaya çıkar. Bu durum ise Batıyı yeni pazarlar bulma arayışına iter. Aslında pazar bulmak çok zor değildir ama bu pazarlara mal satmak o kadar kolay değildir. Önce bu toplumları satın almaya ikna etmek gerekmektedir. Bunu sağlamak için de her türlü şiddeti kullanarak zorla dünyanın çok büyük bir kısmını kendilerine bağımlı hale getirirler. Daha açık söylemek gerekirse kan-vahşet-zulüm üçgeninde insanları köleleştirirler.

Uzun bir süre bu emperyalist siyaseti devam ettirirler. Bir zaman sonra kendi kendilerine şöyle derler. “Biz neden bu kadar öldürüp katletmekle kendimizi yoralım ki, bunun daha kolay ve zahmetsiz bir yolu olmalı!” Kapitalizm, o zahmetsiz yolu bulmakta hiç gecikmez. Tüketim! Kapitalizmin sihirli değneği.

alışveriş

Bu sihirli değneğin dokunuşuyla kapitalizm dünyadaki en güçlü sistem haline gelir. Çünkü artık köleler gönüllü hale gelmiştir. Daha doğrusu köle köle olduğunun farkında değildir. Tüketmekle meşguldür köle.

Kapitalizm kendini çok iyi kamufle etmiştir. Nasıl mı? Günümüzde birçok İktisada Giriş kitabında iktisat, kıt kaynakların sınırsız ihtiyaçlarla karşılanması olarak tanımlanır. Ama birçoğumuz şu soruları sormayız. “Kaynaklar neden kıttır?” ve “İhtiyaçlar neden sınırsızdır?”[2]  Bu iki sorunun cevabı aslında çok karmaşık değildir. Kaynakların kıtlığını sömürgeciliğe, ihtiyaçların sınırsızlığını ise tüketim kültürüne bağlayabiliriz.

İnsanlar bu gibi soruları pek sormazlar. Sadece tüketmekle meşgul olan insan zaten düşünüp soru sormaya vakit bulamaz. İnsanlar sürekli tüketiyor ve bunu severek yapıyor. Bu bir yaşam şekli haline dönüştü. “Fikir sahibi olmaya mal sahibi olmaktan fazla ihtiyaç duyacağımız gün gerçek zenginliğin sırrını bulacağız.” diyor Peyami Safa. Evet, insanlar fikir sahibi olmalı. Fikir kelimesi Arapça bir kelime. Anlamlarından biri de gerçeğin örtüsünü açmak demek. İnsanlar fikrederlerse gerçekler açığa çıkar. Büyü bozulur ve insanlık bu çılgın gidişten uyanır. İnşallah Safa’nın dediği o gün gelir de mal mülk hırsı son bulur ve gerçek zenginlikleri buluruz.

Lakin büyünün bozulması da zor görünüyor bir hayli. İnsanlar satın alınca mutlu olacağına inandırılmış ama hiç kimse mutlu değil. Bir filmde de denildiği gibi “Sahip oldukların sonunda sana sahip olur.”[3] Bu hırsın sonu yok. İnsanların yeni bir cep telefonu için mağazalarda geceden kuyruğa girmesi sıradanlaşmış. Aynı gömleği iki gün üst üste giymek utanılacak bir davranış olmuş. Yeni bir yıla girmenin anlamı alış veriş olmuş. Moda diye bir endüstri var ki insanları giyim kuşam için milyonlar harcatır hale getirmiş. Bu örnekler artırılabilir tabi.

Sonuç itibariyle kapitalizm bize bir dünya sunuyor. Sahte bir dünya. Masal dünyası. Arıların Masalı’ndaki gibi. Ne zaman uyanıp bu arı kovanından çıkıp hakikat boyutuna geçeceğiz?

[1] İhsan Fazlıoğlu, Kendini Bulmak, Papersense Yayınları, İstanbul, 2016, s.92,93

[2] Deniz Özyakışır, Kapitalizmin Kağıttan Silahı: Kredi kartı, 22 Şubat 2006, Radikal

[3] Fight Club (1999), (Dövüş Kulübü)

Yazar Hakkında

Ahmet Özaysın

Yorum Yap