Ayın Konusu Edebiyat

Aşk: Gök Kubbenin Altındaki En Gizemli Kelimelerden Biri

 Arz-ı hâl etmeğe cânâ seni tenhâ bulamam / Seni tenhâ bulacak kendimi asla bulamam (Selikî 16. yy)[1]

“İlk sevgi sözcüğünü, ilk kıpırdanışını yüreğinin hatırlayanınız var mı?.. Deruni coğrafyamızı kaplayan zifiri bulutların ve üzerimize örtülen maddeci felsefenin ağırlığına ne zaman başkaldırmıştı sevgilerimiz, hatırlayanınız var mı? Ne zaman sevgilerimiz paralarımızdan önce tartılırdı; ya ne zaman pazar eyledik sevgilerimizi, biliyor musunuz?.. Her gün bir parçamızı daha tüketen teknoloji çağında sevgiye en son ne zaman yürekten merhaba demiştik, hatırlayanınız var mı?..” (s.9)

İskender Pala yukarıdaki satırlarda okuduğunuz sorulara cevaplar arıyor Kitâb-ı Aşk[2] adlı eserinde. Bu kitapta Pala, aşkı hem tarif ediyor hem anlatıyor hem de arıyor. Farklı zaman ve zeminlerde kaleme alınmış yazılardan oluşan bu kitapta yazar aşk nedir, ne değildir sorularının peşinde okuru son derece sıcak ve etkileyici bir yolculuğa çıkarıyor.

Cemil Meriç “Kelimeleri tarif etmeden girişilecek her tartışma kısır kalmaya mahkûmdur.” der. Ne kadar güzel bir tespit. Lakin günümüzde bazı kelimeler o kadar özünden uzaklaştırılmış ve içi boşaltılmış halde ki tarif etmek de bir hayli meşakkatli bir hale geldi. Hele de bu kelime “aşk” gibi son derece hassas bir kelime olursa işler çok daha vahim demektir.

Zaten yazar da bu durumdan oldukça rahatsız. Kitabının önsözünde şöyle diyor. “… kavramın içi boşaldı, kelime ucuzladı, kısmen cinselliğe indirgendi ve magazin konuları arasına girdi. Oysa aşkın gerçekliğini yitirmesi, nihayet yine insanın ve hayatın erozyona uğraması demekti ve yazık ki insanoğlu başından beri en muhtaç olduğu, en ziyade tutunması gereken duyguyu da hoyratça zedelemekten kaçınmadı.”

Yazara göre aşk üç çeşittir:

“Aşk beşeridir; şakayla başlar, sorumluluk getirir. Gözden girer, gönülde yaşar. Surete meyledenler ziyandadır.

Aşk platoniktir; sohbetle başlar, zahmet getirir. Zihinden girer, gönülde yaşar. Siretini süslemeyenler yol şaşırır.

Aşk ilahidir; imanla başlar, vahdete götürür. Gönülde doğar, gönülde yaşar. Sırrı saklamayanlar, başını verir.” (s. 17)

Kitaptaki yazılar da zaten bu üç gruba paralel olarak “Aşk-ı İnsani”, “Aşk-ı Hayali” ve “Aşk-ı İlahi” başlıkları altında sınıflandırılmış.

Yazar aşkı edebiyat penceresinden ele alıyor. Aşkın en kıymetli öznesi olan kadın kavramı ekseninde doğu ve batı edebiyatını kıyaslıyor. “İçimizde Dante’yi hatırladıkça onun nahif ve narin sevgilisi Beatrice için iç geçirmeyen; Edgar A. Poe’dan bahsederken romantik deniz kokulu Annabell Lee’yi düşünmeyen yahut Floransalı Petrorca’yı okurken nazenin güzel Laura’ya kalbini kapatan kaç nadan bulunabilir?” (s.34) satırlarıyla Batı edebiyatının hakkını teslim etse de Doğu edebiyatında kadın imgesinin gizemli ve heyecanlı olduğunu dile getirerek şöyle söylüyor: “Doğunun şairi kendi sevdiği kadını bir masal veya efsane içine gizler gibi sunmaktan hoşlanır; ta ki okuyucu o masalda kendisine bir rol biçerek özlemini çektiği sevgilisinin izini sürebilsin. Onun için ben Dıranas’ın Fahriye Abla’sından çok Yahya Kemal’in Mehlika Sultan’ını, Oktay Rıfat’ın Türkan’ından çok Sezai Karakoç’un Mona Roza’sına tutkunum. Bu yüzden olsa gerek Nedim’in Sadabad’da gördüğü ve Beşiktaş’taki evine davet ettiği dilber, Karacaoğlan’ın kınalı ellerini öperek düğmelerini çözmek istediği yaban çiçeği, beni Galip’in gizliden gizliye niyaza durduğu, kimliği belli, saraylı sevgilisinden daha fazla etkiliyor.” (s.35)

Yazar aşkın tasavvufi boyutu üzerinde duruyor. Gerçek aşkın ilahi aşk olduğunu ve bu mertebedeki aşığın kendisini maşukta kaybedeceğini dile getiriyor. Aşığın maşukta kendini kaybetmesi tasavvufta vahdet-i vücut olarak tabir edilen bir çeşit yaratıcı ile birleşme, O’nun yegâne varlığında kendisini yok edip O’ndan bir parça olmaktır. Tasavvufun en uç noktasıdır yani. Bu mertebeye Hallac-ı Mansur’un “Enel Hakk” (Ben Hakk’ım) sözü ve Yunus Emre’nin “Ete kemiğe büründüm. / Yunus diye göründüm.” dizelerini örnek verir. Burada asıl meselenin insanın aşkın o mertebesine çıkabilmesi olduğunu ve o mertebedeki insanın farklı bir boyutta olduğu için bambaşka bir ruh halinde olacağını ifade ediyor. Aksi takdirde Firavun’un da aynı sözleri söylediğini, ama bunun “Ben Tanrıyım” dan başka bir şey olmadığını yani şirk olduğunu dile getiriyor.

İskender Pala Divan edebiyatı denildiğinde ilk akla gelen isimlerden biri Türkiye’de. Hatta bana göre ilk isim diyebilirim. Divan şiirinin sözlüğünü yazmış bir akademisyen olan yazarın bu alana hâkimiyeti gerçekten hayranlık uyandırıcı. Bu edebiyatın en önemli temasının “aşk” olduğunu göz önünde bulundurursak kitaptaki yazıların çoğunluğunda bolca beyit ve bu beyitlere dair izahlar olduğunu söyleyebiliriz. Bu açıklamalar kimi bölümlerde biraz ağır gelse de genel itibariyle rahatça anlaşılabilen bir anlatım tercih edilmiş. Kanaatimce ortalama bir edebiyatsever için sıkıntı arz etmeyecektir. Ayrıca en sonda “Hikâye-i Aşk” bölümünde “Pervanenin Kanatları” başlıklı güzel ve hüzünlü bir aşk hikâyesi var.

Türkçeyi en güzel kullanan kalemlerimizden İskender Pala’nın Kitab-ı Aşk’ı, kısa hacmine rağmen içeriği bir hayli yoğun olan, hayatımızın en muamma kavramlarından biri olan aşkı samimi bir dille anlatan ve doğrudan gönüllere hitap eden okunası bir kitap.

[1] “Halimi arz etmek (aşkımı açıklamak) için seni yalnız bulamıyorum; seni yalnız bulunca da kendimi asla bulamıyorum.”

[2] İskender Pala, Kitâb-ı Aşk, Alfa Yayınları, İstanbul, 2005

Yazar Hakkında

Ahmet Özaysın

Yorum Yap