Edebiyat

Babamın Nöbeti – Oğlumun Bisikleti

Yazar | Haydar MUTAF

 

Jpeg

B

u ülkenin en şansız neslidir babamın nesli. 27 Mayıs ihtilalinden kırk gün önce dünyaya gelmiş, bu kırk günlük farktan dolayı adı Menderes olmamış, ergenliğinin hemen başında asker bir kez daha çıkmış kışladan ve ardından olayların tam da ortasında dört lise dolaşarak alınabilmiş bir diploma ve gidilemeyen bir üniversite. 12 Eylül 1980’e Artvin-Borçka’da askerken yakalanmış. Şimdilerde yıkılan ve yerine koca koca binalar dikilen bir kereste fabrikasının önündeki tel köprüde nöbet tutmuş ihtilalde. Babam hep kötü yâd etti o günleri de Kenan Evreni ’de. Belki de babamın bana farkına varmadan öğrettiği ilk şeydi darbeye karşı durmak ve yine belki de babamı farkına varmadan aşırı korumacı yapan o günlerde yaşadıkları idi.

Dediğim gibi aşırı korumacı davrandı babam bütün gençliğimde. Onun için en önemli şey benim mühendis olmamdı hatta mümkünse İngilizce mühendislik okumam. Bu yüzden lise yıllarımda Taekwon-do çalışırken sınava bir yıl kala antrenmanlara gitmeme izin vermedi. Lise-2 yıllarında ben bilmiş bilmiş “Baba ben ilerde motorla gezip fotoğraf çekeceğim” dediğimde “ Neyin kafası bu?” tadında bakışını ve ciddiye bile almadan, bir tek kelime tepki vermeden yanımdan geçip gidişi hiç aklımdan çıkmadı hayal kurduğum bütün gecelerde. Ancak aklımda babamın o ezici bakışı bile bunu hayal etmeme mani olmadı, olamadı yıllarca.  Tabii motorla gezmek falan şimdiki kadar popüler değil o zamanlar özellikle benim yaşadığım şehirde. Zira o şehirde motor almak serserilik, fotoğraf ise zinhar günah.

Aradan yıllar geçti, okul bitti (İngilizce mühendislik), önce bir fotoğraf makinesi edindim ardından bir motosiklet. Günlerce plan yaptım, mesafe hesapladım, kalacak yerler araştırdım ve nihayetinde planı hazırladım; sahil yolundan Karadeniz turu. Çadır, tulum, mat, fotoğraf makinesi, kıyafet çantası her şeyi geceden yükledim motora ama içimde heyecandan çok sıkıntı var önüne geçemediğim. Biliyorum bu hissi gizli kapaklı iş yapmanın sıkıntısı -ki defalarca yaşadım bunu-  zira ailem aşırı korumacı ve benim hayallerim onlara uçuk kaçık geldiğinden bugüne kadar birçok kez onlardan gizli geziler yaptım ancak bu kez farklı, tahmini 3000 km (3406 km ) ve 8 gün sürecek yolculuk.  Dayanamadım içimde ki sıkıntıya açtım telefonu hiç gevelemeden direkt söyledim. Bir müddet sessizlik oldu, o esnada aklımda bir yığın cümle sırada bekliyor ikna etmeye yarayacağını düşündüğüm çünkü ben babamı bilirim motora bir şey demese çadır olayını duyduğu anda olumsuz tepki verme ihtimali yüzde doksan dokuz.

Haydar_Nobet_2

Ancak yüzde birlik ihtimal gerçekleşti ve olabildiğince munis bir ses tonuyla “Tamam “ dedi “ama geceleri kullanmayacaksın birde Artvin’e varınca senden bir şey isteyeceğim.”  “Söyle baba” dedim. “Sen bu yolculuğa bir şey demedin ya dile benden ne dilersen “ geçti aklımdan ancak bunu söylemedim. “ 12 Eylül’de şehre inen ilk timin içindeydim, Çoruh nehrinin üzerinde bir tane tel köprü var bir ucu kereste fabrikasına çıkar, o köprünün başında nöbet tuttum. Eğer hala duruyorsa o köprünün başında birisi senin fotoğrafını çeksin, bana gönder” dedi. Gözlerim dolu dolu olduğu için devamını çokta anlamadığım birkaç iyi dilekte bulundu ve kapattı. Elimde telefon öylece kaldım,  anlaşılan babam varlık sancısıyla izin verdi bu yolculuğa, o nöbeti tuttuğuna dair zihninde silinmeye yüz tutmuş anılardan başka bir tane daha delil olsun diye sıcak bakıyordu benim motorla gitmeme.  Bütün yolculuk boyunca, Bolu’da kamp alanına vardığımda soğuktan üşürken,  Sinop’ta kamp alanına 100 km varken deli dehşet yağmura yakalandığımda, Samsun’da o iğrenç çorbayı içerken, akşamları çadıra girdiğimde hissettiğim bütün yorgunluklarda tek motivasyon kaynağımdı o köprüyü bulmak ve fotoğrafı babama göndermek.

Rize’de Ayder yaylasından dönerken Fırtına vadisi girişinde hem sigara içmek hem de evdekilere haber vermek için durduğumda, yolun karşı tarafında bir tane amca durdu bisikleti ile beraber. Çadır, tulum mat yüklemiş bisiklete ve amcanın üzerinde “sensiz beş yıl” yazan bir tişört var. Hiç düşünmeden gittim yanına selam verdim. Coşkun (Ortaçakıırbeyli) amca güler yüzle ve muazzam bir pozitif enerji ile karşıladı. Oğlu Cem’i genç yaşta kemik kanserinden kaybetmiş, oğlunun vefat ettiği gün hayatın boşluğunu fark edip emekli olmaya karar vermiş. O günden bu yana da oğlunun hatırasını yaşatmak için bisikletle Türkiye’yi dolaşmaya başlamış. Önceleri kolunda oğlunun resmi olan bir pazıbent ile dolaşırken vefatın beşinci yılı için sensiz beş yıl yazılı ve oğlu Cem’in fotoğrafının basılı olduğu tişörtü giyip düşmüş yola.  “Bazıları benim ajitasyon yaptığımı düşünüyor, yaşanmışlıkları yok ki anlasınlar, bense yorulduğumda oğlumun fotoğrafına bakıp yola devam ediyorum” dedi. Boğazım düğümlendi hiçbir şey diyemedim bir müddet sonra sigara yaktım ve sadece “ ne güzel yapıyorsunuz, ruhu şad olsun” çıktı ağzımdan. O an babasının varlık sancısına çare olmaya giden bir evlat, oğlunu varlık sancısıyla çağırmaya çalışan bir baba yan yanaydık. İsmet Özel dizeleri gibi. İkimizde birbirimize iyi yolcuklar diledik, hatıra fotoğrafı çektirdik, kırk gün sonra Burgazada’da buluşmak, röportaj yapmak ve bu yazıyı ona okutmak üzere sözleştik.

Rize’den Borçka’ya kadar yavaş yavaş, bu yazıyı tasarlayarak kullandım motoru. Acaba Coşkun Amca, oğluna böyle bir yolculuk için izin verir miydi, acaba 12 Eylül diye bir bela yaşanmasa babam ve dolayısıyla ben nasıl şekillenirdim, acaba acaba acaba.

Borçka yaklaşık 11 bin nüfuslu küçük bir yer. Köprüyü ve kereste fabrikasını sorunca özellikle 50 yaşın üstünde ki insanlar çok ilgilendiler, çay ısmarladılar ama maalesef tuhaf karşıladılar. “Sen şimdi o kadar yolu o köprü için mi geldin” dediler ya da o anlama gelecek şekilde baktılar. Yalnız ısrarla altını çizmem lazım inanılmaz sıcakkanlı davrandılar.  Köprüden fotoğrafı babama gönderdim, ardından babamı aradım ama kardeşim açtı telefonu. “ Babam çok beğendi abi, sonrada abdest almaya gitti” dedi. Bense babamın yaşanmışlıklara, yaşanmamışlıklara, yaşanamayacaklara gözlerinin dolduğuna ancak bunu acizlik saydığı için odadan çıktığına adım kadar emindim. “Tamam, abiciğim” dedim hepinizi öpüyorum, artık dönüş yolundayım, ilk molada ararım. “

 

Not: Coşkun Ortaçakırbeylinin bisiklet maceraları için www.bisiklethobimiz.com’u ziyaret ediniz.

Yazar Hakkında

Haydar MUTAF

1984 Haziran’ının sonlarında Gaziantep’ de dünyaya geldi. Mühendislik eğitiminin ardından 2008 yılında Matematiksel Fizik ana bilim dalında yüksek lisans, sonrasında halen devam ettiği Atom ve Molekül Fiziği doktorasına başladı. Fizik eğitiminin yanında felsefe, edebiyat ve sinema merakı olan yazar “Lise yıllarından hayalimdi” dediği motosikletine ve fotoğraf makinesine otuzlu yaşlarda kavuştu. Kısa hikayeler , gezi yazıları ve gündeme dair yazan yazar ve halen Açık Öğretim Fakültesi’nde fotoğrafçılık ve kameramanlık bölümü okumaktadır. En büyük hayali “ Türklerin göç yollarından portreler” olan Haydar Mutaf bu hayali için gelecekte çıkacağı Orta Asya gezisinin planlarını kurarak uykuya dalmaktadır. Bekar olan yazar bilimsel araştırmalar için belli dönemler Gebze’de belli dönemler Gaziantep’de ikamet etmektedir. Ruhu ise Ankara’da yaşamaktadır.

1 Yorum

  • 11 ay önce karşılaştığımız yer Karadeniz sahiliydi. 60 lı yaşlardaki hayatımda 1 hikayenin içinde hakkımda yazılan en güzel yazıydı. yine oğlumun anısına yollara düşme zamanı, bu yıl Cemsiz 6 Yıl formamızla Bisikletle Antalya çıkışlı önce Ankara daha sonra Konya, İç Anadolu turu, Eskişehir üstünden İç ege 64 gün 3.000 km. gidebildiğim yere kadar Bisikletle olmazsa yürürüz, oda olmadı araçla turumu tamamlamayı düşünüyorum.
    Bakarsınız yine yolumuz İç Anadolu veya İç Ege’nin bir yerinde kesişir. çok da güzel olur. sizin harika yorumlarınıza konu oluruz. Coşkun Ortaçakıroğlu

Yorum Yap