Edebiyat

Benim Adım Çam Ağacı

Yazar | admin

      Renklerini çok beğendiğim o kelebeği bugün hiç görmedim. Birkaç haftalık kısa hayatı sona ermiş olabilir mi? O ışıl ışıl kanatlarını bir daha göremeyecek mi hiç kimse? Neyse kötüye yormak istemiyorum. Çıkıp gelir umarım akşam serinliğinde…
Serçeler yine, dallarıma bir konup bir göçerken, karıncalar gövdemde bir aşağı bir yukarı yürüyorlar. Havanın öfkeli sıcaklığı, hepimizde bir telaş uyandırıyor. Rüzgâr acırcasına dolaşıyor etrafımızda, serinletiyor bizi biraz… Müdüre Hanım mesai bitiminde bahçeyi sulamasını söyleyip de gitse bari yoksa bu müstahdemin tembelliği yakacak bizi.

***

        Zil çalıyor, şimdi şenlik yerine döner burası. İşte geliyor dünya güzelleri. Hadi koşun bana doğru. Gelin, gölgemde oynayın yavrularım. -Şu Hızır’a bakın Hızır’a, yine rahat bırakmıyor Ahmet’i. Hüseyin daha çıkmadı dışarı, hayret! İbrahim iştahla simidini ısırıyor, acıkmış belli ki. – Onları böyle seyrederken, olduğum yerden kımıldayamayışıma da inat belki, kelime kelime, cümle cümle koşuyorum ben de düşüncelere… Kaç yıldır kök saldığımı hatırlamadığım bu bahçede, insanların mahrumiyetlerle nasıl da masumiyete ulaştığına şahitlik ederek, dalıp gidiyorum…

        Kimim ben; ağaç denilince aklına hemen meyve gelen insanlarla dolu bu memlekette, evlat sahibi olmanın Tanrı’nın ilk emri gibi görüldüğü bu yerde; engelliler okulunun bahçesine dikilmiş, meyvesiz bir ağaç; bir çam ağacı. Ya bu çocuklar? Hayal edebilen, var edebilen ve yok edebilen yegâne varlıklar. Onların kökleri var mı peki, dalları, gölgeleri olacak mı?
Ne yazık ki çoğu gerçeğin en alt sınırına razı olacaklar. Kabul edecekler. Büyüyecekler! Ve fakat kahramanlar da hep olacak.  Doğal olanın sınırları dışına taşabilen, gerçekliği çocuk bileklerinin hırçın, inatçı gücüyle bükebilen, oyun oynamayı hiç bırakmayan işte o çocuklar. Hepsi ayrı bir âlem, hepsi ayrı bir cenk meydanı. Kendisiyle, çevresiyle, tabiatla sürekli bir mücadele…
Dün okul çıkışında,  Nurten’in annesi beraber geldiği arkadaşıyla konuşurken kulak misafiri oldum. Doğa artık insanın yok ediciliğini onaramayacak duruma geldi, diyormuş bir haberde. Yani çocuklar büyüyor, kendilerini de bizi de yok ediyorlar.

Dünya zaten böyle bir yer işte diyeceğim de, içimden gelmiyor. Dünya neden böyle demeğe meylediyor aklım. Şimdi gelip bana sarılan bu çocuklar, büyüyünce nasıl umursamadan kesiyorlar ağaçları…

***

      Cercis Bey yavaşça sırtını yasladı bana. Bedeni değil ruhu bir dayanak arıyordu sanki. Dallarımı hafifçe salladım, kokusu rahatlatır diyerek. Fatih’i düşünüyor olabilir. Evet, Cercis Bey Fatih’in babası. Zihinsel engelli bir evladı var. -Ne yapmak, nasıl yaşamak zorundaki insanoğlu, yapamayana engelli diyorlar?- İnsan işte. Tabiatın bir parçası olarak vücut buluyor. Kendini bilmez, varlığından dahi habersiz. Sonra istiyor; bir kaplanın ceylanı yakalamak istemesi gibi. Arıyor; bir kuşun yuvasını yapacak dalı araması gibi. Ve yok olup gidiyor, koparılan bir çiçek gibi.

Fatih, kapıda kalabalıklaşan arkadaşlarından bir hareketle ayrıldı ve gülümseyerek babasına doğru koştu. Cercis Bey çömeldi ve kollarını açarak yakaladı Fatih’i. Babalar hep böyle yaparlar zaten, yakalarlar, kucaklarlar çocuklarını. Yıllardır görüşmemişler gibi hasretle sararlar, sarmalarlar. Annelerin sevgilerini gösterme biçimi bambaşkadır. Öperken bile kıyamazlar, çocuklarının yanında yok olurlar, cem olurlar onlarla.

Herkes kendi çocuğunun derdinde, engellerle geçen bir gün daha bu küçük bedenlerden sıyrılıp giderken, güneşin de öfkesi diniyor yavaş yavaş. İnsanlarla bu saatlerde vedalaşıyoruz. Onlar betondan evlerine kapanırken, biz burada bekliyoruz toprak, ağaçlar, bitkiler, kediler, köpekler, karıncalar, kelebekler…

***

      Müdüre hanım da gidiyor. Kaldık yalnız bir insanın adaletine. İnsan yalnızken adil olmakta daha mı zorlanır? Bir yaz yağmuru yağar da, bizi adalet beklerken rahmetin rahmine alır mı?

Fatih ŞENER    

25.06.2019

 

Yazar Hakkında

admin

Yorum Yap