Düşünce Felsefe

Bilim Adamlarının Kafirliği: Farabi ve İbn Sina

Yazar | Murat CANVER

Kamuoyunda “Cübbeli Ahmet Hoca” olarak bilinen zatın son konuşmalarından birinde Farabi ve İbn Sina’yı “kafirlik”” ile suçlamasıyla binlerce yıllık tartışma yeniden alevlendi. Din-Bilim çatışması ve tartışmaları yeni değil, belki de din ve düşünce tarihi kadar eskidir. Bu tartışmalar oldukça eski ve köklü olmasının yanında geçerliliğini ve canlılığını hala yitirmemiştir. Bu nedenle yüzlerce yıl önce yaşamış olsalar da Farabi de, İbn Sina da hala yaşamaktadır ve itham edilecek kadar hayatın içindedir.

İslam ilim geleneğinde oldukça meşhur bir tartışmanın ortasına sonradan hangi ilimle daldıkları belli olmayanlar, en azından kullandıkları kelimelere dikkat etseler, sorun bu derece büyüyüp, keskin bir hal almayabilirdi. Siz Müslüman Filozof olarak bilinen iki büyük düşünürü ‘uç’ bir tabirle yaftalarsanız, dini uçlarda yaşamak olarak algılayan – halbuki İslam itidaldir- bir kesimi de peşinize takar, günahsız, masum bir eda takınarak günahkar ve kafir dediklerinizi taşlamaya koyulursunuz.

‘İlim geleneğinde oldukça meşhur bir tartışma’ dedik çünkü hakikat öyledir. Ardından bir ‘tehafüt’ geleneği oluşturacak kadar meşhur ve zengin bir tartışmayı, son hükmü vererek, yaftalayarak ve dışlayarak ancak bu kadar kısır bir hale getirebilme yeteneği de bize mahsus bir haslet olsa gerektir. O halde öncelikle bu tartışmanın mahiyetine ve içeriğine değinmemiz gerekir ki aslında ne kaybettiğimizi birazcık olsa anlama bahtiyarlığına erelim.

Medine’de tohumları atılan İslam toplumu yeni fetihlerle beraber oldukça genişlemiş, Müslümanlar değişik coğrafya ve kültürlerle karşılaşmıştı. ‘Öteki’ kavramı ile ilk kez karşılaşan Arapların tepkisi ve yorumlaması birikimlerine göre farklılık gösterdi. Bu minvalde bedevi ve medeni Araplar meselelere oldukça farklı yaklaşmışlardır. Arapları sadece çölde yaşayan bedevilere indirgemek büyük haksızlık olur.

Abbasi döneminin Bağdat’ında oldukça zengin bir kültürel ortam sağlanmıştır. İktidara yakın olan Mu’tezile’nin de yadsınamayacak kadar önemli katkısıyla Müslümanlar bu kültürel ortamda Yunan filozoflarının eserlerini tercüme ettiler ve Kur’an’dan sonra gerçekten zengin olan bir bilgi birikimi ile karşı karşıya geldiler. Bu bilgi birikimi karşısında Müslüman düşünürler zaman zaman sadece aktarmakla yetinirken, bazıları da bilgiyi işlemiş, yoğurmuş ve Felsefe ve İlahiyatı uzlaştırmaya yada yakınlaştırmaya çalışmıştır. Bağdat’ta Hıristiyan ve Yahudi hocalardan ilim tahsil eden Farabi bunlardan biridir. Farabi’den aldığı bayrağı çok yükseklere çıkararak düşünce geleneğine büyük hizmeti olan filozof ise İbn Sina’dır. Bizde nakarat olarak tekrarlanan El Kanun fit Tıb adlı eserinden ibaret saydığımız İbn Sina, Batı’da hekimliğinin yanı sıra büyük bir mantıkçı ve Aristoteles şarihi olarak bilinmektedir. Aristoteles’in düşüncelerini çok iyi özümsemiş ve yeniden yorumlamıştır.

Image result for avicenna

İbn Sina da, Farabi gibi Felsefe ve İlahiyat’ın birbirinden ayrılmadığı, iç içe geçtiği bir çağda yaşamıştır ki 18. Yüzyıl Aydınlanma Çağı’na kadar böyle keskin bir ayrım kanaatimce yoktur. Felsefe’nin konuları ile dinin konuları iç içe girmiştir. Dolayısıyla Tanrı Felsefe’nin yani bugünkü anlamıyla Bilim’in konusu yada sorunudur. Hatta bugün Determinizm dediğimiz nedensellik, çok tartışılmış Metafizik bir problemdir ve Aristoteles de dahil olmak üzere filozoflar yani bilim adamları Tanrı’yı evrenin ilk etkeni, ilk neden veya ilk muharrik yani ilk hareket ettirici olarak görmüşlerdir. Tanrı ‘ilk felsefe’ olarak tanımlanan metafiziğin bir sorunu olarak tartışılmıştır. Bu bilimin yöntemi içerisinde Tanrı’nın yer bulduğunun göstergesidir. Bugün zihnimiz böyle bir şeyi tuhaf karşılamaktadır çünkü Nietzsche’nin “Tanrı öldü” çığlığından bu yana Tanrı bilimlerin dışına itilmiş, düşüncenin konusu olmaktan çıkarılmış, yalnızca zan anlamında bir inanç meselesi haline getirilmiştir.

Tanrı ile ilgili yapılan düşünsel süreçler bu nedenle Ortaçağ biliminin konusudur. Farabi ve İbn Sina yalnızca bilimsel eserlerinde bu tartışmalara girmişlerdir. Bu yöntemsel ayrım o zaman için mümkündü. Çünkü bilimsel eserlere ulaşım kısıtlıydı ve bir bilim adamı yalnızca bilim dünyasının faydalanacağı bir eser verebilmekteydi. Gazali’nin de bu yönteme sadık kalarak eserler vermesi bu açıdan kayda değerdir. O, Farabi ve İbn Sina’nın öldükten sonra dirilme, kainatın ezeliliği gibi konularda belirttikleri görüşlere yine bilimsel çerçevede karşı çıkarak reddetmiştir. Gazali’nin küfr ithamı şahıslara değil konularadır. Filozoflara reddiye olarak yazdığı, daha çok Meşşai yani Aristotelesçi geleneği eleştirdiği Tehafutu’l Felasife’de felsefe ve dinin görüş belirttiği yirmi konudan onyedisini bidat olarak nitelemiş, geriye kalan üç konunun küfr olduğunu belirtmiştir. İtham şahıslara değil ilim ekolüne, görüşlere ve bilimin konularınadır.

Gazali’den sonra gelenler de aynı hususa titizlikle riayet etmişlerdir. İbn Rüşd Gazali’ye reddiye yazarak Tehafut’l Tehafut’u kaleme almış, Gazali’yi Aristoteles’i anlamamakla suçlamıştır. Yine bir Kelamcı olan Fahreddin Razi meselelere yaptığı itirazların bilimsel çerçevede ve konu dahilinde kalmasına gayret göstermiştir. Bu hassasiyetin Felsefe ve Din’in ortak konularının olduğu ve iç içe geçtiği bir çağda gösterildiğini düşünürsek, bilimsel ahlakın yüksekliğini idrak edebiliriz. Ahlak Felsefesi yani ahlak bilimi kitabının başında ayet ve hadis nakleden Nasreddin Tusi dahi büyük bir İbn Sina savunması yapmıştır. Tartışanların birbirlerinin dindarlığı ile ilgili herhangi bir problem yada iddiası yoktur, iddia ve problem edinen yalnızca konulardır.

Cübbeli Ahmet Hoca acaba hangi bilgi birikimiyle bilim adamlarının tartıştığı bir mevzuya, üstelik onların şahsiyetlerini hatta imanlarını hedef alarak dahil olmaktadır? Bu sorunun cevabı verilirken herkesin kendi konumunu bilmesi, kendi tarafında kalması ve bilmediği konulara temkinli yaklaşması kanaatinde olduğumu belirtmek isterim.

Bilim-Ahlak ikilemini bir daha ki yazımızda inceleyeceğiz.

Selametle!

Yazar Hakkında

Murat CANVER

Gaziantep Üniversitesi Endüstri Mühendisliğini bitirdi. Üniversite yıllarından beri pek çok farklı disipline ilgi duydu. Mühendislik üzerine yüksek lisansında Meta-sezgiseller üzerine çalışan Canver'in felsefi merakı ağır basınca yüksek lisansını yarıda bıraktı. Din, Felsefe, Psikoloji, Tarih, Siyaset ve Sinema Sanatı üzerine merakı olan yazar, Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Felsefe ve Din Bilimleri'nde yüksek lisans yapmaktadır. Genç Kültür, İndigo gibi internet dergilerinde çeşitli alanlarda yazılar yayınlamış, Cinerium adlı sinema sitesinde film eleştirileri yazmıştır. Godfather Sinema Dergisinde halen yazıları yayınlanmaktadır. İyi derecede İngilizce bilen Canver, 2009'dan bu yana yazdığı yazıları derleyeceği bir kitap ve felsefi bir roman üzerinde çalışmaktadır. Evli olan yazar, Ankara'da yaşamaktadır.

Yorum Yap