Düşünce

Bilimin Gölgesinde Tanrı ve İnsan

 “Varlığı yaşaması için gerekli olan uykudan yoksun bırakan bu çok önemli duygu nedir?”

Albert CAMUS,  Sisifos Söyleni

“Sokrates’in, arkadaşı Phaedrus’a anlattığı hikâyeye göre, Kral Thamus bir keresinde sayılar, hesaplama, geometri, astronomi ve yazı dâhil birçok şeyin mucidi olan tanrı Theuth’u ağırlar. Theuth, Kral Thamus’a buluşlarını sergiler ve bu buluşların Mısır’da adamakıllı bilinmesi ve mevcut olması gerektiğini söyler. Sokrates hikâyeye şöyle devam eder:

“Thamus tüm buluşların ne işe yaradığını inceledi. Her bir buluşu beğenip beğenmediğini dile getirdi. Kral Thamus’un Theuth’a ait olan buluşların her biri için neler söylediğini sayıp dökmek çok vakit alacaktır. Fakat sıra yazıya gelince Theuth: “Sayın kralım, bu Mısırlıların bilgeliğini ve hafızalarını geliştirecek bir başarıdır. Bilgeliğin ve hafızanın reçetesini buldum.” dedi. Thamus ise: “Ey mucitlerin piri, buluş yapmak ayrı şey, buluşunun onu kullananlara fayda mı yoksa zarar mı getireceğini kestirmek ayrı şey. Harflerin babası olan sen, kendilerine duyduğun sevgi dolayısıyla, verecekleri neticenin tam aksi bir neticeyi bekliyorsun. Yazıyı kullanmaya başlayanlar hafızalarını kullanmaktan vazgeçecekler ve unutkanlaşacaklar. Bir şeyleri hatırlamak için iç kaynaklarını kullanmak yerine harici bir takım işaretlere bel bağlayacaklar. Sen hafıza için değil, anımsama için bir reçete keşfettin. Bilgeliğe gelince, öğrencilerin, hakikati olmayan bilgelikleri sayesinde şöhrete ulaşacaklar fakat aslında bir yol göstericiden yoksun olan öğrencilerin sadece malumat sahibi olacaklar. Sonuçta belki bilgili sayılacaklar ama birçok şeyin cahili olacaklar. Gerçek birer bilge olmak yerine bilgeliğin gururuyla yetinen bu insanlar toplum için de birer yük haline gelecekler.[1]

Günümüz insanının dünya görüşüne göre Kral Thamus’un cevabı oldukça tutarsız ve hatta gerici olarak nitelendirilebilir. Kısmen öyle olduğunu da inkâr edemeyiz. Thamus’un kendisine sunulan yazının icadı karşısındaki tutumu salt doğru ya da yanlış olarak değerlendirilemez. Bu tavrın yanlışlığından ziyade doğruluğuna dair delillere odaklanmak niyetindeyim. Thamus’un vardığı yargının hatalı söyleminde bile önemli olduğunu düşündüğüm ikazlar seziyorum. Bu uyarılardan faydalı ilkeler çıkarabiliriz. Çünkü teknolojik buluşların sonuçları her zaman için çift yönlü olmuştur.

Thamus’un cevabındaki son cümle bana göre çok çarpıcı. Gerçek birer bilge olmak yerine bilgeliğin gururuyla yetinen, toplum için yük olacak insanlar ifadesi derin bir öngörünün dışavurumu. Teknolojinin bize sağladığı kolaylıklar bizden her daim bir şeyler götürmüştür. Bizi biz yapan değerlerdir bunlar. Bilgelik, dürüstlük, dayanışma ve ahlak gibi erdemler… Kaybettiğimiz bu erdemlerin yokluğu bizi değiştirir. Daha farklı bireyler haline getirir.

Teknolojideki değişim matematiksel değildir. Bu değişim, ekolojik değişimlere çok benzer. Tabiatta ehemmiyetsiz gibi görünen küçük bir değişim topyekûn bir dönüşüme sebep olur. Eğer tüm karıncaları ya da sinekleri yok etmek gibi bir imkânımız olsaydı, geriye kalan koşulları ve döngüsü farklı, bambaşka bir çevre olurdu. Teknolojik değişimler de böyledir. Teknoloji hayatımıza bir şeyler eklemez veya çıkarmaz. Tümüyle değiştirir. Matbaanın icadından önceki Avrupa, sonrakiyle aynı değildir. Televizyonun icadından önceki dünya, sonrakiyle aynı değildir.

İşte bu değişim insanların inanışlarını da kökten sarsar. İnsandaki Tanrı düşüncesi yerini bilime bırakır. İnsanların güvendiği, sığındığı şey Tanrı değil, bilim olur. Ortaçağda kilisenin tavrı bilimle dini karşı karşıya getirir. İkisi bir arada düşünülemez. Bu dönemde din bilimi, bilim de dini reddeder. Meşakkatli ve sıkıntılı bir mücadelenin ardından bilim tanrının yerini alır. Bu çetin mücadelenin galibi bilim olarak gözükse de, insanoğlu bilimde aradığını bir türlü bulamaz. Ancak bu tatminsizlik, bilimsel açlığı daha da fazla tetikler. Nietzsche’nin Tanrının ölümünü ilan etmesi üzerine insanın karşısında tek yüce ve ulaşılmaz olarak doğa kalır. Kendisini doğanın karşısında aciz bulan insan, tüm gücünü onunla mücadele etmeye adar. Marx’ın “Teknoloji, insanoğlunun doğanın üstesinden gelme tarzıdır.” sözü bu bağlamda çok yerinde bir tespit olarak karşımıza çıkar.

“Teleskoptan daha basit gözlem aletleri bile insanların, daha önce mümkün olmayan bir şekilde gökyüzünü gözlemlemesini, ölçmesini ve gökyüzü hakkında tahminlerde bulunmasını sağladı. Nitekim Kopernik, Tycho Brahe ve bir derece Kepler, teleskoptan yararlanmadan işlerini yaptılar. Teleskopun geliştirilmesi gökyüzü hakkındaki bilgilere kesinlik kazandırdı ve tabiri caizse Batının ahlaki merkezinde bir çöküş yaşandı. Bu ahlaki merkez sayesinde insanlar, dünyanın, evrenin merkezi olduğuna ve insanlığın Tanrının özel ilgisini celp ettiğine inanıyorlardı. Kopernik, Kepler ve özellikle Galileo’dan sonra dünya, karanlık bir galaksi içinde, evrenin gizli bir köşesinde başıboş dolaşan bir şey haline geldi. Bu anlayış yüzünden Batı Dünyası, Tanrının insanlığa olan ilgisinde şüphe etmeye başladı.”[2]

İnsan Kainatta Tek Olduğunu Düşünür

Başıboş bırakıldığına inanan Batı düşüncesi, medeniyetini ve kültürünü tümüyle bilime dayandırır. Teknolojiyle düşünür, teknolojiden emir alır, doyumu teknolojide arar. Dine ve din ekseninde Tanrıya meydan okur. Kutsallara savaş açar. Ahlaki erdemlerini birer birer kaybeder. Kaybettikçe daha derine, hiçliğe doğru batar. Battığı bu derin çukurun içinde hala debelenmekte ve can çekişmektedir.

Bu başıboşluk ve terk edilmişlik duygusu insanoğlunu giderek daha fazla eritir. Kâinatta tek başına olduğunu düşünür. Yerde, gökte, her yerde terk edildiği, yalnız bırakıldığı hissiyatıyla başka çıkış yolları arar. Madem tanrı bizi kendi başımıza bıraktı, uçsuz bucaksız özgürlüğün ve serbestliğin içinde her şey mubahtır, ahlak lüzumsuzdur, her türlü çılgınlık tabiidir düsturuyla yaratılışının sınırlarını zorlar. Bu kontrolsüzlük, kendisine acıyan birilerinin olmayışı, Tanrının sevgisinden mahrum oluş, yüce bir kılavuzdan yoksunluk ruhsal endişe ve ızdırapları zirve noktaya çıkarır.

Yalnızlık ve terk edilmişlik duygusu materyalist dünyamızda kendinden kopuk, ruhsuz bireyler meydana getirir. Anlatmaya çalıştığım bu bunalımları en iyi ifade eden yazarlardan biri Albert Camus’tur. Tüm eserlerinde bu yalnız ve ümitsiz karakterler net bir şekilde görülebilir. Özellikle Yabancı adlı eserinde, kendisine, Tanrıya ve bütün varlık âlemine yabancı, yitik ve umutsuz bir adamı etkileyici bir üslupla canlandırır.

Söylenildiği gibi insan, özgürlüğü ve iradesi yani insanın kaderine müdahale etme imkânı, bilimin gücüyle gelişip kuvvetlendikçe tarih, doğa ve toplum adı verilen üç zindandan yani tutsağı olduğu dört zindandan kurtulabilir. İnsan, tarihin, toplumun ve doğanın etkisi altında bulunan iradesini, bugün düşünce ve tekniğin de yardımıyla doğaya, tarihe ve topluma hâkim kıldı. Ancak dördüncü zindan olan kendisinden (Bacon’a göre doğaya hâkim olmamızı sağlayan) bilimle değil, bilim ötesi olan, Toynbee’nin deyişiyle, ben üstü ve olgunlaşmasının motoru olan bir dine inanmakla kurtulabilir.[3]

Tüm bu örnekleri Hristiyan Batı üzerinden verdim. Ama her ne kadar bilim ve teknolojinin kaynağı ve lokomotifi Batı merkezli olsa da, öyle ya da böyle bu değişim ve ilerlemeye uyum sağlamaya çalışan, dünyanın tüm halkları, bu bunalım ve endişeleri değişken seviyelerde yaşamaktalar. Teknolojinin baş döndüren hızına bakacak olursak, bu meselenin daha derin yaralar açacağını, sorunların gittikçe artarak çözümü çok zor düğümler oluşturacağını tahmin etmek çok zor değil. Fakat bu karamsar tabloya rağmen hala umut var.

İnanmaya Başlamalı

Öncelikle insanlar bu tabloyu görmeli ve doğru bir şekilde tahlil etmeli. Daha sonra yukarıdaki paragrafta söylendiği gibi inanmaya başlamalı. Bu halden kurtulmanın yegâne çaresi inanmaktır. Girilen bu yanlış yoldan çıkılmalı ve hata yapıldığı kabullenilmelidir. Kabullenip, bu hatalarının her türlü üzücü, acı verici ve yaralayıcı sonuçlarının sorumluluğu alınmalıdır. Latin şairi Pablius Syrus bir sözünde şöyle der. “Suçluyu affeden hâkim, kendini mahkûm etmiş olur.” İnsanlık bu mesuliyeti almadan, kendisiyle hesaplaşmadan devam edecek olursa, bu hâkim gibi kendini mahkûm etmiş olur ve kurtuluş başlamadan bitmiş olur. Bilim ve teknolojinin inancımıza ve kültürümüze karşı yaptığı sinsi taarruzlar karşısında manevi olarak sürekli tetikte olmalıyız. Hata kaldırmayan bu direniş sürecinde, inancımızın kuvvetinden şüpheye düşemeyiz. Çünkü şüphe bizi sekteye uğratır. Sonra şaşkınlık içinde kalırız. Bu şaşkınlık yerini hayranlığa bırakır, hayranlık ise teslimiyete.

“Bakışlarını iç dünyasına çeviren insan, şuurunun mağarasında kendi gölgesiyle karşılaşır.”[4] diyor Cemil Meriç. Bu mağaraya girmekten korkmamalıyız. Kendimizle, özümüzle yüzleşmeliyiz. Gölgemizin ötesine geçip, o sisli dehlizlerde gerçeğimizi bulmalıyız. Onu bulunca da hiç yitirmemeliyiz. Çünkü gerçekle girişilecek savaşın zaferi bu mücadelenin sürekliliğindedir. Bu zafer bizi gerçek bilgeliğe götürecektir.

 

[1] Neil Postman, Yeni Dünya Düzeni Teknopoli, Gelenek Yayınları, İstanbul 2004, s.13

[2] Neil Postman, Yeni Dünya Düzeni Teknopoli, Gelenek Yayınları, İstanbul 2004, s.39

[3] Ali Şeriati, İnsan, Fecr Yayınları, İstanbul 2012, s.281

[4] Cemil Meriç, Bu Ülke, İletişim Yayınları, İstanbul 2009, s.61

Yazar Hakkında

Ahmet Özaysın

Yorum Yap