Kritik Kültür-Sanat Sinema

Bir Aydın Portresi: Kış Uykusu

“Mutluluk saydığımız şeylerin, sıradan isteklerin peşinde koşarken yaşam bize neler kaybettirmiyordu ki!” Anton Çehov

Kapadokya’da rüzgârlı bir kış gününde kayalıkların ve kurumuş otların ortasında tek başına dolaşan yalnız bir adamın görüntüsüyle açılır Kış Uykusu filmi. Açılıştaki bu kare, Nuri Bilge Ceylan filmlerinin olmazsa olmazlarındandır. Bir köyün ya da kasabanın yakınlarında tabiatın sesleri dışında zifiri bir ıssızlığın hâkim olduğu geniş bir alan. Uzun bir hareketsizlikle baş başa bırakıldığımız bu sahnelere canlılık katacak bir kıvılcım olması için seyirci sabırlı olmalıdır.

Neyse ki Kış Uykusu’ndaki fotoğraf karelerini andıran bu görüntüler yönetmenin diğer birçok filminde olduğu kadar ekranda kalmaz. Dolaşmakta olan adam emekli aktör Aydın (Haluk Bilginer)’dır. Kardeşi ile birlikte sahibi olduğu ve işlettiği otele girer. Devamında otel müşterisi ile filmin ilk diyaloguna şahit oluruz. Müşteri otelin atının olup olmadığını sorar. Aydın ise hayır der. Otelin internet sayfasında at resimleri gördüğünü söyleyen müşteriye, Aydın o resimlerin yalnızca görsellik amaçlı olduğunu mahcup bir şekilde söyler. Pencereye doğru yürür, kamera kafasına doğru yaklaşır ve sabitlenir. Bize Aydın’ın zihnine giriyormuşuz izlenimi uyandıran bu sahnenin ardından filmin adı ekranda belirir.

Aydın genç karısı Nihal (Melisa Sözen) ve orta yaşlardaki kız kardeşi Necla (Demet Akbağ) ile birlikte yaşamaktadır. Aydın emekli olduktan sonra İstanbul’dan ayrılıp Kapadokya’ya yerleşmiş, yörenin oldukça varlıklı sakinlerinden biridir. Kardeşi Necla, eşinden yeni boşanmış, eskiden çeviriler yapan bir kadındır. Nihal ise Aydın’ı oyunculuk yaptığı dönemde çok beğenen ve onunla severek evlenen genç bir kadındır. Ancak o günler çok geride kalmıştır ve kocasıyla aralarında hiçbir bağ kalmamış, aynı evde birbirinden uzak bir yaşam sürmektedirler.

1995 yılında Koza adlı kısa filmle sinemaya adım atan, Mayıs Sıkıntısı (2000), Uzak (2002), İklimler (2006), Bir Zamanlar Anadolu’da (2011) gibi ödüllü birçok filme imza atan Nuri Bilge Ceylan’nın Kış Uykusu filmi önceki filmlerine göre birçok açıdan farklılık gösteriyor.

Bu farklardan en öne çıkanı ise diyalog ağırlıklı bir film olması. Hatta Kış Uykusu bugüne kadar Türk sinemasında diyaloga en yoğun şekilde yer veren filmlerden biri. Bazı bölümlerde bu karşılıklı konuşmalar dakikalarca uzayabiliyor. Bir hayli uzun ve felsefi arka plana sahip konuşmalar filmin başarısının arkasındaki en büyük etken diyebilirim.

Çehov başta olmak üzere birçok yazardan esinlenilerek (Nietzsche, Shakespeare) oluşturulmuş diyaloglar edebi bir zemin üzerinde teatral bir havada ilerliyor. Bu diyalogların büyük çoğunluğu Aydın ve Necla arasında bir kısmı da Necla-Nihal ve Aydın-Nihal arasında geçiyor. Aydın üzerinden (ki bu isim tesadüfen seçilmiş olmasa gerek) Türk aydınının bir portresi çiziliyor. Bu portre samimiyetten uzak, sorumluluk almaktan hep kaçınan ve derinliksiz bir aydın portresi.

“Senin bu konularla ne işin, ne alakan var. Sen tiyatrocusun. Ayrıca inanmayan, babasının ve annesinin mezarını bir kere bile ziyaret etmemiş, gözyaşı dökmemiş birinin din, inanç ve vicdan konularında ahkâm kesmesi bana samimi gelmiyor.” Necla

“Yardımseverlik piyasa yapmanın yeni adı oldu çıktı bu evde. Hayatı boyunca hiç çalışmamış, hiç para kazanmamış bir kadının günah çıkarma merasimi, neyin günahını çıkarıyorsa? Yardımseverlik aç köpeğin önüne kemik atmak değildir. En az köpek kadar aç olduğunda kemiğini onla paylaşmaktır.” Necla

Film boyunca bu karakterlerin karşılıklı olarak birbirlerini iğneleyici sözlerle eleştirdiklerini görüyoruz.

“Aslında iyi öğrenim görmüş, dürüst, adil bir insansın. Ancak yeri geldiğinde bu erdemlerinle insanları boğan, küçük düşüren, aşağılayan bir hava taşıyorsun.” Nihal

“Yaşlıları geri kalmışlıkları, tutuculukları, özgür düşünemedikleri için; gençleri ise özgür düşünceleri yüzünden, geleneklerden kopuk oldukları için beğenmiyorsun. Halkın, ülkenin çıkarlarının en önde olması gerektiğini söyler durursun ama her karşına çıkandan hırsızmış, soyguncuymuş gibi kuşkulandığın için halktan da nefret ediyorsun. Nefret etmediğin insan yok neredeyse.” Nihal

“Vicdan, ahlak, ideal,  ilkeli olmak, yaşamın amacı, bu sözler ağzından hiç eksilmedi. Birini küçük düşürmek incitmek karalamak istediğin zaman hep böyle sözler söylersin. Ama bence bir insan bu kelimeleri bu kadar fazla kullanıyorsa esas ondan şüphe etmek lazım. ” Nihal

“Sen hayatın boyunca sıkılmaya ve yalnız kalmaya mahkûm bir insansın. Çünkü korkaksın. Çünkü tembelsin. Asalak gibi yaşamaya alışmışsın. Herkes senin için bir şeyler yapsın istiyorsun.” Aydın

“Karşımızdakini olduğu gibi görmeyip onu tanrılaştırmak; sonra da sanki böyle bir tanrı olabilirmiş de olmuyormuş diye ona kızmak. Bana biraz haksızlık etmiyor musun?” Aydın

Aydın odasında bilgisayar başında yerel bir gazeteye göndermek için yazılar yazar. Necla ise arkasındaki kanepede oturup sürekli onu eleştirir. Uzun süredir Aydın Bey’e kirasını ödeyemeyen ve evlerindeki bazı eşyaları haciz edilen, hapisten yeni çıkmış, işsiz kiracıları İsmail’in (Nejat İşler) kardeşi İmam Hamdi (Serhat Kılıç) Aydın’ın evine gelir. Amacı Aydın Bey’den kira için biraz daha müddet istemek ve aynı zamanda Aydın Bey’in arabasının camına taş atıp kıran İsmail’in oğlu adına özür dilemektir. Eve geldiğinde Hamdi’nin üstü başı çamur içindedir ve ayakları kokmaktadır. Bu durumdan hareketle Aydın gazeteye göndereceği bir yazıya şu satırları yazar.

“Yüzde 99’unun Müslüman olduğu bir ülkenin halkı, iyi yetişmiş, kılık kıyafeti düzgün, varlığıyla güven veren din adamlarını hak etmiyor mu? Her hafta imamlarımızın hazırladıkları hutbe cemaat tarafından zevk ve beğeniyle dinlenecek ve onları da yükseltecektir. İslamiyet bir medeniyet ve yüksek kültür dinidir.”

Aydın Necla’nın yazı hakkındaki fikrini öğrenmek ister. Sert veya yanlış anlaşılacak bir şey olup olmadığını sorar. Necla ise şöyle cevap verir.

“Yok. Sen dinin kendisi hakkında bir şey söylemiyorsun ki. Onu uygulayanların pratiklerine yönelik bir şey söylüyorsun.”

Aydın:

“Ayrıca İslam’ın yüksek bir kültür dini olduğunu da söylüyorum.  Tabi böyle şeylere aldırmam da, biliyorsun konu hassas. Fakat adama o kadar sinir oldum ki yazmadan edemedim. Adam pasaklılığıyla, pişkinliğiyle, ne idüğü belirsizliğiyle köşe yazısına konu olmayı başardı.”

Bu konuşmalar Aydın’ın nasıl bir aydın! olduğunu tasvir eder. Bu sözleri söyleyen Aydın Hamdi’nin on kilometrelik çamurlu bir yolu kış günü yürüyerek geldiğinin, araba alacak parası olmadığının ve kendisi değil işsiz kardeşinin ailesi ve hasta annesi için bu ziyareti yaptığının farkında değildir. Aydın için konunun kendisi aslında önemli değildir. Esas olan Aydın’ın yazdıklarının birileri tarafından önemsenmesi, kabul görmesidir. Aydın sığ ve boş bir entelektüeldir. Zaten Necla daha sonra yazı hakkında fikrini değiştirir ve şöyle söyler.

“Nasıl söyliyim, vıcık vıcık bir romantizm hiç inandırıcı olmayan naif bir kendine inanç var gibi. Hiç risk almıyor bir kere. Yazar sanki herkes tarafından kabul görmüş pozitif değerlere sahip çıkarak kendini sevdirmeye çalışıyor gibi.”

Filmin üç saati aşan bir süresi var. Bu üç saatlik zaman dilimi içinde ardı ardına gelişen olaylar, bol aksiyon, heyecan ve merak uyandıran gelişmeler vs. yok. Üstüne üstlük bol miktarda yoğun diyalog söz konusu. Ama film buna rağmen sizi sıkmıyor. Daha ilk dakikalardan sizi içine çekebiliyor. Aynı zamanda fotoğrafçı olan yönetmenin filme kattığı görüntü zenginliği de seyir zevkini artırıyor. Filmin başarısının arkasındaki ikinci büyük etken de bu olsa gerek. Böylesine durağan filmi 3 saat 16 dakika boyunca sıkılmadan izletebiliyorsanız bu saygı duyulması gereken bir başarıdır. Yönetmenin diğer filmlerini göz önünde bulundurursak üslup olarak çok ciddi bir değişim olduğu aşikâr. Mesela bir önceki film Bir Zamanlar Anadoluda’yı hatırlıyorum da bundan daha kısa olduğu halde çok sıkılmış ve sonuna kadar sabretmekte bir hayli zorlanmıştım.

Çekimler filme mistik ve melankolik bir atmosfer vermiş

Filmin en önemli karakteri Aydın, onun eşi Nihal ve kardeşi Necla kendileriyle problemi olan insanlar. İç dünyalarında sürekli bir amaçtan yoksunluk, tatminsizlik ve geçmişe yönelik derin pişmanlıklar var. Yaşamadan zevk almak isteyen, mutlu olmak isteyen ancak bunun için gerekli adımları atacak gücü kendilerinde bulamayan, harekete geçmemek için türlü bahaneler arayan bir tür ruhsal kısır döngü içinde sıkışıp kalmış insanlar. Kapadokya mekân olarak bu karakterlerin ruhsal durumunu tamamlayan ve çok boyutlu hale getiren isabetli bir tercih olmuş. Yörenin coğrafi yapısı, otelin mimarisi, karlı havada ve çoğu zaman loş ortamlarda yapılan çekimler filme mistik ve melankolik bir atmosfer vermiş.

Haluk Bilginer usta bir oyunculukla filmi sürükleyen isim olmuş. Demet Akbağ bana göre güzel bir performans sergilemişse de kendi potansiyelinin altında kalmış. Melisa Sözen de kayda değer bir oyunculuk sergilemiş. Filmin başında seyirciyi kendisinden nefret ettiren itici bir karakterken ilerleyen bölümlerde empatiyle yaklaşacağımız, hatta kısmen üzülüp haline acıyacağınız bir karaktere dönüşüyor. Yardımcı rollerde ise Nejat İşler’in performansı bana göre çok yetersizdi. Her ne kadar filmin başında ve sonunda kısa süreli olarak görülmüş olsa da sondaki sahnesi filmin en can alıcı sahnelerinden biri. İsmail karakteri gerçekçi bir görüntü vermiyor. Maden ocağında çalışırken bir yaralama olayından dolayı hapse girip çıkmış, işsiz kalmış, kırsalda yaşayan son derece fakir bir adam İsmail. Ancak filmin sonundaki Nihal’le konuşmaları bu karakterin ağzına hiç uymuyor. Son derece güzel bir Türkçe, mantıklı ve uzun cümleler karakterin gerçekliğini de doğallığını da oldukça zedelemiş.

Kış Uykusu’nun uzun süresine rağmen kendisini izlettiren bir film olduğunu söylemiştim. Ama yine de genel anlamda filmlerin iki saatin üzerine çıkmamasını tercih ederim doğrusu. Yönetmen daha kısa sürede de vermek istediklerini verebilirdi diye düşünüyorum.

Ödüllü filmler tercihlerimde benim için hiçbir zaman belirleyici olmamıştır. Çünkü ödül almış çok sayıda son derece kötü filmler olduğu gibi, hak ettiği ilgiyi hiç görememiş çok kaliteli filmler de olmuştur her zaman. Ancak Kış Uykusu aldığı ödülü bence büyük ölçüde hak eden bir yapım. 1982’de Yılmaz Güney’in Yol filminden sonra Cannes’da büyük ödül olan Altın Palmiye’yi alan ikinci Türk filmi olan Kış Uykusu bana göre yönetmenin en iyi filmi. Kış Uykusu, diyalogların bir filmi ne kadar özel yapabileceğinin nadir örneklerinden olan, edebiyat ve felsefeden beslenen alt metniyle ve usta oyunculuklarıyla son dönem Türk Sinemasının en güzel örneklerinden biri.

 

 

Yazar Hakkında

Ahmet Özaysın

Yorum Yap