Edebiyat

Bir Fincan Hayat

Rüzgar; ne güzel sesler duyuruyor. Aniden hızlanan uğultuda kaçışan kuşların cıvıltılarını, dökülecek olan yaprakların son hışırtılarını… Ne kadar arındırıcı bir o kadar sürükleyici.

Sonbahar da balkondayım, direniyorum ve yağmurlara kadar pinekleyeceğim burada, yazlıkçıları da bir bir uğurladım nasılsa meydan bana ve kedilere kaldı. Etrafa bakıyorum acaba hangi ağaç en önce sıyıracak yapraklarını. Bu sefer çift minder koydum sandalyeme, malum havalar soğumaya başladı, hırkamın kapüşonunu çıkardım bir an; rüzgar daha bir hissettirdi kendini, derin bir nefes aldım, elimdeki kahveye baktım, bir yudum alacaktım ki fincanı ve tabağını nasıl tuttuğumu gördüm. Sanki babaannem gibiydim, onun gibiydi ellerim. Gözlerimi yumdum onu çağırır gibi, omzumda elini hissettim içi pıtırlı avuçları sıcacık, zeytinyağı sabunuyla yıkadığı saçlarının kokusu burnumda, sesi geldi birden kulağıma ve bana hep o seslenişi…”ahh benim badem gözlüm, lepiska saçlım, bahtında saçların gibi kara olmasın sakın”…Gün geçtikçe ona benziyormuşum öyle diyorlar, en çok da saçlarımı yandan ayırıp tek melik örünce.

Çok sevdiği fincanı hatıra kaldı, diğer emanetleriyle beraber bin bir itinayla saklıyor ama arada bir vitrinden çıkarıp onu anarak kahvemi içiyorum. Küçükken içirtmezdi, bıyıkların çıkar kızlar kahve içmez deyip avuturdu. Bende gizli gizli evin en küçüğü halamla beraber içerdim, dediği olduya bıyıklarım da çıktı. Annem ve babam çalışırken tatilleri, hafta sonları bırakıldığım en güvenli kapı babaanne kapısıydı. Ne istesem pişirir, her gittiği yere götürür, misafirliklerde dizinin dibinde uyuyakalınca kıyamayıp sırtında eve getirirdi beni. Bir hafta gitmedim mi yanına; telefon açar “neredesin kız sen mezarıma mı geleceksin yoksa” deyip sitem ederdi. Hep beklerdi beni en büyük torunuydum ilk göz ağrısıydım. Öyle derdi hep. Çok özlüyorum onu. Çocuk dünyamın dev kahramanı, gideli üç sene oldu.   

Ne zaman mezarlığa gitsem; kabrine adımlar kala dizlerim titriyor, gözlerim doluyor, bambaşka bir aleme akıp gidiyor ruhum. İçim pare pare kapanıyorum toprağına. Sen ki koskoca kadın nasıl sığdın buralara…

Hava ne güzel, serin ama güneşli. Zaman geçiyor kızım, tut yakala da bir kahve yap kendine. Otur şöyle sessizlikte sonbaharın tadını çıkar dedim de; yüzüme değdinde rüzgar nerelere sürükledin beni, bir fincan kahveden geçmişe, hayattan hatıralara, çocukluğuma…

Yazar Hakkında

Gülcen Durak

1984 yılında Edremit’te dünyaya geldi.İlköğretim-Lise dönemini memleketinde,Üniversite eğitimini Balıkesir’de tamamladı.Yirmili yaşlarında Edebiyat’a daha çok vakit ayırmaya ve yazmaya başladı. Çeşitli Edebiyat-Sanat dergileriyle yazılarını paylaşan ve bir süredir ilgilendiği Fotoğraf Sanatıyla; dernek bazında ki faaliyetlerinin beraberinde,yazılı ve sosyal çalışmalarına da halen devam etmektedir.Edebiyat’ın;ruhun sığınacağı en güzel liman,öğrenmenin ve yenilenmenin ise yaşam boyu gerekli olduğu düşüncesindedir.Çeşitli sanat dallarında ki gelişmeleri,dünya mutfaklarını,tasarım ve dekor alanında ki araştırmaları da yakından takip etmektedir.Kuzey Ege’de yaşamını sürdüren,küçük şeylerle mutlu olabilen,boş vakti olmayan,sürekli meşgul,ailesiyle birlikte gülebilen,çoğunlukla huzurlu,arada bir hüzünlü,çayı aramayan kahve seven,evli ve iki çocuk annesi tipik bir yengeç kadını…

1 Yorum

  • Sonbahar gecmisi yasanmisi arama ozleme ve galiba birazda huznu ile yanlizligini farketmesini getirmezmi insanin..

Yorum Yap