Gündem

Bir İhanet, Bir Hikâye: 15 Temmuz Gecesi

“Söyleşiye başlamadan önce size ve ailenize geçmiş olsun dileklerimizi sunuyor ve 15 Temmuz 2016 gecesi göstermiş olduğunuz sağduyudan dolayı sizi tebrik ediyoruz. Sizi biraz tanıyabilir miyiz?”

Ben Dr. Mehmet Celal Almaz. Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi mezunuyum. Özel sektörde iş yeri hekimliği yapıyorum. Şanlıurfalıyım. Dört yıldır evliyim, on dört aylık bir kızım var.

“15 Temmuz 2016 gecesi zaten dışarıda mıydınız, olayı duyunca mı dışarıya çıkma kararı aldınız?”

15 Temmuz gecesi arkadaşlarımla beraberdik. Yakubabdal tarafındaydık. Saat 23.00 civarı eşim aradı ve darbe olduğunu söyledi. Ben hemen kayın pederimin evine geldim çünkü sohbete gitmeden önce eşimi oraya bırakmıştım. Eşime o gece babasının evinde kalması gerektiğini ertesi gün gelip onu alacağımı söyledim. Eşim olaydan 7 hafta önce doğum yapmıştı ve emziriyordu.  O yüzden kendisini babasının evinde kalmaya ikna ettikten sonra heyecanla dışarı çıktım.

“Dışarıya çıkarken hangi duygular içerisindeydiniz?”

İçim içime sığmıyordu. Bir şeyler yapmalıydım. O had bilmezlere birilerinin dur demesi, bu vatanın sahipsiz olmadığını anlatması gerekiyor diye düşünüyordum. Yahya Kemal’in Akıncılar şiirini hatırladım;

Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik,

Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik!

Biz, ne bin kişilik bir kalabalıktık ne de silahımız vardı… Karşımızdaki tam teçhizatlı münafık akına karşı hakkı bağıran dilimiz ve göğsümüzdeki imandan başka bir kuvvetimiz yoktu ve sadece otuz otuz beş kişi kadardık.

Sokağa çıkma yasağını duyduğum an heyecanım daha da arttı. Âkif ’in,

Kükremiş sel gibiyim bendimi çiğner aşarım!

Hangi çılgın bana zincir vuracakmış şaşarım! Mısralarını hatırladım.

“Dışarıya çıktığınızda ilk önce nereye gittiniz? Yalnız mıydınız?

Kayınpederimin evinden ayrıldıktan sonra hemen Cumhurbaşkanlığı Külliyesinin önüne gittim.  Yolda arkadaşım Dr. Arif Doğan Habiloğlu aradı. Çıkıyoruz değil mi dedi? Ben de ben zaten çıktım ama sen çıkma dedim çünkü onun eşi yeni doğum yapmıştı ve Ankara’da ailesini bırakabileceği kimse yoktu. Onu ikna ettikten sonra Cumhurbaşkanlığı Külliyesinin önüne geldim. Kapıdaki polis arkadaşlar orada bir sorun olmadığını Genelkurmay Başkanlığının daha karışık olduğunu söylediler. Ben de Genelkurmayın önüne gitmek için yola çıktım. Jandarma Genel Komutanlığının önüne beş ZPT (zırhlı personel taşıyıcının) geldiğini gördüm. Aradığımız vatan hainlerini, asker kılıklı teröristleri bulmuştuk.  Hemen arabadan inip zırhlı personel taşıyıcıların önüne geldim. Orada, yaklaşık otuz beş kişi toplanmıştık. Tekbirler getirip salavatlar çekiyorduk, asker kışlaya diye sloganlar atıyorduk.

“Nasıl yaralandınız, o anları hatırlıyor musunuz?”

Ne olup bittiğini anlamadan kendimi yerde buldum. Kalkmaya çalıştım, fakat kalkamadım çünkü bacağım kırılmıştı. Her yandan ağlama sesleri, ağıtlar, haykırışlar yükseliyordu.  İnsanlar korku ve telaşla oradan oraya koşuşturuyordu.

O an, vademin dolduğunu ve ruhumu teslim edeceğimi düşündüm. Fakat bilincim açık olduğu için çok mutluydum. Kısacık bir sürem var ve ben son nefesimde Kelime-i Şehadet getireceğim diyordum. Telefonumu çıkarıp eşimle helalleşmeyi düşündüm, Kelime-i Şehadet getire getire telefonumu çıkardım. Sanki Kelime-i Şehadet bana güç vermişti… Biraz toparlandım, sağımda solumda neler oluyor diye kontrol ettim. Hemen birkaç metre uzağımda, başı parçalanmış beyni görünen bir şehit vardı. Olaydan sonra onun eşiyle tanıştım, mertebesi yüksek olsun adı Cuma’ymış. Onu görünce biraz daha kendime geldim. Allah’ın bize verdiği can emanetini sonuna kadar muhafaza etmem gerekiyordu. Kendi kendimi muayene ettim. Başımda ve bedenimde ölümcül olabilecek bir yaralanma yoktu.  En büyük travmanın bacağımda meydana geldiğini ve “femur” kemiğimin kırıldığını anladım. En kısa zamanda “fikse” etmem gerekiyordu çünkü damar sinir yaralanması yapabilirdi.  Sağ ön kolum çok sızlıyordu ve kanıyordu. Oraya da iki şarapnel saplanmıştı. Ortalık çok karışıktı… Her tarafta ağlamalar, çığlıklar, koşuşturmalar mahşer meydanı gibiydi… Kanamalarıma tampon yapamazsam kan kaybından “hipovolemik şok” ve müdahale edilmediği takdirde can kaybı meydana gelebilirdi.  Etrafımdakilerden yardım istedim. Adını bilmediğim üniversiteli bir gence kolumu bağlattım.  Onun da yakın arkadaşı ağır yaralıydı beni bırakmak zorunda kaldı.

 “Hastaneye nasıl gittiniz veya sizi birileri mi götürdü? Hatırladığınız kadarıyla anlatır mısınız?”

Daha sonra abi kardeş olduğumuz Tiyatro Sanatçısı Mehmet Tahir İkiler’e seslendim. Ondan, bacağıma tampon ve “fiksasyon” yapmasını istedim. Nasıl yapacağını tarif ettim. Arabam çok yakındaydı fakat oraya gidemiyordum. Cebimden arabanın anahtarını bile çıkaramıyordum. Mehmet Tahir Abi’den rica ettim. Arabanın anahtarını cebimden çıkardı ve hemen arabaya doğru koştu. Fakat daha önce o model bir araba kullanmadığı için arabayı çalıştıramadı, üzgün bir şekilde koşa koşa yanıma geldi. O kadar üzgündü ki onu ben teselli ediyordum.

Biraz daha vakit geçtikten sonra olay yerinde bulunan bir dolmuşa yaralıları koymaya başladılar. Mehmet Tahir Abi, bir kadın ve bir erkek üç kişi beni de o dolmuşa taşıdı. Alt alta, üst üste o dolmuşa bindirilip yakındaki özel bir hastaneye ulaştırıldık.

Acil servisteki ekip canla başla bize müdahale etti. Sedyelerin biri gidiyor biri geliyordu. Çok kısa bir zamanda bütün branşlardan uzman doktorlar acil servise ulaştı. Doktorların bazıları yollar kapalı olduğu için hastaneye sabaha doğru gelebildi. Hızlı bir “triyaj” ve müdahaleden sonra servise kaldırıldım. Bahsettiğim hastane Külliyeye yakın olduğu için oraya atılan F16 bombaları sanki tepemize düşüyordu. Yaralandığımı duyan doktor arkadaşım Ârif, kayınpederim ve bacanağım hemen hastaneye koştular.

“Celal Bey, tedavi sürecinizi ve olaydan sonra yaşadıklarınızı da paylaşır mısınız?”

Olaydan sonraki gün saat 12.00 civarı eşimin de asistan doktor olarak görev yaptığı Ankara Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesine sevk edildim. Orada Ortopedi Uzmanı Dr. Özgür Doğan ve hastane yönetimi benimle ve diğer gazilerle çok ilgilendiler.

Aynı gün saat 20.00 civarı Dr. Özgür Bey beni ameliyata aldı. Eşime “Meslektaşımız daha fazla acı çekmesin.” demiş… Sağ olsun. 00.30 gibi bacağımdan yapılan ameliyattan çıktım. İki gün sonra da plastik cerrahlar tarafından kolumdan ameliyat edildim. Hastanede on gün yattıktan sonra taburcu oldum. Yaklaşık dört ay sonra işe başladım. Hâlâ sağ elimin parmaklarında ve bacağımda sıkıntılarım devam ediyor. Ne olursa olsun, Vatan sağ olsun!

“Yaşananlar karşısında gösterdiğiniz tepki ve tabiri caizse ödediğiniz bedel hakkında fikirlerinizi alabilir miyiz?”

Bu melun girişim karşısında tepkisiz kalamazdım. Bu hain, alçak hareket, dış güçlerin içimizdeki münafıkları kullandığı, temeli kırk yıl önceye dayanan bir projeydi. Amaç, siyasi iktidarı devirmek değil ülkemizi, bayrağımızı, namusumuzu ve dolayısıyla mukaddes gördüğümüz bütün değerleri global emperyalistlere teslim etmekti. Allah’a çok şükür ki hesapları şaştı, muvaffak olamadılar…

“15 Temmuz gecesi yaşadıklarınızı bizimle paylaştığınız için çok teşekkür eder, size acil şifalar dileriz. Söyleşimizi tamamlarken son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?”

Takdir-i Hüda kuvvet-i bazu ile dönmez

Bir şem’a ki Mevla yaka üflemekle sönmez!

Ve nitekim silahsız insanlar tankı topu durdurdu. Nemrudun Hz. İbrahim’i atmak amacıyla yaktırdığı o büyük ateşi söndürmek için bir su damlası taşıyan karınca gibi, beni bu kutlu yola sevk eden Cenab-ı Hakk’a hadsiz hamdolsun…

Hastaneden taburcu olduktan sonra söz konusu alçak girişimin ayrıntılarını öğrenip teröristlerin ana üssü Akıncı üssü, teröristlerin sözde komutanı Akın Öztürk ve teröristleri finanse eden Akın İpek isimlerini öğrenince İstiklal Şairimiz Âkif’i rahmetle andım;

Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma sakın,

Siper et gövdeni, dursun bu hayâsızca akın.

Asırlarca Âlem-i İslam’ın bayraktarlığını yapan bu necip millet kıyamete kadar sürecek istiklal mücadelesinde bir zafer daha kazanmıştı. Ve bu istiklal mücadelesinin zerre kadar da olsa bir parçası olma nasibini bana bahşeden Cenab-ı Hakka hamdı senalar olsun…

“NOT: Söyleşiyi gerçekleştirdiğimiz ve insanın tüylerini ürperten o korkunç geceyi yaşayan kişi kız kardeşimin kocası Gazi Dr. Mehmet Celal ALMAZ’dı. Geceyi ve o gecede yaşadıklarını kendi anlatımıyla sunduğumuz bu söyleşi, yazın hayatım için zor, bir o kadar da kıymetli bir tecrübeydi. Bu vesileyle Necip Türk Milletinin bütün şehitlerini rahmet ve minnetle yad ediyor, kahraman gazilerimize acil şifalar; şehitlerimizin ve gazilerimizin ailelerine sabırlar diliyorum. Allah kimseyi vatansızlıkla sınamasın!

Yazar Hakkında

Seda Artuç Bekteş

Şanlıurfa’da doğdu. Aslen Elâzığlıdır. 1993 yılında ilkokula başladı. İlköğretimi bitirinceye kadar, ailevi nedenlerden dolayı birçok kez okul değiştirdi. 2005 yılında Şanlıurfa Anadolu Lisesi’nden mezun oldu ve aynı yıl, Gazi Üniversitesi Gazi Eğitim Fakültesi Türkçe Öğretmenliği Bölümünü kazandı. Aynı Fakültenin aynı bölümünde Yüksek Lisans eğitimini tamamladı.

Yazmak, illa ki okumak bir tutkudur ona göre. Ve kitaplar, sadece okunmak için değil aynı zamanda onlarla yaşamak içindir. Kelimelerin gizemli dünyasını çok küçük yaşta keşfetmiştir. Bu keşfi, şiirin sığ görünümlü derin sularıyla süslemiştir. Gökyüzünde bir yerlerde işitilmeyi özleyen kelimelere, mısralarla tutunmuştur…

Sessiz Sadâsız, onun ilk şiir kitabıdır. Genç yaşında çektiği sancıların ilk meyvesi, geleceğin insanlarına umut, mazinin kalplerine hasret… Şairin, Türkçenin Yabancı Dil Olarak Öğretiminde Şiir Metinlerinden Yararlanma isimli bir kaynak kitabı ve birçok ortamda yayınlanmış makale, şiir, denemesi bulunmaktadır.

Yorum Yap