Edebiyat Kritik

Bir Kitap, Bir Yazar, Bir Ölüm

Hiçbir şey insan ruhu üzerinde hiçlik kadar ağır bir baskı uygulayamaz. 

“Özgür iradem ve açık bir bilinçle bu yaşamdan ayrılırken, son bir sorumluluk yerine getirilmeyi bekliyor: Bana ve işimi yapmama huzurlu bir ortam sunan harika ülke Brezilya’ya içten teşekkürlerimi sunmak. Her yeni günle bu ülkeyi daha çok sevmeyi öğrendim, ruhsal ana vatanım Avrupa kendi kendini yok ettikten ve ana dilimin dünyası yok olduktan sonra, dünyanın hiçbir yerinde hayatımı bu kadar severek yeniden kuramazdım. Ama altmışıncı yaştan sonra tam anlamıyla yeniden başlamak çok özel bir güç gerektiriyor. Ve benim gücüm yıllar süren vatansız yolculuklardan sonra iyice tükendi. Bu nedenle hayatımı doğru zamanda ve doğru bir şekilde sonlandırmamın iyi olacağına inanıyorum. Ki hayatım boyunca tinsel uğraşım en büyük haz kaynağım ve kişisel özgürlüğüm en yüce değerim oldu. Bütün dostlarımı selamlarım! Hepsine uzun geceden sonra gelen tanın kızıllığını görmek nasip olsun! Ben, her zamanki sabırsızlığımla önden gidiyorum.”[1]

Bu satırlar 22 Şubat 1942’de Petropolis’te karısı Lotte ile birlikte intihar etmeden önce yazar Stefan Zweig (1881-1942) tarafından yazılan mektuba ait. Avusturyalı yazar Zweig ülkesindeki Nazi zulmünden kaçarak önce İngiltere’ye, sonra Amerika’ya ve en son Brezilya’ya gider. İntihar ettiği 1942 yılına kadar bu ülkede yaşar.

İntihar etmeden önceki gün son eseri Satranç’ı[2] Amerika’daki yayıncısına yollamıştır. Satranç Zweig’in yalnızca son eseri değil aynı zamanda en güzel eserlerinden biridir. Satranç, iki dünya savaşına tanık olmuş Zweig’in psikolojik derinliği oldukça güçlü bir öyküsüdür.

Öykünün tamamı bir gemide geçiyor

New York’tan Buenos’a giden bir yolcu gemisinde geçer öykünün tamamı. Yazar gemiye binmeden evvel bir arkadaşıyla konuşurken yolculardan birinin dünyaca ünlü bir satranç şampiyonu olduğunu öğrenir. Genç yaşta şampiyon olan bu kişi Mirko Czentovic adlı Slav asıllı bir köylüdür. Anlama güçlüğü olan, doğru dürüst konuşmaktan bile aciz Mirko’nun hayattaki tek başarısı çok iyi satranç oynayabilmesidir. Bu gençle tanışmanın yollarını arayan anlatıcı gemide satranç oynayarak Mirko’nun dikkatini çekmeye çalışır. Mc Connor adındaki zengin bir iş adamının para teklifiyle belli şartlar altında Mirko oyun oynamaya ikna edilir.

On dakikalık hamle süresi olacak şekilde anlaştıkları oyun için Mirko istedikleri kadar oyuncuyu oyuna dâhil edebileceklerini söyler. Bu durum sonucu değiştirmez. Mirko o kadar kibirli ve küstahtır ki karşılarına oturmaya bile tenezzül etmez. Gelir, hamlesini yapıp hiç konuşmadan dolaşmaya çıkar. Karşı taraf hamlesini yaptığında zil çalarak ona haber verirler.

Sonucu belli olan bu oyunların seyri ilginç bir tesadüf eseri değişir. Tam hamle yapacakları sırada oradan geçmekte olan Dr. B. “Tanrı aşkına! Sakın yapmayın.” (s.23) diye onları uyarır. O andan sonra oyunun rengi değişir. Dünya şampiyonu karşısında oyunu beraberlikle bitirirler.

Bu noktadan sonra öykü içinde öyküye girilir. Anlatıcı ile Dr. B.’nin sohbetleri sonucunda Dr. B.’nin geçmişine gideriz. Dr. B. Naziler tarafından tutuklanıp uzun bir müddet sorgulanmış biridir. Gestaponun kontrolündeki bir otel odasında kimseyle görüştürülmeden aylarca kapalı kalır. Bakacak, okuyacak, yazacak hiçbir şey yok. Küçük bir oda. Bir masa, bir dolap, bir yatak ve penceresiz duvarlar. Aylarca bu odada kapalı olarak yaşamak zorunda kalır. Sadece uzun bekletilmelerin ardından gelen sorgulamalar için odadan çıkarılır. Aylarca hiçliğe ve yalnızlığa maruz kalır. Gestapo subaylarının uyguladığı özel bir işkence sistemidir bu.

“Bir otelde kendine ait bir oda – aslında kulağa çok insanca geliyor, öyle değil mi? Ama inanın ki, bizim gibi seçkinleri yirmişerli gruplar halinde buz gibi barakalara tıkacakları yerde epey iyi ısıtılmış, tek kişilik otel odalarına yerleştirmekle, bizler için yalnızca insani olmakla ilintisiz, fakat çok daha ustaca bir yöntem geliştirmiş oldular. Zira bizden zorla malzeme elde etmek için kullanılacak baskının kaba saba dayaklardan veya bedensel işkenceden çok daha ince ve etkili bir üslupla işlenmesi öngörülmüştü: Bunun adı, düşünülebilecek en ustaca izolasyonu sağlamaktı. Bize hiçbir şey yapmadılar –sadece bizi en mutlak anlamdaki hiçliğin içerisine yerleştirdiler, çünkü bilindiği gibi dünyada hiçbir şey insan ruhu üzerinde hiçlik kadar ağır bir baskı uygulayamaz.” (s.37)

Bu otel odasında bitmek bilmeyen sorgulamalara dayanmaya çalışan ve hiçliğin ve yalnızlığın kıskacında eriyip gitmekte olan Dr. B.’nin hayatı bir gün tümüyle değişir. Sorgu odasında beklerken çok büyük bir riske girerek bir paltonun cebinden çaldığı kitap onun karanlık dünyasına ışık saçacaktır. Odasına götürüp kitaba bakmadan önce uzun bir süre hayaller kurar. Ona sahip olmanın verdiği hazzı iliklerine kadar hissetmek ister.

“Sonunda yalnızdım ve artık asla yalnız olmayacaktım.” (s.47)

Bu bir satranç kitabıdır. Satranç oyununa ait yüz elli şampiyonluk oyununu bir araya getiren bir seçkidir. Kareli yatak örtüsünü satranç tahtası yapan Dr. B. yediği yemek kırıntılarından da siyah ve beyaz oyun taşları oluşturur. Bu tuhaf oyun tahtasında kitaptaki hamleleri sırayla tekrar tekrar oynar. Bir süre sonra karelere ve taşlara ihtiyaç duymaz olur. Artık taşlar da oyun tahtası da zihnindedir. Zihninde bu hamleleri sayısız defa gerçekleştirdikten sonra bundan bıkan Dr. B. imkânsız olanı yapmaya başlar. Kendi kendisiyle oynamak!

“… insanın kendi kendisine karşı oynamak istemesinin mantıken bir saçmalık olduğu, en yüzeysel düşünceyle dahi anlaşılabilecek bir şeydir. Çünkü aslında satrancın çekici yanı, stratejisinin birbirinden farklı iki beyinde ayrı ayrı gelişmesidir, bu tinsel savaşta siyahın beyazın manevralarını bilmemesi, bu yüzden de sürekli anlamaya ve önlemeye çalışmasıdır; öte yandan beyaz da siyahın gizli amaçlarını aşmak ve engellemek çabasındadır. Şimdi siyah ile beyaz tek ve aynı kişilikte birleştiklerinde, ortaya tek ve aynı beynin eşzamanlı olarak bir şeyi bilmesinin ve ama bilmemesinin gerekmesi, beyaz olarak hareket ettiğinde daha bir dakika önce siyah tarafken istemiş ve amaçlamış olduğunu bir komutla bütünüyle unutmayı başarabilmesi gibi saçma bir durum çıkar. Bu tür bir çifte düşünme eylemi, bilincin mutlak anlamda bölünmesini, beynin işlevinin sanki mekanik bir aygıtmışçasına istendiği zaman açılıp kapatılabilmesini koşul kılar; demek ki satrançta insanın kendi kendisine karşı oynamak istemesi, kendi gölgesinin üzerinden atlamak istemesi gibi anlamsız bir zıtlık durumudur.” (s.53)

“Kendi gölgesinin üzerinden atlamak” kadar imkânsız bir işi yapmaya çalışan Dr. B.’nin zihni en sonunda bu duruma dayanamaz. Gözlerini açtığında bir hastanededir. Kendisine satranç zehirlenmesi teşhisi koyan Dr. B. hastanedeki doktorun yardımıyla tekrar sorguya dönmekten kurtulur. Naziler peşini bırakır. 25 yıl boyunca satranç oynamayan Dr. B. gemideki oyunu gördüğünde kendisine hâkim olamayarak müdahale eder.

Dr. B. ve Mirko’nun berabere biten oyununun ardından Mirko’nun teklifi üzerine bir oyun daha oynanır. Oyun sırasında kaybedeceğini anlayan Mirko tahtadaki taşları devirip pes eder. Üçüncü bir maç teklifi üzerine yeniden masa başına geçerler. Aşırı sakin ve yavaş oynayan Mirko’nun aksine Dr. B.’nin zihni oteldeki günlerine dönmeye başlar. Çünkü artık oyun Dr. B.’nin zihnindedir. Somut taşlarla oynamaya alışık olmayan Dr. B. oyunu zihninde oynamaya başlar. Dokuz on basamak sonraki hamleyi hesaplayan Dr. B.’nin zihni acele etmektedir. Bunun farkına varan Mirko inadına daha yavaş oynamaya başlar. Süre uzadıkça daha da kötüye giden Dr. B.’nin zihni nerdeyse eski günlerine dönmek üzeredir. Masadaki oyundan kopup zihnindeki oyuna göre hamle yapan Dr. B. oyunu kaybeder. Geçmişini anlattığı arkadaşının uyarısını dikkate alan Dr. B. tekrar bir oyun oynamaz. Zira oynarsa eski günlerine kalıcı olarak dönmesi an meselesidir.

Zweig’in başarısı sadece edebi bir yetenek değil

Bu eserin en çarpıcı yönlerinden birisi savaşın insanları nasıl bir ruh haline sokabileceğini anlatmış olmasıdır. Zweig, 18. yy. sonu 19. yy. başlarında psikoloji bilimindeki kayda değer ilerlemelere tümüyle vakıf bir yazardır. Kendi kendisiyle satranç oynamaya çalışan bir insanın psikolojik durumunu bu kadar güzel anlatması herhalde yalnızca edebi bir yetenek olarak nitelendirilemez. Bir yazar olarak en verimli dönemi iki dünya savaşı arasında geçen Zweig’in , -Camus gibi- eserlerinde savaşın derin etkilerini görmek mümkündür. Nazilerin iktidara gelmesiyle kitapları yakılan yazarlardan biri de Zweig’dir. Çok büyük bir hızla neredeyse tüm Avrupa’yı ele geçiren Hitler iktidarı Zweig’i insanlık adına karamsarlığa ve ümitsizliğe sürükler. Hitler’in dünyasının kalıcı olacağına dair inancı onu intihara sürüklemiştir.

Sembolik bir anlatımla satranç oyunu üzerinden savaş ve insanlık ilişkisini ele alan yazarın tasvirleri de bir hayli kuvvetlidir. Herhalde şu satırlar bugüne kadar yapılmış en güzel satranç tanımı olsa gerek:

“… satranç, insanoğlunun icat ettiği öteki bütün oyunlar arasında kendini bağımsızca rastlantının her türlü tiranlığının dışında tutan ve zafer taçlarını yalnızca tine ya da daha doğru bir deyişle, tinsel yeteneğin belli bir türüne sunan tek oyundu. Fakat insan daha satrancı bir oyun diye adlandırmakla, kendini hakaret etmek anlamı taşıyan bir küçümsemenin vebali altına sokmuş olmuyor muydu? Aslında satranç da bir bilimdi, bir sanattı, Hz. Muhammed’in  gökyüzü ile yeryüzü arasındaki boşlukta bulunan tabutu gibi, bu kategoriler arasında boşlukta dolanmaktaydı, karşıtlıklardan oluşma bütün çiftlerin bir defaya özgü birleşmesiydi; sonsuz eski ama buna rağmen sonrasız yeniydi, kuruluşu bağlamında mekanikti, ama yalnızca imgelem gücü aracılığıyla etkinlik kazanabiliyordu, geometrik açıdan kaskatı bir uzamla sınırlıydı ve bu arada kombinasyonları bağlamında sınırsızdı, kendini sürekli geliştiriyordu, ama durağandı, hiçbir yere götürmeyen bir düşünme eylemiydi, hiçbir şey hesaplamayan bir matematikti, eserleri bulunmayan bir sanattı, özden yoksun bir mimariydi, fakat öte yandan, kanıtlanmış olduğu üzere, varlığı ve oluşu açısından bütün kitaplardan ve eserlerden daha kalıcıydı, bütün halklara ve zamanlara ait bulunan, can sıkıntısını öldürmek, duyuları bilemek, ruhu gergin tutmak için dünyaya hangi tanrının getirdiği kimsece bilinmeyen tek oyundu.” (s.12)

Sürekli zihninde soyut olarak satranç oynamış Dr. B’nin gemide somut olarak satranç tahtasını gördüğü andaki hissettikleri şöyle anlatılıyor:

“… satranç tahtasının üstünde bu figürleri oraya buraya götürüşümün düşünce düzeyimdeki düşsel oyunla temelde aynı olması karşısında duyduğum şaşkınlık, belki kâğıt üzerinde en karmaşık yöntemleri kullanarak yeni bir gezegenin varlığı sonucunu çıkaran ve daha sonra o gezegeni gökyüzünde beyaz, parlak ve somut bir yıldız olarak gören bir astronomun şaşkınlığıyla aynıydı.” (s.64)

Kitabın çevirmeni Ahmet Cemal’in kitabın sonundaki değerlendirmesinde bahsettiği “entelektüel ölüm” ifadesi ise kitabın bir başka dikkat çekici noktası. Avusturyalı yazar Jean Amery’nin kullandığı bu ifade Hitler iktidarının toplama kamplarının haricinde aydınlar için kullandığı bir başka zalimce yöntemi işaret eder. Zweig’e göre bu belki de toplama kamplarındaki insanların yaşadıklarından bile daha ağır bir zulümdür. Buradan hareketle yalnızlığın insanlar için kullanılabilecek en etkili silahlardan biri olduğunu söyleyebiliriz. Yalnızlık, hiçlik ve belirsizlikle birleştiğinde artık insanın buna tahammül edebilmesi çok ama çok zordur.

Kitaptaki Mirko karakterinin düşünceye ve kültüre düşman bir zihniyeti temsil ettiğini söylemek çok abartılı olmayacaktır. Şu satırların da Mirko’dan hareketle Hitler ve benzeri insan zihniyetlerini sembolize ettiği söylenebilir.

“… bu dünyada bir zamanlar bir Rembrandt’ın, bir Beethoven’in, bir Dante’nin, bir Napolyon’un yaşadığı hakkında en ufak bir bilgisi bulunmayan birinin kendini büyük bir insan sayması son derece kolay değil midir? Bu gencin dünyaya kapalı beyninde bildiği tek şey, aylardan beri hiçbir satranç oyununu kaybetmemiş olduğu ve dünyamızda satrancın ve paranın dışında daha başka değerlerin de bulunduğunu bilmediğinden, kendine hayranlık duymak için her türlü nedeni vardı.(s.10)

“Stefan Zweig, eşi Lotte ile birlikte 1942 yılında intihar etmiştir. Peki, ama ününün doruğunda, sevdiği kadın yanında, savaşlardan oldukça uzakta, doğayla iç içe bir ortamda, devlet başkanı gibi saygı gördüğü Brezilya’da yaşayan Zweig’in intihar nedeni ne olabilir?” [3]

Onu intihara sürükleyen savaş ve savaşın insanlığı getirdiği noktadır. Bazı insanlar bu tür toplumsal yıkımların etkilerini çok daha derinden çok daha yoğun hissederler. Bana göre, Zweig de onlardan biridir.

Dr. B., Mirko ile ikinci maçını kazanır. Bu bir bakıma insanlığın savaşa ve zulme karşı zaferidir. Ancak bir sonraki maçı kazanamaz. Çünkü insanlık bir zafer elde etse de bu savaşın sonunda çok ciddi yaralar almıştır. Bu yaralar öyle kolay kolay iyileşecek yaralar değildir. Peki, siz ne dersiniz. Zweig insanlıktan ümidini kesmekte haklı mıydı?

 

[1] http://dusunbil.com/zweigin-intihar-mektubu-internette/

[2] Stefan Zweig, Satranç, İş Bankası Yayınları, İstanbul, 2017

[3] Medeni Yılmaz, Stefan Zweig: Ölüme Boyun Eğiyorum, Arka Kapak, Sayı 18, s.22

Yazar Hakkında

Ahmet Özaysın

Yorum Yap