Kritik Sinema

Bir Tüketim Toplumu Eleştirisi: Dövüş Kulübü

Uykusuzken hiçbir şey gerçek görünmüyor. Sanki her şey uzakta. Her şey suretin suretinin sureti…

Dolgun bir maaşla, güzel bir evde, lüks mobilyalar ve pahalı elbiseler içinde yaşayan yalnız bir adam. Büyük bir sigorta şirketinde çalışan bu adamın, monoton bir şekilde işine gidip gelmek dışında tek yaptığı şey alışveriştir. Her gün ihtiyacı olmayan şeyleri satın alan mutsuz bir modern köledir o.

Adamımızın bir ismi yoktur. İsminin olmaması bilinçli bir tercihtir. Tüketim toplumunun herhangi bir bireyini temsil ettiği için filmde de filmin uyarlandığı kitapta da kendisinden (narrator) anlatıcı olarak bahsedilir. 1996 yılında Amerikalı yazar Chuck Palahniuk tarafından yayımlanan kitap 1999 yılında Fight Club (Dövüş Kulübü) adıyla sinemaya uyarlanır. Aslında kitap yazarın arkadaşlarıyla birlikte katıldığı bir edebiyat grubunda Project Mayhem (Kargaşa Projesi) adıyla yazdığı bir kısa öyküdür. Hikâye üç ay kadar kısa bir sürede Dövüş Kulübü’ne dönüşür. Dövüş Kulübü ise beyaz perdede görünmesinden çok kısa bir süre sonra adından çok söz edilen kült bir film olur.

Kitap, yeraltı edebiyatının en önde gelen örneklerinden biri olarak gösteriliyor. Edebiyatın farklı kategorilere ayırılması benim çok sevdiğim bir şey değil aslında. Yeraltı edebiyatı, fantastik edebiyat, gotik edebiyat vs. Benim için önemli olan kaliteli edebiyat olması. Bugüne kadar yeraltı edebiyatı için net bir tanım yapılmış değil. Lakin genellikle olumsuz çağrışımlarla birlikte anıldığına şahit oldum.

“Yeraltı edebiyatı, sınırları tam çizilebilmiş bir alan değildir. Bu sahada yapılan çalışmalar da oldukça sınırlıdır. Sistemle barışık olmayan bir yönü vardır, aynı zamanda mevcut değerlere karşı çıkar. Toplumun sahip olduğu değerler bir anlam ifade etmez.[1]

Toplumun değerlerine karşı olmak ya da onları önemsememek ilk bakışta çok rahatsız edici geliyor kulağa. Fakat bu değerlerin ne olduğunun, neyi temsil ettiklerinin de çok önemli olduğu göz ardı edilemez. “İnsan cemiyetle tam bir uyum halinde olduğu zaman tarihi yoktur; doğar, yaşar, ölür.” diyor C. Meriç. Tarihi yoksa ondan geriye kalan bir iz de yoktur. Şöyle bir geçmişe bakıp düşündüğümüzde tarihte iz bırakan büyük insanların çoğunun toplumun genel normlarının çok uzağında, aykırı, yaratıcı, yeniliklere açık ve sıra dışı kişilikler olduğunu görebiliriz. Bu özellikler de aslında dâhi dediğimiz kişilerde çok belirgindir.

Dövüş Kulübü filminde hayatından bir kesit anlatılan adam da (Edward Norton) böyle dâhi bir kişilik. Bu adama hayalî bir film karakteri olarak anti-kahraman desek daha doğru bir tanım olur sanırım. Anlatıcımız mutsuz, yalnız ve son derece monoton bir hayat süren biridir. O, tüketim toplumunun robotlaştırdığı beyaz yakalı bir köledir. Altı aydır uyuyamamaktadır. Doktorundan bu uykusuzluk sorunu için ilaç ister. Doktor ona hayır, senin doğal ve sağlıklı uykuya ihtiyacın var dediğinde, doktora çok acı çektiğini söyler. Doktor ise “Acı mı görmek istiyorsun? Salı geceleri, metodist kilisesine git. Testis kanseri olan adamları gör. Acı odur.” diye cevap verir. O günden sonra testis kanserinden tüberküloza kadar ne kadar terapi grubu varsa hepsine katılmaya başlar.

Terapi grubu denilen şey Hollywood filmlerinde sıkça gördüğümüz bir tür grupla iyileşme, rahatlama gibi bir işlevi olan uygulamadır. Hani sırayla ayağa kalkıp “Merhaba, ben Tom ve ben bir bağımlıyım.” tarzında klişeleşmiş görüntüden bahsediyorum. Burada sözü edilen ise bağımlılık gruplarından ziyade son derece ölümcül hastalıklara yakalanmış ve hayatı mahvolmuş kişilerin bir arada olup konuştukları, birbirlerine sarılıp ağlayarak teselli aradıkları bir ortam. Anlatıcımız bu gruplara katılır. Ölümcül bir hastalığı olmadığı halde onlardan biri gibi davranır. Bu sarılma seanslarında aradığı huzuru bulur. Bir süre sonra uykusuzluk sorunu kalmaz ve adeta bebek gibi uyumaya başlar. Bu terapi grupları ona iyi geldiği için düzenli olarak devam eder.

Ta ki oraya gelen insanlardan biri olan Marla Singer (Helena Bonham Carter) denen kadınla tanışana kadar. Marla’yı tanıdıktan sonra tekrar uykusuzluk sorunu baş gösterir. Bu durum ona karşı nefret duymasına sebep olur. Marla’dan nefret etse de aslında ikisinin çok fazla ortak noktaları vardır. En önemlisi ikisi de bu gruplarda rol yapmaktadırlar. Marla’nın uyuşturucu sorunu olsa da ölümcül bir durumu yoktur. Marla her an ölebileceği düşüncesiyle yaşayan takıntılı bir kişiliktir. Anlatıcımızla tanıştıktan bir süre sonra sırf ilgi çekmek için intihar girişiminde bulunur. Uyku hapları içtikten sonra onu arayarak birazdan öleceğini söyler. Anlatıcımız onunla karşılaştıktan sonra büyü bozulur. Çünkü Marla’yı aynada kendisinin bir tür yansıması olarak görür. Marla karakteri filmde anlatıcımızın hayatında bir dönüm noktası olduğu için kritik bir rol üstlenir.

Anlatıcımız iş için yaptığı sayısız uçak yolculuklarından birinde Tyler Durden’la (Brad Pitt) tanışır. Tyler ev ortamında bomba yapabilen, sabun yapıp satarak geçinen, ek iş olarak da garsonluk ve film makinistliği yapan karizmatik bir adamdır.

Seyahatinden sonra evine dönen anlatıcımız apartman dairesinin havaya uçtuğunu öğrenir. Her şey yanmış ve nerdeyse sağlam hiçbir şey kalmamıştır. Patlamanın etkisiyle sokağa saçılan eşyalarına bakarken parçalanmış buzdolabından dökülen şişeleri görür ve şöyle der: “Ne utanç verici. Bir araba dolusu sos var ama hiç yemek yok.” Bu tablo anlatıcımızın hayatını özetler niteliktedir. Onca sosa rağmen hiç yemek olmaması onun renkli ve zengin görünen ama içi tümüyle boş hayatını temsil eder. Tıpkı tüketim toplumunun her ferdinde olduğu gibi.

Sahip oldukların sonunda sana sahip olur

Sonra telefon kulübesinden Tyler’ı arar ve buluşurlar. Birlikte bir barda oturup uzun uzun sohbet ederler. Tyler’ın bu sohbetteki bir cümlesi filmin genel felsefesini özetler niteliktedir. “Sahip oldukların sonunda sana sahip olur.” Bar çıkışı Tyler kendisine bir yumruk atmasını ister. Anlatıcımız buna karşı çıksa da yoğun ısrar sonucu bir yumruk atar. Sonra yumruğuna karşılık gelir. Bu bir dövüşe dönüşür. Bu dövüşü izleyen insanlar da vardır. Dövüşten sonra ikili inanılmaz bir rahatlama hissederler. Adeta hafiflemişlerdir. Bunu tekrar yapmaya karar verirler.

O gece anlatıcımız Tyler’ın şehrin dışında bulunan, etrafında birkaç fabrikadan başka bir şey bulunmayan ıssız bir bölgedeki evinde kalırlar. Üç katlı bu ev tam anlamıyla bir harabedir. Her yeri kir ve pas içindedir. Çoğu zaman elektrik bile yoktur. Yağmur yağınca evin her yeri suyla dolar. Anlatıcımızın lüks mobilyalarla dolu modern ve korunaklı evinin aksine burası tam bir çöplüktür. Anlatıcımız artık hep bu evde kalmaya başlar. İşine de buradan gidip gelir. Bir süre sonra artık işe de gitmemeye başlar. Bu ikili o günden itibaren çok sıkı dost olurlar.

İkilinin dövüş seanslarına ilgi arttıkça bu işi barların depolarında yapmaya başlarlar. Her geçen gün bu dövüşerek arınma ritüeline katılanlar artar. O kadar ki artık bu bir kulüp haline gelir. Bir yeraltı kulübü. Bir yeraltı dövüş kulübü. Tyler tarafından konulan kuralları bile vardır:

1.Dövüş kulübünden söz etmeyin.

2.Dövüş kulübünden kimseye söz etmeyin.

3.Biri “pes” derse sakatlanırsa veya bayılırsa dövüş sona erer.

4.Aynı anda yalnızca iki kişi dövüşür.

5.Dövüşler teker teker yapılır.

6.Tişört ve ayakkabılar çıkarılır.

7.Dövüş olması gerektiği kadar sürer.

8.Dövüş Kulübündeki ilk geceniz ise dövüşmek zorundasınız.

“Dövüş kulübünden kimseye söz etmeyin.” esasında ironik bir kuraldır. Bu dövüş kulübünün varlığını devam ettirebilmesi gizlilik gerektirir. Yeraltında kalmalıdır. Öte yandan kulübün büyüyebilmesi için yeni kişilerin katılmasına gerek vardır. Burada yasakları delmenin cazibesinden faydalanılarak katılımın artması sağlanır. Dövüş kulübü yeraltında kalmalı ve ondan kimseye söz edilmemelidir. Ancak dövüş kulübüne gizliden gizliye yeni insanlar katılmaya devam eder.

Hayatında bir şeylerden memnun olmayan, aykırı olmak isteyen ne kadar erkek varsa buraya toplanır. Orada herkes olmak istediği kişiye dönüşür ve günlük hayatlarındakinden çok farklı bir kimliğe bürünürler. Bir arada olmaları kendilerini güçlü ve güvende hissetmelerini sağlar.

Tüketim toplumunda bireyler yedikleri, içtikleri gıda, giydikleri kıyafet ve satın aldıkları her türlü ürün ve hizmet ile kendilerini ifade ederler. Bu ürünler ve hizmetler tüketim toplumunda araç değil amaçtırlar. Yani varoluşun amacını temsil ederler. Bu hızlı ve bilinçsiz tüketim zamanla bireyi tüketmeye başlar. Tyler ise onlara kimliklerini tüketerek inşa edemeyeceklerini söyler. Onları başkaldırmaya davet eder.

Sizler özel değilsiniz, sizler güzel ya da eşi benzeri olmayan kar tanesi de değilsiniz, sizler işiniz değilsiniz, sizler paranız kadar değilsiniz, bindiğiniz araba değilsiniz, kredi kartlarınızın limiti değilsiniz, sizler iç çamaşırı değilsiniz, sizler her şey gibi çürüyen birer organik maddesiniz… bizler bu dünyanın şarkı söyleyip dans eden yeri geldiğinde dalga geçen yeri geldiğinde gülüp geçen pislikleriyiz.

Tyler Dövüş kulübündeki insanlara özgürlüğü vadeder. Özgür olmanın ilk kuralı da tüm umutları kaybetmektir. Dibe vurmadıkları sürece gerçek kimliklerini bulamayacaklarını söyler onlara. “Biz tarihin ortanca çocuklarıyız. Bizi bir gün milyoner olacağımıza, film yıldızı, rock yıldızı olacağımıza inandıran televizyon programlarıyla büyüdük ama bunların hiçbirini olamayacağız. Ve bu gerçek kafamıza ancak dank ediyor.” [2]

Dövüş kulübü giderek çığ gibi büyür. Ülkenin her yerine yayılmış bir yığın dövüş kulübü olmuştur artık. Her eyalette barların altında faaliyet gösteren binlerce dövüş kulübü vardır. Tyler’ın evi zamanla kulübün en özel adamlarının toplandığı bir kampa dönüşür. Tyler burada kulüp üyeleriyle yapacakları eylemlerin planlarını yapar. Onları eğitir ve onlara görevler verir. Yaptıkları eylemler başlarda masum ve basit eylemler olsa da gün geçtikçe işler tehlikeli bir hal alır. Tyler adamlarıyla evde bombalar yaparak daha büyük eylemler yapmaya başlar. Bu eylemlerin birinde bir arkadaşları polis tarafından vurularak öldürülür.

O günden sonra işlerin çok tehlikeli bir hal aldığına farkına varan anlatıcımız itiraz etmeye başlar. Bunun doğru olmadığını ve bir insanın öldüğünü daha da fazla kişinin ölebileceğini söyler. Kimse onu dinlemez. Tyler’la tartışır. Tyler olması gerekenin bu olduğunu söyler. Bir gün hiç haber vermeksizin Tyler ortadan kaybolur. Anlatıcımız düzenli ve son derece tehlikeli bir ordu haline gelen kulüpteki insanları uyarmaya ve bu eylemleri durdurmaya çalışır. Çünkü bu oluşum artık ülkede resmen terör estirmeye başlamıştır.

Kıyamet Projesi en ince detayına kadar planlanmıştır. İşler son derece muazzam bir hızla ilerlemektedir. Amaç ülkenin en önemli finans kuruluşlarının olduğu yedi tane gökdeleni bombayla havaya uçurup yerle bir etmektir. Böylece tüm borç kayıtları ve kredi kartları silinecektir. Ardından başlayacak olan kaos ortamı Kıyamet Projesi’nin ilk adımıdır.

Anlatıcımız uçakla ülkenin her yerini dolaşmaya başlar. Amacı Tyler’ı bulup bu işe bir son vermektir. Dolaştığı her şehirde girip çıkmadığı bar kalmaz. Hangi bara girerse girsin inanılmaz bir saygı ve hayranlıkla karşılanır. Gittiği her barda kime Tyler’ı sorsa tuhaf bakışlarla karşılaşır. “Efendim bu bir test mi?” diye cevap verirler. O ise test olmadığını ve Tyler’ın nerede olduğunu hemen söylemelerini ister. Onların verdiği cevap ise şudur: “Kıyamet Projesi birinci kural, ondan söz etmek yasaktır; ikinci kural, soru sormak yasaktır.”

Anlatıcımız son çare olarak polise gider. Her şeyi anlatır ve beni tutuklayın der. Onu sorguya aldıklarında oraya iki yeni dedektif gelir ve sorguyu devralırlar. Dedektifler: “Bu yaptığınıza hayranım, gerçekten çok cesursunuz. Siz bir dâhisiniz efendim. Kıyamet Projesine karışan biri olursa siz bile olsanız yok edilmelisiniz.” dediklerinde işin çok daha vahim bir hale geldiğini anlar. Bir şekilde oradan kaçar. Amacı bombaları tek başına durdurmaktır.

Anlatıcımız gerçeğin soğuk yüzünün farkına yeni yeni varmaya başlamıştır. Tyler diye biri yoktur. Tyler kendisidir. Tyler olmak isteyip olamadığı ne kadar özellik varsa bünyesinde barındırdığı kişidir. Tyler onun bilinçaltıdır. Tyler onun parçalanmış benliğinin öteki yarısıdır. Bir türlü uyum sağlayamadığı toplumla mücadele etmek için bilinçaltının inşa ettiği kimliktir. Filmin ilk sahnesinde kameranın anlatıcımızın beyninde gezinerek başlaması, her şeyin zihninde olup bittiğinin bir göstergesidir.

Marla’dan sonra tekrar uyuyamamaya başlayan anlatıcımızın durumu çok daha kötü hale gelmiştir. Çünkü artık hiç uyuyamaz olmuştur. Gündüzleri kendisiyken geceleri olmak istediği kişi olmuştur. Yaşadığı bunalım ve mutsuzluğa dayanamayan anlatıcımız çıldırma noktasına gelir. Bu durumun sonunda ya delirecektir ya da içindeki dâhiyi açığa çıkaracaktır. Bunun sonucunda Tyler kimliği ortaya çıkar. Tyler kısa sürede dövüş kulüpleri sayesinde ülkede çok önemli örgütlü bir güç haline gelir.

Artık anlatıcımız çılgınca ve çaresizce gökdelenlerdeki bombaları durdurmaya gider. Orada bilinçaltındaki kimliği iyice açığa çıkar ve kendi kendisiyle mücadele eder. Kendisiyle tartışır ve dövüşür. O binadaki bombayı bir şekilde etkisiz hale getirse de diğer altı bina için artık zaman kalmamıştır. Çaresizce gökdelenin en üst katına çıkar ve orada kaçınılmaz sonu bekler. Adamları zorla Marla’yı yanına getirmişlerdir. Onların dışarı çıkmalarını emreder. Marla neler oluyor Tyler dediğinde her şeyin yoluna gireceğini ve düzeleceğini söyler. Çünkü çok geç de olsa Marla’ya âşık olduğunu anlamıştır. Sonra Marla’nın elini tutup, gökdelenin en üst katında diğer binaların patlayışını birlikte izlerken, benim filmdeki en sevdiğim repliği söyler: “Beni çok garip bir dönemimde tanıdın.” Ve muhteşem bir müzik eşliğinde film biter.

Dövüş Kulübü konusundan çekim tekniklerine kadar tam anlamıyla sıra dışı bir filmdir. Hollywood filmlerinde genelde karakterin hayatı her şeyiyle bir uyum içindedir. Sonra bir sorun yaşar. Sonra o sorunu halleder ve her şey düzelir. Yani düzen-kaos-tekrar düzen döngüsü hâkimdir. Bu klişenin dışında bir filmdir Dövüş Kulübü. Film baştan sona geçiş ve atlamalarla doludur. Seyirciyi sürekli şaşırtır. Filmin büyük bir bölümünde izleyicide kafa karışıklığı yaratır. Film zihnen tembel değil bir hayli aktif bir izleyici kitlesine hitap eder.

Filmde hep loş ve karanlık bir hava vardır. Siyah ve gri renkler daha hâkimdir. Bu kahramanımızın ruh halini çok iyi yansıtır. Filmde zaman zaman kahraman seyirciye yönelir seyirciyle konuşur. Hollywood filmlerinde temel mantık seyirciyi filmin içine çekmektir. Yani seyirci bir film izlediğini unutmalı, filmin içine girmeli ve izlediğinden zevk almalıdır. Bu filmde yönetmen bilinçli olarak tam tersi bir yöntem izlemiş ve bu izlediklerimizin bir film olduğunu sık sık seyircinin gözüne sokmuş. İşin ilginç kısmı buna rağmen ben bir izleyici olarak büyük keyif aldığımı söyleyebilirim. Yönetmenin bu tercihinin birinci sebebi bana göre izleyiciyi film boyunca aktif tutup düşünmeye sorgulamaya sevk etmek. İkinci sebebi ise filmin uyarlandığı kitabın ruhuna sadık kalmak olsa gerek. Çünkü kitap gerçekten çok sıra dışı ve farklı şeyler söyleyen bir içeriğe sahip. Aynı zamanda kitapta rahatsız edici ve kışkırtıcı da bir anlatım hâkim diyebilirim. Bu sanırım en başta dile getirdiğim yeraltı edebiyatı tabirinin yapısıyla ilgili bir durum.

Bir David Fincher filmi

Se7en (1995)  ve The Game (1997) gibi çok güzel filmlerin yönetmeni olan David Fincher Fight Club’da bana göre kariyerinin en iyi performansını sergilemiştir. Brad Pitt ve Edward Norton gibi iki başarılı oyuncuyla çalışması da tabi ki çok büyük bir avantaj. Her iki oyuncu da filmde rolü yaşayarak oynamışlar. Sanıyorum her iki oyuncunun da kariyerlerindeki en önemli oyunculuklardan biri bu filmde olmuştur.

Filmin özel kılan en önemli sebeplerinden biri tüketim toplumunun çok iyi etüt edilmiş olması. Tüketim kültürünün bireyleri nasıl bir yok oluşa sürüklediği çarpıcı bir şekilde ele alınmış. Jean Baudrillard’ın dediği gibi “İnsanlar artık ihtiyaç duyduğu için tüketmiyor, tüketmeye ihtiyaç duyuyor.” İşte film bu tüketme ihtiyacı bağımlılığının toplumu sürüklediği noktayı gözler önüne seriyor. Diğer yandan film kendi içinde kendisinin bir eleştirisini yapıyor. Tyler’ın örgütünün zamanla terörizme dönüşüyor olması tüketim canavarıyla mücadelenin de şiddetle yapılamayacağını, yapılmaması gerektiğini vurguluyor bence. Çünkü şiddete dönüştüğü noktada işler bir kısır döngüye giriyor ve ortaya çıkan kaos yine tüketim hiyerarşisinin ekmeğine yağ sürebiliyor. Filmin bir ilginç yönü ise tüketim kültürüne yönelik eleştirinin, tüketim kültürünün en işlevsel araçlarından biriyle, sinemayla yapılıyor olması.

Dövüş Kulübü, işinin ehli bir yönetmen, usta oyuncular ve çarpıcı bir senaryoyla ortaya nasıl dâhice bir sinema filminin ortaya çıkabileceğinin en güzel örneklerinden biri olarak izlenmeyi ve sinema tarihinin kült filmlerinden biri olmayı hak ediyor.

[1] Sevgül Türkmenoğlu, Yeraltı Edebiyatı Bağlamında Bir Karşılaştırma: Dövüş Kulübü ve Kinyas ve Kayra. International Periodical Forthe Languages, Literature and History of Turkish or Turkic, Volume 8/9 Summer 2013, s. 2453-2463.

[2] Chuck Palahniuk, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2016, s.180

Yazar Hakkında

Ahmet Özaysın

Yorum Yap