Aktüel Kritik

Bir Türkiye Çözümlemesi

Yazar | Murat CANVER

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın meşhur bir sözü vardır. Der ki “Türkiye evlatlarına kendisinden başka bir şeyle meşgul olma imkânı vermiyor.” Bu sözün rehberliğinde bir Türkiye çözümlemesi yapmak istiyorum.

“Türkiye…”

Bu sözdeki Türkiye kavramını çözümlemek gerekir. Burada Türkiye’den kasıt ne olabilir? Türkiye Cumhuriyeti Devleti mi? Türk toplumu mu? Türkiye’deki coğrafi zorluklar mı? Yoksa Türkiye’de sosyal yaşamın yetersizlikleri mi? Kanaatime göre evlatlarına kendisinden başka bir şeyle meşgul olma imkânı vermeyen Türkiye’den kasıt, siyasi gündem ile harmanlanmış sosyal yaşamdır. Ülkemiz hala sanayileşme sancılarını atlatamamıştır. Büyükşehirlerde çarpık kentleşme, işsizlik, kültürel yozlaşma birlikte görülmektedir. Bir yandan ülkeye giren sermaye, diğer yanda sermayenin getirdiği yenilikler ve gerekliliklere ayak uyduramayan toplumun ciddi bir kesimi durmaktadır. Ekonomik temelli ortaya çıkan sorunlar insanların sosyal ve psikolojik yaşamlarını da oldukça fazla etkilemektedir. Tıpkı şehirlerimizin düzensiz yapısı gibi, gündelik hayatta toplumun akışı da oldukça karmaşık bir görünüm sergilemektedir.

Bir diğer husus, Türkiye’nin demokratik istikrarı sağlayamamış olmasıdır. Demokrasinin toplumun hücrelerine sinmesi için demokrasi kültürünün gelişmesi gerekmektedir. Demokrasi kültürü ise toplumsal iradenin güçlenmesiyle oluşabilir. Bu irade sivil toplum örgütlerinin niceliğinden ziyade niteliğinin artmasıyla toplumsal yaşamda etkinliğini koruyabilir. Her şeyin devletten beklenmediği, bireysel ve kitlesel çabanın önemsendiği, emeğin kutsandığı, adaletin tecelli ettiği bir toplumun oluşması ancak sivil iradenin hâkimiyeti ile mümkündür. Bu sivil iradeyi nasıl kullandığımıza da göz atmamız gerekir.

Gündelik yaşamımızdaki en basit işlerimizde ne yaptığımızı ve nasıl davrandığımızı soralım kendimize? İşlerinizin yürümesi için bir yerlerde bir tanıdık arıyor musunuz? Çoğumuzun bu soruya verdiği cevap evet olacaktır. Ancak tanıdığı olan birisi işini hallettiğinde ve siz bu durumdan dolayı mağduriyet yaşadığınızda hakkınızın yendiğinden şikâyet ediyor, yine de fırsatı bulduğunuzda tanıdıkla iş yürütmekten de geri kalmıyorsunuz! Sistem böyle demeyin! Herkes yapıyor, ben yapmazsam geri kalırım, hakkım yenir demeyin. Yanlışlıklardan şikâyetçi olduğumuz, hakkımızı gasp edenlerden serzenişte bulunduğumuz halde, kendimiz de ilk yakaladığımız fırsatta bu cürümleri işlemekten ve kul hakkına girmekten geri kalmıyoruz.  Kul hakkına riayet, dilimize pelesenk olmuş ama pratikte unutulmuş, toplumsal yaşamın medenileşmesinin anahtarıdır. Toplumun inşası bireyde başlar, siz kendiniz için ne talep ediyorsanız, toplum için de onu talep edersiniz. Bu ilkeyi sakın unutmayın! Toplumun kötülüğü aslında bizim kötülüğümüzdür. Şunu zihnimize silinmeyecek bir duvar yazısı gibi kazımamız gerekiyor: Toplum kendi başına kişiliği olan bir yapı değildir. Bir ruhu yoktur. Biz bireyi inşa eder, irademizi terbiye edebilirsek toplumsal yaşam düzelebilir. Yanlışlığın baskınlığına inat, doğru için akıntıya karşı kürek çekmelidir. Yol kat edemesek bile doğrunun olduğu yerde sabit kalır, sürüklenmeyiz diye düşünüyorum.

Bu keşmekeşin üstüne bir de siyasi gündemin zihinlere kitle iletişim araçları vasıtasıyla hükmetmesi de eklendiğinde, insanlar kişiliğini ait oldukları grup ya da zümrede bulur hale gelmeye başlarlar. Birey yoktur, zümre vardır, zümrenin geleceği için birey kendisini feda edebilir hatta karşı zümreyi fikri ve fiziki olarak yok edebilir. 20. Yüzyılda ülkemizden yakasını bırakmayan zümre çatışmalarının temelinde bireyin eriyen kişiliği ve zihinsel varlığı yatmaktadır.

Bu siyasi ve sosyal koşullarda bireysel olarak kendisiyle uğraşan, kendini adam etmeye çalışan bireyleri düşünün. Kitle, kendisinin ne tarafta olduğunu soracaktır? Bizden mi yoksa onlardan mıdır? Kitle, onun lüzumsuz işlerle uğraştığını söyleyecektir. Hâlbuki tanıdıklarla işini yürütmeli ve bir an önce köşeyi dönmelidir. Kitle bir bilinçaltı tutumu olarak bu kişinin sesini kısmaya çalışacaktır. Çünkü yanlışın içine düşüldüğü yerde doğrunun sesi rahatsız edici bir sestir. Kitle toplumsal yaşamda köşe başlarını tutmak için başa ermek ister ve başarı kavramını yüceltir. Birey ise doğru ve iyiyi kutsadığından, sağduyuya değer atfettiğinden başarılı olarak değerlendirilmemektedir. Çünkü yaygın anlayışa göre başarılı olmak, mağlup olmamak ve ne olursa olsun güçlü kalmaktır.

Bireyselleşmek, bencilleşmek demek değildir. Peygamberimiz’e gelen ilk vahiy toplumdan ayrılıp, uzaklaştığı bir esnada gelmiştir. Yani doğru ile karşılaşmak ancak toplumdan uzaklaşmak ve hayatın akışının nereye doğru olduğunu irdelemekle olur. Kur’an da bu minvalde şöyle sorar:

Hal böyle iken nereye gidiyorsun?

 ahmet-hamdi-tanpınar

“…başka bir şeyle meşgul olmak imkânı…”

Tanpınar’ın bir diğer can alıcı ifadesi de Türkiye’den başka bir şeyle meşgul olmak imkânının olmayışıdır. Siyasi gündem ve gündelik hayat bizi o kadar baskı altına alır ki, ülkede siyasetten ve gündelik hayatın idamesini sağlamak için gerekli olan paradan başka konuşulacak bir şeyin olup, olmadığı sorulmaz bile. Gündelik arkadaş görüşmelerinde kaç kişi bu konuları konuşmaktan mustarip olduğunu size ifade etmiştir? Muhtemelen çok az. Buradan hareketle siyasi ve gündelik yaşamın bizi kuşatma altına aldığından söz edebiliriz. Peki, insanları nasıl bir kuşatma altına almıştır?

Siyasi gündemi çok yoğun ve hararetli olan ülkemizde darbeler, ekonomik krizler, savaş sirenleri her daim toplumu bir olağanüstü hal durumunda bırakmıştır. Medeniyet en temelde yerleşik olmakla sağlanır. Milletimiz 20. Yüzyılda “Vatan elden gidiyor” çığlıkları ile yaşamış ve bir türlü kendisini kendi ülkesinde yerleşik hissedememiştir. Elinde olanı kaybetme korkusu, onun başında beklemekten başka bir görevi telkin etmez. Başka hiçbir şeyi düşündürtmez. Kaygı ve nevrotik bir korku, toplumu ister istemez esir alır. Bu nedenle siyasetçilerin “Vatan için…”, “Vatan elden gidiyor…” çığlıkları her daim karşılık bulmuştur. Toplumda tüm kesimlerin siyasetle bu kadar ilgili olması, askeri ve ekonomik darbeler ve bölünme korkusu ile yoğrulan 20. Yüzyılın toplumumuza yaşattıklarının neticesidir.

Bu çığlıklara kulak tıkayamayan, duyarsız kalamayan pek çok zekâ ve değer ülkemizin siyasi ve toplumsal atmosferinde heder edilmiştir. Bilim, edebiyat, sanat ve felsefe ülkenin acil gündeminden kendisine fırsat bulamamış, hak ettiği değeri görmemiştir. Bu nedenle toplumun iradi anlamda gelişimi yeterli düzeye erişememiştir. İradesini koyamayan kitlelerin tek sığınağı devlet olmuş, her şey devletten beklenir olmuştur. Bilim, edebiyat, sanat ve felsefe bir toplumda (bireyde her koşulda türlü zorluklarla da olsa gelişebilir) gelişmek için narin bir bitki gibi uygun koşulları arar. Uygun koşullar toplumda bu alanların itibarının tanınmış olması ve ilerlemeleri için gerekli kültürel altyapının sağlanmış olması ile ortaya çıkabilir. Her şeyin devletten beklendiği bugünkü koşullarda bilim, edebiyat, sanat ve felsefenin gelişmesi ve ilerlemesi bu nedenle yine devlet tarafından sağlanabilir. Bu alanların değerinin toplumca tanınması, biraz farklı düşünen bireylere “Felsefe yapma…” veya biraz farklı görünen bireye sanatçı anlamına gelen “Artist…” denmemesi için ülkemizde gelişememiş olan toplumsal iradeden ziyade, ülkemizde oldukça güçlü ve baskın olan siyasi iradeye görev düşmektedir. Tanpınar’ı rahmetle anarak diyorum ki:

“Türkiye, evlatlarına kendisinden başka bir şeyle meşgul olma imkânı vermeli!”

 

Yazar Hakkında

Murat CANVER

Gaziantep Üniversitesi Endüstri Mühendisliğini bitirdi. Üniversite yıllarından beri pek çok farklı disipline ilgi duydu. Mühendislik üzerine yüksek lisansında Meta-sezgiseller üzerine çalışan Canver’in felsefi merakı ağır basınca yüksek lisansını yarıda bıraktı. Din, Felsefe, Psikoloji, Tarih, Siyaset ve Sinema Sanatı üzerine merakı olan yazar, Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Felsefe ve Din Bilimleri’nde yüksek lisans yapmaktadır. Genç Kültür, İndigo gibi internet dergilerinde çeşitli alanlarda yazılar yayınlamış, Cinerium adlı sinema sitesinde film eleştirileri yazmıştır. Godfather Sinema Dergisinde halen yazıları yayınlanmaktadır. İyi derecede İngilizce bilen Canver, 2009’dan bu yana yazdığı yazıları derleyeceği bir kitap ve felsefi bir roman üzerinde çalışmaktadır. Evli olan yazar, Ankara’da yaşamaktadır.

Yorum Yap