Kritik

Bu Cihandan Gidişi Memleket Sevdasından Olan Bir Entellektüel – Durmuş Hocaoğlu

Yazar | Haydar MUTAF

Üniversite ikinci sınıf öğrencisi iken Durmuş Hocaoğlu Gaziantep’e bir konferans vesilesiyle geldiğinde yaşadığım heyecanı dün gibi hatırlıyorum. Üstüne konferans sonrası bizlerin öğrenci evinde misafir olmayı kabul ettiğinde yaşadığımız heyecan ve mutluluk tarif edilemez idi.

Durmuş Hoca o sıralar Yeniçağ gazetesinde yazıyordu ancak bilinen köşe yazarı üslubu yerine makale tarzında yazdığı köşe yazılarında yaptığı tespitler, çözüm önerilerinden dolayı kendisine saygı duymamak elde değildi. Nasıl olsun ki?  1974 yılında Elektrik Mühendisi olan Hocaoğlu, 1982’de mühendisliği bırakıp Marmara Üniversitesi Fizik Bölümü’nde öğretim görevlisi olduktan sonra Fizik ’de yüksek lisans yapmış, doktorasını yarıda bırakıp Felsefe ’de “Descartes’in Fizik Anlayışı” isimli tezi ile yüksek lisans, “Türk-İslâm Düşünce Tarihinde ve Modern Fizik ‘de Kozmos” isimli tezi ile doktora bitiren Hocaoğlu, akademik hayatında var olan bu çok yönlülük yazılarına da yansıtıyor ancak beklenen aksi seda bir türlü gelmiyordu.

Yüksek lisansımı yaparken bir kez daha gelen Durmuş Hoca baya zayıflamıştı. Memlekete ait, insanlığa ait sorunları ısrarla vurgulayan, tabir yerindeyse sesi kısılırcasına bağıran Hocaoğlu memleketi dert edinmekten şeker hastalığına yakalanmış haliyle kilo kaybetmişti. Derken beklenen oldu ve Yeniçağ gazetesi Durmuş Hoca’nın köşesini elinden aldı. Ne vefa ama !!

Artık yazılarını internet sitesi üzerinden yayınlayacağını duyuran Hocaoğlu neden sonra yazı yayınlamayı bıraktı bir süre sessiz kaldıktan sonra öyle bir yazı eklendi ki siteye, her kelime zehirden bir ok.GetAttachment

Hangisi Hakkın ve Hakikatin Sesi; Rahmani Olan Hangisi, Şeytani Olan Hangisi?  başlığıyla eklenen yazı da yazı yazmamasının nedenini şöyle açıklıyordu.

“İki sebebi var; birincisi de ikiye ayrılıyor.

Ciddiye alın, yoksa canınız yanar.

 Birincinin ilki şu ki, ders yüküm çok fazla, ders çeşitliliğim de öyle – hepsi de birbirinden farklı dersler – ve üstelik ben de derslerimi bu ülkenin standartlarına göre gereğinden fazla ciddiye alıyorum; derslerimi aksatmam, hatta, fırsat bulduğumda ‘korsan ders’, ‘ek ders’ yaparım,  iki saatlik dersleri çok kere dört saate çıkarırım; derslerim ağır ve yorucu olur; çocukların üstüne üstüne giderim; onlara sıklıkla ‘ben dersimi ciddiye alıyorum, çünkü bu ülkeye borcum, milletime karşı mükellefiyetim, mesleğime saygım, sizlere sevgim var; onun için siz de ciddiye alın, yoksa canınız yanar; ayrıca, benden merhamet de beklemeyin, çünkü merhamet, Montesquieu’nün dediği gibi, tehlikeli bir şeydir’ der ve ilk derste ikaz faslından olmak üzere, şu misali veririm: Hani, Hazreti İsa’ya atfedilen bir hadiste, ‘bir zenginin cennete girmesi bir devenin iğne deliğinden geçmesinden bile daha zordur’ denir ya, işte benim derslerim dahi böyledir, hatta daha bile fazla, çünkü benim devem Orta-Doğu havalisinin develeri gibi tek hörgüçlü değil, çift hörgüçlü, heyûlânî bir Orta-Asya Türk devesi ve elimdeki iğnenin deliği de daha küçük üstelik, enjeksiyon iğnesi gibi..” diyerek memleket sevdalısı bir akademisyenin olması gereken profilini anlatıyordu. Devamında sağlık sorunlarından bahsedip

 “Fakat asıl sebep(ler) bu(nlar) değil: Artık bu gibi yazılar yazmayı – daha başka birçok şeyle birlikte – anlamsız bulmağa başladım; ne zaman elim yazmağa gitse, içimden bir ses – Rahmani mi, şeytani mi, tam kestiremiyorum – ‘yazdın da ne oldu’ diyor ve devam ediyor:

 Uğraşma bunlarla, vaktini zayi’ etmeğe değmez; sen çözülme sürecine, ‘hâleti nez’e girmiş’ bir kitleye hitap ediyorsun, ama bu, ölümün gölgesi yüzüne düşmüş, yüzünü bu dünyadan öteye çevirmiş can çekişen bir insana hitap etmek veya bir duvarla konuşmak yahut bir kör kuyuya seslenmek gibi bir şey; feryad-ü fîgan içinde “Ey Türkler! Bu topraklarda boğuluyorsunuz” kabilinden şeyler yazıp durma; seni dinleyen de yok, anlayan da. Gazete yazılarını akademik makale gibi yazdın da ne oldu? Yazı yazdığın gazete bile artık sana tahammül edemedi…

Artık kabul et, Hocaoğlu: Senin bütün tesirin, kara kışın tam ortasında Ağrı gibi bir dağın başında soba kurarak gökyüzünü ısıtmaktan başka nedir?…

durmus-hocaoglu

 Artık aklını başına topla; heder etme kendini, bu gibi hususlarda okuyup yazacağım diye geceni gündüzünü birbirine katıp karıştırma, mahallenin gece bekçiliğini yapma, “geniş adam” ol; herşeyi oluruna bırak, yat, uyu, bilhassa ‘gece uykusu’ uyu, bedenine iltifat et – senin üzerinde hakkı var çünkü -; kendi nefsinden ve kendi ailenden maada hiç kimseye saygı gösterme, çünkü hak etmiyorlar; sâdece kendi nefsine ve sâdece kendi ailene hizmet et; kendine zulmediyorsun, etme; ailene zulmediyorsun, etme; evde olduğun zaman kütüphanenin ve çalışma mekânının olduğu öteki daireye kapanıyorsun, şunca yıllık hayat arkadaşın bir dul kadın gibi tek başına kalıyor; ailene iltifat et, bilhassa onlara daha fazla zaman ayır; al hanımını yanına seyahate çık, sinemaya git, film seyret, televizyon seyret, çay bahçesine git çay iç, roman oku, çizgi roman oku, akademik çalışmalarına daha fazla ağırlık ver, ne yaparsan yap ama artık bundan böyle Türkler ile daha fazla meşgul olma, hatta hiç olma; bırak kendi hâllerine; zaten onlar hâllerinden memnun, senden bir şeyler isteyen mi var? …

 Türkler sahiden millet mi?

Türkler ile ilgilenme; onların derdi ile kendini harâbedip bitirme; gerim-gerim germe. Beş yıl evvel yetmiş kilo idin, üzüle üzüle diyabetik oldun, bir darbede elli iki kiloya indin, daha çıkamıyorsun, orta yerde iskelet gibi dolaşıyorsun…

 Dahasını da söyleyeyim: Gözyaşı döktüğün Türkler sahiden millet mi? İyi düşün! Bence değil; hükümranlığını bir başkasıyla paylaşmaya rıza gösteren bir insan topluluğuna nasıl millet diyebilirsin? Olacak iş değil…

Aslında senin hastalığın milliyetçilik ve vatanseverlik; sus be adam, îtiraz etme! Milliyetçilik bir hastalıktır, Herkül Millas haklı! Koskoca Ziya Gökalp bile milliyetçiliğin bir mikrop olduğunu söylüyor, sen ondan iyi mi bileceksin? Sen bu hastalığı nereden kaptın, nasıl bir zehir bu böyle!..

 Hem sonra derslerle, talebeyle kendini niçin bu kadar helâk ediyorsun? Yukarıda yazdıklarını okudum; onlar ne saçmalıklar öyle! Taleben senden bilgi mi istiyor not mu? “Cehalet fazilettir” diyen bir cemiyette yaşadığını nasıl olur da anlamamakta ısrar edersin? Sen talebene uzun uzun nutuklarla kopya çekmenin ahlâksızlık olduğunu, hâlbuki Türk gençlerinin hiç de böyle tavsif edilemeyeceğini anlattıktan sonra, bu sebeple, bundan böyle imtihanlarda başlarına gözcü koymayacağını, çünkü onların vicdanlarına noksansız inandığını, güvendiğini söyledin ve dediğini yaptın da ne oldu? Unuttun mu? Hepsi kopya çekti, üstelik bir de arkandan alay ettiler.

Burası Türkiye arslanım, Türkiye; yâni öyle büyük davaları olmayan, elitlerinin dahi sıradan olduğu, çözülmeye başlamış insanların memleketi.

 Ayrıca, hepsinden mühimi şu: Hiç aklına geliyor mu, bu dünyada kaç yılın kaldı diye? Ölüm meleği kanatlarını senin üstüne örtüp de “vakit tamam Durmuş Beğ, gidiyoruz” dediğinin akabinde “geniş kanatları boşlukta simsiyah açılan büyük kapıdan” geçince bu dünyaya âit olan herşey gibi vatan, millet ve benzeri ne varsa hepsi lâhzada hâfızandan silinip gidecek ilelebed.

dedikten sonra içinden başka bir sesin

“Ben senin içindeki ‘Sen’im, senin vicdanınım, boğmağa çalıştığın vicdanın; hani o, derslerde anlattığın, Allah’ın, her kuluna, doğuştan verdiği, doğru ile yanlışı ayırt eden, mıknatısın daima manyetik kuzeyi göstermesi gibi sana hep hakkı ve hakikati gösteren vicdanın. Öteki ses İblis ‘den geliyor, O’nu değil beni dinle, dinle ki bak ne diyorum: Hani, “burası benim evim”, diyordun, hani “ve bu da demek oluyor ki burada olup biten her şey beni mutlaka alâkadar eder” diyordun, işte o ses de benimdi, boğmağa çalıştığın vicdanının yâni. Peki, ne oldu şimdi böyle? Sen aslında savaş alanını terk ediyorsun, düpedüz kaçıyorsun ve bu da kaçışını meşrulaştırmaya çalışmaktan başkası değil!

 Kaçma, geriye dön ve dövüş, evini terk etme; ellerinle dövüş, kaleminle dövüş, eline ne geçerse onunla dövüş, tek nefer kalsan da dövüş, kaçma.”

dediğini, kendisinin de hangi ses rahmani hangi ses şeytani olduğuna karar veremediğini muazzam bir ironi ile açıklıyordu.

O dönem (2009) bu yazı siteye eklendiğinde elden ele dolaştırmış, bütün arkadaş listemize mail atmıştık hatırlıyorum. Bu yazıdan 14 ay sonra bir kalp krizi neticesinde kaybettik Durmuş Hoca’yı.

Onun bu cihandan gidişi memleket sevdasından idi.

Kendisi hiçbir zaman cepheyi terk etmedi, yüz yıl yaşasa da etmeyecekti. Tahmis Dergi ekibi olarak buna şahitlik ettiğimizi beyan etmek ve ona olan manevi borcumuz ödemek adına bu dergide yazılarından, kişiliğinden, düşüncelerinden sık sık bahsedeceğimizi ve yüz yıl yaşasak da cepheyi terk etmeyeceğimizi belirtmek isteriz.

Ruhu şad olsun.

Bahsi geçen yazının tamamı için

http://www.durmushocaoglu.com/dh/yazi.asp?yid=5555220

 

Yazar Hakkında

Haydar MUTAF

1984 Haziran’ının sonlarında Gaziantep’ de dünyaya geldi. Mühendislik eğitiminin ardından 2008 yılında Matematiksel Fizik ana bilim dalında yüksek lisans, sonrasında halen devam ettiği Atom ve Molekül Fiziği doktorasına başladı. Fizik eğitiminin yanında felsefe, edebiyat ve sinema merakı olan yazar “Lise yıllarından hayalimdi” dediği motosikletine ve fotoğraf makinesine otuzlu yaşlarda kavuştu. Kısa hikayeler , gezi yazıları ve gündeme dair yazan yazar ve halen Açık Öğretim Fakültesi’nde fotoğrafçılık ve kameramanlık bölümü okumaktadır. En büyük hayali “ Türklerin göç yollarından portreler” olan Haydar Mutaf bu hayali için gelecekte çıkacağı Orta Asya gezisinin planlarını kurarak uykuya dalmaktadır. Bekar olan yazar bilimsel araştırmalar için belli dönemler Gebze’de belli dönemler Gaziantep’de ikamet etmektedir. Ruhu ise Ankara’da yaşamaktadır.

Yorum Yap