Edebiyat Tarih

Canımın Pâresi Sultanım

canımın paresi sultanım

İnsanlığın yaratılışından bu yana, Tarih nice medeniyetlere şahitlik etti. Kimisi bastığı toprakları kan ve gözyaşları ile boyarken, kimisi şefkatin ve muhabbetin uğramadığı bu topraklarda güller bitirdi. Kimisi nefretle ve lanetle yad edildi, kimisi ise hoş bir sada olup gönüllerde yer etti.

İnsan, bazen, başını sol eline yaslayıp tarihin sayfalarını hayalen kurcaladığında, kara kalemler ile yazılmış satırlar ve yine bu satırlar arasında yok olup gitmiş devletler görüyor. Ve bu karanlık sayfaların ortasında, zindana düşmüş iffet abidesi Hz. Yusuf gibi kendini muhafaza etmiş, altı asır boyunca bu namus ile yaşamış ‘’ Osmanlı ‘’ karşımıza çıkıyor. Ne büyük bir şeref bizim için. Bu öyle müstesna bir kitap ki, hangi sayfasına dokunsanız kendinizi orada buluyorsunuz. Onun bir parçası olmaktan gurur duyuyorsunuz. Fevkalade bir his olsa gerek. Ve bu hissi verene sonsuz şükürler olsun.

Tarih’i bir kütüphaneye benzetirim. Ve onun en eşsiz ve kıymetli eseridir ‘’Osmanlı’’. Bu güne kadar onun hakkında o kadar çok şey yazıldı, o kadar çok şey konuşuldu ki, ekseriyetle şahsiyetler ve savaşlar ön plana çıktı. Elbette bunlar da ciddi önem arz eden hususlardı geçmişimiz ve geleceğimiz adına. Tıpkı Osmanlı’da eğitim, sanat ve sağlık konularında olduğu gibi. Bunlar üzerinde de pek çok şey yazıldı ve çizildi. Fakat biraz geri planda kalmış, belki de henüz dikkatimizi celbetmemiş bir husustan bahsetmek istiyorum bugün. O da Osmanlı insanının ‘kibarlığı ve nezaketi’. Osmanlı demek ‘’ imrenilecek derecede yüksek bir edep, nezaket ve zarafet timsali kimse’’ demekti. Belki de biz ona bu anlamı yüklemiştik. En büyüğünden en küçüğüne, padişahtan sultana bütün Osmanlı tebaasının bu denli ince ruhlu ve kibar olması bizi böyle düşünmeye sevk etmişti belki de.

Bir ev düşünün, içerisinde küçüğün büyüğe, büyüğün de küçüğe kelamda kusur etmediği. İşte, bir Osmanlı evinde böyle derin bir saygı atmosferi hakimdi. Müslüman Türk çocuğunun daha doğuşundan itibaren ince, nâzik ve zarif bir dünyası vardı. Büyüklerinin önünde sigara, kahve içmediği gibi, bütün hareketleri temkinli, ölçülü ve hürmetkâr olurdu. Yüksek sesle konuşmaz, kahkaha ile gülmez, bacak bacak üstüne atmaz, sözü daima büyüklere bırakırdı. Büyüklere, yalnız sokaktan geldiklerinde değil, odadan her çıkış ve girişlerinde ayağa kalkarlardı. Kendileri de, yâni gençler de odadan çıkarken geri geri çıkarlardı. Bu pâdişah sarayında, sultan ve şehzâde saraylarında olduğu gibi, en kuytu ve mütevâzi, fakat hâlis Müslüman Türk’ün evinde de böyle idi. Evlâtları anaya, babaya “sen” demezler, “siz” diye hitap ederlerdi. Hatta, büyük ağabeye, ablaya da “siz” diye hitap ederlerdi. Karı-koca arasında da “sen” denmez, “siz” denirdi ve zinhar birbirlerini isimleri ile çağırmazlar, “hatun, hanım” veya “kadınım” derlerdi. Hanımlar da zevclerine “efendi, bey” veya “molla bey” derlerdi. Hanımın gıyâbında hanımdan bahsederken beyler de “ayâlim, halîlem” veya “refîkam” derlerdi.

hürrem sultan

Biraz da Tarihimizin en nazenin, gül kokan vesikalarına yani mektuplara değinmek istiyorum. Padişahların ve eşlerinin, birbirlerine hasretle yazdığı aşk mektupları. Tabi ki bu aşk telakkisi, bizim anladığımızın ötesinde bir aşk olsa gerek. Belki de hepimizin az çok aşina olduğu Kanuni Sultan Süleyman ve Hürrem Sultan’ın nezih aşklarından bahsetmek istiyorum günümüzde yansıtılanın çok çok ötesinde. Osmanlı’nın en çok sefere çıkan padişahıydı Kanuni Sultan Süleyman. Saltanatının toplam 10 yıl 1 ayını seferlerde geçirmişti. Belki de çok nadir görüşmüştü biricik sultanı ile. Bu yüzden olsa gerek, Hürrem Sultan, Kanuni seferde iken pek çok mektup yazmıştı ona. Onlardan sadece birine göz atalım dilerseniz. Osmanlıca’yı çok sonradan öğrenmesine rağmen belagatiyle dillere destan olmuş Hürrem Sultan, seferdeki sultanına şöyle sesleniyor:

img_8007

Canımın Pâresi Sultanım,

Gâmlı gönlümün yatıştırıcısı, yaralı kalbimin merhemi o kimsedir ki, onun âşkı gönül tahtımın sultanıdır. Her ne kadar cihanın sâadeti isem de onun kölesiyim. Yüz bin kere yanmış sine ile arz olunur ki, benim Firdevs Cennetimin goncası Sultanım. Gaddar felek, benim gibi bir dertliye zulmedip, canıma türlü türlü ayrılık hançerleri saplayıp ve benim miskin gözümün yaşına bakmayıp, siz yüce ve ebedi cennetin goncasını benden ayrı düşürdü ise, rahatım zahmete, şahlığım tasaya, hayatım mahva yüz tutup, gün be gün feryâdımdan insan ve cinler yanıp tutuşmuştur. İhtimaldir ki gözyaşıma Allah’ın inayeti yetişip hayatımı gene bana kavuşmayı mümkün ve kolay kılacak, bu kadar ayrılığımdan ve yabanda kalışımdan beni esirgeyecek!
Benim Yusuf yüzlüm, şeker sözlüm, lâtif, nâzenin Sultanım! Allah dergâhına yüzüm süpürge kılıp niyâz ederim ki; mübarek yüzünüzü yine tez zamanda bana göstersin! İlâhi, eğer denizler mürekkep, ağaçlar kalem olsa dahi, bu ayrılığın açıklamasını yazabilirler mi? Ayrılığa düşenin halini bilmek isteyenler, Süre-i Yusuf okusun, bu hali ancak o tefsir eder.
Gözümün nuru Sultanım! Gece yoktur ki âhlarımın ateşinden bütün âlem yanmaya. Seher yoktur ki, gül yüzünüzün arzusuyla ağlamaya ve feryatlarımdan felekler parçalanmaya,
Rumuzu şeb gibi tarik etti ey may-i iştiyak
Müşkil olur iftirak, ah iftirak, vah iftirak
(Gündüzümü gece gibi karanlık ettin ey Ay! Zor olur ayrılık, ah ayrılık, vah ayrılık…)
Ah benim Sultanım! Ayrılık ateşinin sınırı yoktur. Şimdi siz de bu derd-mendi esirgeyip mektub-ı şerifinizi bu tarafa göndermeyi geciktirmeyiniz. Bari onunla canıma rahat hasıla ola..!
El-fakirü’l-hakir cariyeniz Hürrem

***

Yavuz Sultan Selim ise o meşhur şiirinde şöyle diyor dilberine:

Merdüm-i dîdeme bilmem ne füsûn etti felek
Eşkimi kıldı füzûn giryemi hûn etti felek
Şîrler pençe-i kahrımdan olurken lerzân
Beni bir gözleri âhûya zebûn etti felek

Benim de en sevdiğim bu şiirinde, aşkını ne kadar güzel, naif ve zarif ifade etmiş değil mi. Daha nice mektupları ve şiirleri var bu iki güzel insanın. Fakat sayfalar buna dayanır mı bilmem.

Divan ve Halk şairleri de sevdikleri uğruna altın kıymetinde divanlar, pırlanta misali beyitler bırakmışlardı. Onlar hakikaten farklı alemlerin insanıydı. Yalnız başına bir ölüden farksız kelimeler, onların dokunuşuyla nasılda büyüleniyordu birden? Kelimeler, ince ince işlenmiş birer nakış gibi ışık saçıyordu etrafa. Ve o günleri yad ediyorum tüm hissiyatımla. Cumhuriyet edebiyatında da kimi şairler atalarının mirasını bütünüyle terk etmiş değildi. Mesela, Şinasi, Validesi Hanımefendiye yazdığı mektuba şöyle başlar: ‘’Efendim, benim canımdan aziz olan valideciğim.’’ Ve mektubunu bu incelikte tamamlar. Bizde bir Osmanlı delikanlısının içimizi ısıtacak ilan-ı aşk sözleri ile yazımızı tamamlayalım:

‘’ Ey dilber-i ranâ, çehresi müstesna! Gül cemâlinizin ihtişamıyla müşerref olunca sâika-i aşkınızdan ihya oldum. Nâçizane niyyetim asla zât-ı âlinizi tâciz değil, bilakis maksad-ı samimiyemi izhar etmektir. Şayet siz de imtizaç-ı kalp ettiniz ise dest-i izdivacınıza tâlibim. ‘’

Nezaketin, güzel ahlakın, gerçek sevginin, hakiki saygının olduğu günlere tekrar kavuşmak ümidiyle…

 

Kaynaklar

1. AYAŞLI, Münevver, 1984, Edep Yahu

2. KALKIŞIM, Muhsin, Osmanlı Dönemi Türk Edebiyatına Eleştirel Bir Bakış

Yazar Hakkında

Mücahit Enes Coşkun

Kendime ait bir blogger sitesinde yazılar paylaşıyorum. Şu ana kadar bir gazete ve bir dergide şiirlerim yayımlandı. Aynı zamanda Tasavvuf müziği, ney ve kaligrafi ile uğraşıyorum.

Yorum Yap