Kültür-Sanat Sinema

Cenneti Beklerken

Cenneti Beklerken tam bir Derviş Zaim klasiği. Kıbrıs doğumlu olan yönetmen, tarihimizin ve kültürümüzün derinliklerinden kopup gelen değerleri kendi hayal dünyasında yoğurarak yenilikçi bir kalıba sokma konusunda oldukça başarılı. Türk-Macar ortak yapımı olarak 2005’te çekilen filminde de bu konulara değinmeyi ihmal etmiyor. Bireyi yakın çekime almaktan ziyade, içinde yaşadığı toplumun tarihine, kültürüne, şehirlerine ve sokaklarına çeviriyor kamerayı.

Hikâye, on yedinci yüzyılda, Osmanlı İmparatorluğu’nun başkenti İstanbul’da geçer. Genel anlamda ise olaylar İç Anadolu’nun dağları ve çorak toprakları arasında cereyan eder. Hikâyenin başkahramanı olan minyatür ustası Eflatun, zevcesi ve oğlunun ölümünün adından hüzne boğulmuştur. İslami esaslara uygun olmadığını bile bile oğlunun portresini (filmde kâfir yani Frenk resmi olarak geçer) çizer. Bu arada Osmanlı’da bir isyan hareketi baş gösterir. Dönemin veziri, isyanın sorumlusu olarak gösterilen Danyal adlı kişinin öldürülmeden evvel batılı tarzda bir portresinin yapılmasını ister. Bunun için seçilecek kişi Eflatun’dan başkası değildir. Gönülsüzde olsa bu isteğe boyun eğmek zorunda kalan Eflatun, bozkırlara doğru amansız bir yolculuğa çıkar. Kapadokya ve Erciyes’in karlı etekleri bir rüya gibi düşer izleyicinin gönlüne.

Filme genel manada bir girizgâh yaptıktan ve kısaca izah ettikten sonra başlayabiliriz artık. Film, Klasik Osmanlı Müziği eşliğinde bir zamanların vazgeçilmez sanatı olan ‘’ Minyatür’’ ile başlar. Ancak burada minyatür, asırlardır süregelen sessizliğini bozmuş, geçmişte kısılmış gözlerini geleceğe açmıştır artık. İstanbul Boğazı ve Kız Kulesi masmavi bir muhabbete koyulmuşken masalsı bir yolculuğun içinde buluverir insan kendini. Film her ne kadar o dönemde patlak veren bir isyandan hareketle yola çıkıyor gibi görünse de vermek istediği asıl mesaj minyatürde ete kemiğe bürünüyor. Cansız suretler, ölü topraklar, hanlar, kervansaraylar diriliyor adeta. Filmde harita işlevi gören minyatürler üzerinde şahlanan ve dörtnala koşan atlar bunun en güzel örneğini teşkil ediyor kanımca. Bu sayede zamanın ve mekânın sınırlarını zorlar Derviş Zaim. O, minyatür üzerindeki algıları yıkar bir bakıma.

Klasik Osmanlı minyatüründe üç boyutluluk, perspektif( uzaktaki cisimlerin yakındakilere nazaran daha küçük olması) ve gölgeler yoktur. Fakat filmin pek çok sahnesinde minyatür üzerindeki figürler ve renkler abı hayat bulmuş gibi canlanır, bir masal gibi çeker insanı içine. Minyatür artık zincirlerini kırmış ve derinlik kazanmıştır. İnsan işte bu derinlikte kaybolur gider ve nihayet sevgili, maziye, özlediği günlere kavuşur.

Mazi deyince unutamadığım bir günü anımsadım ben de. Doğu ve Batı Düşüncesi dersindeyiz. Hocamız Nazan Bekiroğlu. Bu konuda mütehassıs bir insan hiç şüphesiz. Söz bir ara minyatüre gelince şunları fısıldamıştı kulaklarımıza: ‘’ Minyatür stilizedir. Figüratif değil, non-figüratiftir. Minyatürde figürler vardır fakat üç boyutlu değildir. Onlarca yüz vardır minyatürde ama hepsinin yüzü aynıdır ve çekik gözlüdür. Çünkü bireysellik doğru değildir, herkes hak katında eşittir. Suretler önemsiz olduğu için padişah ve kölenin yüzü aynı şekilde tasvir edilir.’’ Daha evvel hiç duymadığım kavramları ondan işitmiştim. Neydi bu stilize, non-figüratif denen şey? ‘’ Stilize, doğadaki objeyi temel bir çizgiye indirgemek, non-figüratif ise içinde insan yüzü ve bedeni bulunmayan tablolar demek arkadaşlar’’ dedi, naif sesiyle. Minyatürün ne demek olduğunu ve Batı resminden farkını o gün öğrenmiştim. Cenneti Beklerken filmini izlerken hem o güzel günleri hatırlamış hem de eskiyen bilgilerimi tazelemiştim.

Filmde minyatürün yanı sıra kâfir resmi olarak adı sıkça zikredilen bir sanata da yer veriliyor. Bugün herkesçe az çok malum olan portre çizme. Bugün diyorum çünkü eski tarihimizde hiç hoş karşılanmayan bir şeydi Frenk resmini andırır suretler çizme. Türklerin İslamiyet’i kabul edişi ile birlikte heykel ve resim gibi sanatlar memnu kılınmıştı. Hristiyanlığın düştüğü duruma düşmemek ve resme  (Hz. İsa ve Hz. Meryem) tapmamak için suret tasvirine müsamaha gösterilmezdi. Göz tasvir ettiğinden daha üstün, daha kuşatıcı olacağı için Peygamber Efendimizin sureti asla resmedilmedi. Sünni dünya bu konuya ciddi manada karşı çıkmıştı. Oysa Şii cihetinde durum biraz daha farklıydı. (Mecid Mecidi’nin Hz. Muhammed filminde olduğu gibi) Fakat sonraları daha doğrusu Osmanlı’nın son demlerinde bizdeki bu anlayış yavaş yavaş ortadan kalktı. Tıpkı minyatür ustası Eflatun’da olduğu gibi. O da ustalarının salık verdiği geleneğin çizgisinden dışarı çıkmış ve mahcubiyetinin esiri olmuştu. Hercai bir menekşe gibi hakikatin rengini arıyordu.

Görüldüğü üzere Derviş Zaim, burada Doğunun ve Batının bir sentezini yapar. ‘’ Ya o, ya o’’ demek yerine ‘’ hem o, hem o’’ demeyi tercih eder. Nakkaş ustasında verilen ismin Eflatun ve çırağına verilen ismin Gazal olması tesadüf değildir zaten. Doğunun ve Batının iki büyük simasını çağrıştırması bakımından manidardır. Evet, biz ne Doğunun ne de Batının çocuklarıyız, iki dünyanın torunlarıyız. Batıya güzel görüneceğiz diye Doğuyu topyekûn inkâr edemeyiz. Aynı şekilde geleneği sürdüreceğiz diye Batıyı elimizin tersi ile bir kenara itemeyiz.  Bu yüzden Eflatun ‘’ bir Frenk resmi yapacağız, kimi vakit tasvir tarzı ile nakşedeceğiz, bazen her iki tarzı da birbirine sirayet ettireceğiz‘’ der.

Bu hususta Tanpınar’ın ‘’ Mazisiz bir hal tasavvur edilebilir fakat mazisiz bir gelecek tasavvuru imkânsızdır’’ sözü pek çok şeyin özeti mahiyetindedir aslında. Bir hakikat var ki Türk olarak bizler İslam’la tanıştıktan sonra kemale erdik. İslam, Türklere kimliklerini kaybettirmedi bilakis onları iki cihanda yüceltti. Dünyada adaleti sağlayan ecdat, ahirette sonsuz saadete erişti.  Onlar zarif ruhlu kimselerdi. Bir cennet tahayyülü ile gittikleri her yeri, her şehri, her köşeyi yeşertmişlerdi.

Cihana hem adalet hem güzellik lazımdı

çünkü.

Bunun en güzel örneklerinden biridir minyatür. Her ne kadar padişah büyük çizilse de köle ile hak katında eşittir. Çünkü Allah, surete değil sirete bakar. Garp ressamlarının çizdiği donuk ve ruhsuz bir yüzün yanında kendi kabına sığmaz minyatür, taşar coşkun nehirler gibi. Ve koşar dizginlenemeyen küheylanlar misali geçmişten geleceğe.

Bu açıdan bakıldığında kendi geleneğimizle ne kadar gurur duysak az. Ve bu gelenek içinde sanatın ve estetiğin yeri azımsanmayacak kadar büyük. Öte yandan filme eleştirel bir bakış açısıyla bakacaksak eğer bir dolu kusur sayabiliriz. Böyle silah kullandı, böyle resim çizdi, bir yere girerken arka plan resmi farklıydı, çıkarken resim bambaşka bir hal aldı vs. Belki de kusur gibi algılanan şeyler bir hakikati anlatma adına oraya yerleştirildi, belki de Derviş Zaim bizi lâ mekân lâ zaman bir yolculuğa çıkarmak istedi kim bilir. Bence esas maharet, büyük resmin içine sıkıştırılmış küçük resmi görebilmekte. Mehdinin beyazlar içinde nakşedildiği bir tasvirde, İspanyol bir ressama ait tabloda, içi içe geçmiş aynalarda hakikati yakalayabilmek önemli olan.

Bu bağlamda filmde aynalar sık sık karşımıza çıkar. Aynada gören miyiz yoksa görülen mi? sorusu ile muhatap oluruz zaman zaman. Aynalar, maziye açılan kapılardır çünkü. İyi kalpli Eflatun ne güzel ifade eder:

‘’ Bir bahçe düşün, çayırları, anneni, kokuyu, ışığı, annenin tenini. Mazi insanı rahatlatır.’’

Nakkaş Eflatunun oğlunun mezarı başında başlayan hikâye, yine oğlunun mezarı başında sona erer…

Kaynak:

  1. Nazan Bekiroğlu
  2. Kürşat Saygılı, Frenk Usulü Film Yapmanın Vicdan Azabı

Yazar Hakkında

Mücahit Enes Coşkun

Ağustos 1992’de Nevşehir’de doğdu. Kayseri’de ikamet etmektedir. 2014 yılında Karadeniz Teknik Üniversitesi Türkçe Öğretmenliği bölümünden mezun oldu. Trabzon, onun en tatlı hatırası idi. Öğrenim süresi boyunca Osmanlıca ve serbest şiir üzerinde çalıştı. Gazete ve dergilerde şiirleri yayımlandı. Yine bu süre zarfında düz yazı ile içli dışlı oldu. Halen kendisine ait bir blogda,Edebiyat, Tarih ve Sinema alanlarında çeşitli yazılar kaleme almaktadır. Son zamanlarda ney ve kaligrafi ile meşgul. En büyük hayali, elinde fotoğraf makinesi, bir kalem ve bir kağıtla Dünya’yı karış karış gezmek. Orta düzeyde İngilizce bilmektedir. Kısacık hayatı bundan ibaret

Yorum Yap