Edebiyat

Çocuk Sessizliği

“Paris. 1941 sonu

Tarih, iki çocuğun göğsüne sarı yıldızlar iliştirdi. Yüreklerinin üstüne. Ve kaçış başladı.”

İşte 1941 yılı Fransa’sında yaşayan Joseph Joffo ile arkadaşlığım bu cümleler ile başladı. Paris’te yaşayan berber bir baba ve ev hanımı bir annenin dört çocuğundan en küçük çocuğuydu. Sadece on yaşındaydı. Kendisinden iki yaş büyük abisi Maurice ve mahalle arkadaşları ile geçiyordu tüm zamanı. Beraber Paris sokaklarında geziyorlar, okula gidiyorlar, bilya1 ya da aşık oynuyorlardı. Bazen de babalarının berber dükkanının tezgahının altına saklanıp müşterileri izliyor, konuşulanlara kulak kabartıyorlardı. Aslında arkadaşlarından farklı çocuklar değildiler. Sadece Joseph biraz hayal kurmayı seviyor olmalı. Bunu da sürekli cebinde taşıdığı o eskimiş, çizilmiş ve cilası tamamen bozulmuş bilyayı anlatışından anlıyoruz.

“Bu, cilası yer yer dökülmüş harita gibi çizik çizik olmuş bir bilya. Ama benim hoşuma gidiyor. Dağları, denizleri, dereleri ile tüm yeryüzünü cebimde taşıyormuş gibi oluyorum.”

Yaşları küçük olsa da son zamanlarda bir şeylerin değiştiğinin farkındaydılar. Caddelerde gezen askerlerin sayısı gittikçe artıyordu. İnsanlar sürekli bir savaştan bahsediyordu. Savaş nasıl bir şeydi ki? O güne kadar sadece ders kitaplarından okumuşlardı. Bazen berber dükkanında konuşulanlara kulak kabartıyorlardı ama artık buda pek mümkün olmuyordu. Şehirde SS2 subayları arttıkça insanlar konuşmaya bile korkmaya başlamıştı. Zaten duydukları da çocukları korkutmak için anlatılan masallara benziyordu. Bu ürkütücü masallar karşısında tek yapabildikleri sessiz kalmaktı. Son dönemde zamanları bitmeyen bu sessizlikle geçiyordu çünkü “İnsan çocukken sessizlik uzun sürer”.

İşte böyle bir zamanda sabah okula gitmek için kalktığında, ceketini annesinin elinde gördü. Kumaştan sarı bir yıldız iliştiriyordu yakasına. Yıldızın altında kocaman harflerle bir yazı yazıyordu “Yahudi”. Savaşın ne olduğunu işte bu sarı nişanı taşımaya başlayınca anlayacaklardı.

Yahudi neydi emin değildi Joseph. İnsanların dinlerden bahsettiklerini duymuşlardı ama çokta anlamış sayılmazlardı. Babası biliyor muydu bu sorunun cevabını?

Arkadaşları ile aynı hayatı yaşıyorlardı. Perşembe günleri mahalledeki arkadaşları ile aynı patronnageye3 gidiyor, kilisenin arkasında basketbol oynuyorlardı. Hatta rahibin verdiği kahvaltıyı hep beraber yiyorlardı.

İşte hayatları anlamını bile bilmedikleri bu yazıyı yakalarında taşımaya başlayınca değişti. Okulda ilk günleri hiç iyi geçmedi. Hatta o kadar olay olmuştu ki öğle yemeği için eve yara bere içinde gitmişlerdi. Arkadaşları ile edilen kavgalar değildi Joseph’in canını yakan. Marcadet sokağının köşesindeki tabelada bir resim vardı. Resimde ise dünyanın üzerinde duran insan başlı bir örümcek. İşte Joseph’in burnunu bu örümceğinkine benzetmiş, Yahudi burnu demişlerdi. Burada hissettiklerini Joseph’in kendisinden dinlemek daha doğru olacak.

“…Altında dünyayı ele geçirmeye çalışan bir Yahudi gibisinden bir şey yazıyordu. Maurice ile her zaman önünden geçerdik. Hiç aldırdığımız yoktu bu resme. Ne ilgimiz vardı bizim bu canavarla? Biz örümcek değildik ve tanrıya şükür kafamız da böyle değildi, ben mavi gözlü sarışın bir çocuktum. Burnumda herkesin burnu gibiydi. …Ne varmış ki burnumda, dünkü burnumdan farklı mıymış?

Öğle yemeği için eve geldiklerinde sofrada o uzun sessizliklerden biri daha vardı. Sessizlik babasının öğleden sonra okul yok deyişiyle bozuldu. O öğleden sonra bitmek bilmedi. Okula gitmemek iki çocuk için güzel gözükse de arkadaşları olmayınca sokaklar o kadar da eğlenceli değildi. Gerçi bu okulda onlarla kavga edenlerde arkadaşları değil miydi?

Gece uyumaya çalışırken babaları girdi odaya. Şaşırdılar çünkü bu çok sık olan bir şey değildi. Sabah gidiyorsunuz diye başlayan bir cümle ve bir uzun sessizlik daha. İşte o gece başladı Joseph ve Maurice’in büyük imtihanı. İkinci dünya savaşı sırasında, biri on diğeri on iki yaşında olan iki çocuğun hayatta kalma savaşı.

***

Joseph Joffo kendisi ve ailesinin başından geçenleri “Bir Avuç Bilya” adlı kitabında anlatmıştı. Ben bu hikâyeyi ilk kez Joseph ile aynı yaşlarda iken okudum. Bazen kendimi onun yerine koyduğumu hatırlıyorum bazen de hikâyenin diğer kahramanları oluyordum. Evimden ailemden ayrı yollara düşmüştüm onlar gibi. İçimde buruk bir acı hissetmiştim. Bazen yalnızlıktan, bazen sahipsizlikten gelen bir acıydı bu. Ben bir çocuktum ve benim için savaşında ölümünde bir anlamı vardı “Ailemden ve tüm sevdiklerimden ayrı kalmak”.

Yaşadıkları ne olursa olsun çocuk her zaman ve her yerde çocuktu. Sadece hayat bazılarına diğerlerinden daha önce büyümeyi şart koşuyordu. Joseph bunlardan biriydi işte. Şansı bunu insanlara anlatma fırsatını yakalamıştı.

Joffoların hikayesini her okuduğumda korkudan sessizliğe bürünenler gelirdi aklıma. Dünyayı savaştan, hayatı kaçmaktan ibaret sanan çocukları vardı insanlığın. Bir yerlerde kimlikleri birbirinden farklı bilgilerle dolu bu çocuklar yetim, öksüz kalıyor ya da acımasızca katlediliyordu.

Filmlere, kitaplara konu olan hikayeleri içimizi burkuyor, gözlerimizi yaşartıyordu. Ardından da cevabını kimsenin bilmediği sorular düşüyordu zihinlere. Dünya ne zamana kadar masum insanları, sebebini bilmediği şeyler için kaçmaya, ölmeye, sakat kalmaya ya da sevdiklerinden ayrılmaya mahkûm edecekti. Ne zaman çocuklar özgür ve korkusuzca oyun oynayabilecekti dünyanın her yerinde.

Joffo ailesine ne mi oldu? Oda “Bir Avuç Bilya4” da saklı…

 

1 Türk dil kurumu sözlüklerinde “bilye” olarak yazılmasına rağmen, kitabın 1977 yılında yapılan 1. Türkçe baskısında bilya olarak kullanıldığı için, yazı hazırlanırken ilk çeviriye sadık kalınmıştır.

 

2 “Schutzstaffel”, Hitlerin muhafızlığı yapmak için kurulan ve savaş yıllarına tüm Avrupa’ya yayılan askeri birlikler

 

3 Okul çocuklarını okul dışı saatlerde oyalamak için kurulmuş, kilise tarafından desteklenen kuruluş.

 

4 Kitap 1977 yılında Milliyet yayınları tarafından yayınlandı. 2003 yılında adı bilye Torbası olarak değiştirilerek Arion yayınlarından tekrar yayınlandı. Şu an yeni baskısı olmamakla birlikte sahaflardan eski baskıları temin edilebilir.

Yazar Hakkında

Serhat Emirzeoğlu

Eylül 1987 de Trabzon'da doğdu. Sırasıyle 24 Şubat ilköğretim okulu, Fatih İlköğretim okulu, Prof. İhsan Koz lköğretim okulu ve Fatih Lisesinde okudu. Liseden sonra Ege Üniversitesi Tekstil Mühendisliği bölümünü tamamladı ve mesleğini yapmak üzere Gaziantep'e yerleşti. Halen özel bir şirkette mesleğine devam etmektedir.
Okumayı seven bir ailenin çocuğu olarak küçük yaşlardan itibaren edebiyata ilgi duyuyordu. İlk okulda annesi ve öğretmenlerinin yönlendirmesi ile şiir yazmaya başladı. Prof. Ihsan Koz İlköğretim okulu bünyesinde öğretmen ve öğrencilerin beraber hazırladığı ve iki ayda bir basılan Sevgi Gazetesi'nde muhabirlik yaptı. Bu dönemde düz yazıya ilgi duymaya başladı ve yazı çalışmalarını hikaye ve denemeler üzerine yoğunlaştırdı. Lisans öğrenimi sırasında üniversite bünyesinde faaliyet gösteren sosyal topluluklar da aktif olarak görev aldı. Faaliyetler sırasında tanıştığı, farklı kültürleri temsil eden birçok öğrencinin hayatından ilham alarak yazı çalışmalarını şekillendirdi.
Halen amatör olarak hikaye, deneme, kitap ve film incelemeleri üzerine çalışmalar yapmaktadır. Bunun yanında bir internet sitesi ve bölgesel yayın yapan gazete de basketbol üzerine köşe yazarlığı yapmaktadır.

Yorum Yap