Gezi-Yaşam

Cunda’nın Kalbi: Taş Kahve

Bazen bir merhaba ardına kadar açar sana kapılarını, koridorun sonunda tüm renkleriyle karşılar. Duvarlarının kokusu işler ruhuna, alışırsın, kopamazsın. Bir yudumluk sohbetin bir ömre denk olduğu anlar kalır hatırında, işte böyledir Cunda.

Ayvalık’a gidince Cunda Adası’na,  gidince de Taş Kahve’ye uğramadan olmaz. Onu seven herkes için bir durak, gölgesinde soluklanacak bir çınar, hoş sohbetlerin edileceği bir meydan, heybetine bakınca bir abide, Cunda için ise bir kilometre taşıdır. Bir de döne döne dövülen dibek kahvesi vardır ki, ne anlamlar yüklenir o tanelerin kokusuna.

Giritli bir aileye ait, Rumlardan kalma koca bir taş binadır kendileri. Denize nazır yüzü, beyaza boyanmış tahta masa ve sandalyeleri, tavana uzanan pencereleri, sabah güneşiyle yanan renkli vitray camları, duvarlarından eğilip te bakan o kocaman oymalı antika aynalarıyla, ha birde, dışı yerine binanın içine yuva yapmış cıvıltılı kuşlarıyla, yüzyıllar öncesinde yaşamış, bilmem hangi ruhumun aşina olduğu, yalnızca dört duvardan ibaret olmayan bir dünya bu kahvehane . Bazı zamanlar olur ki denk geliyorum dibek kahvelerinin yapımına. Arka kapıya yakın bir yerde, kocaman taş havanın başında orta yaşlı bir adam, havanın tokmağı acıtmasın diye ellerine bir şeyler sarıp dakikalarca kahveleri döve döve öğütür, çok mühim bir vazifeyi yerine getiriyormuşçasına hiç konuşmaz, o kadar ciddi ki, bende ses etmeye, bir şeyler sormaya hep çekinmişimdir. Yıllardır aynı tat ve aynı ses. Taşın taşa çarpmasıyla arada sıkışan kahve tanelerinin kokusu da o esnada yayılır etrafa.

Güneş yer değiştirdikçe ışıkla beraber mekânın ziyaretçileri de, renkleri de, havası da değişir. Kışın geldiğimde içeri atarım kendimi. Pencere dibine oturup, kahvenin sıcağıyla camda oluşan buğunun ardından, karşıki adaları seyrederim. O mevsimde genelde köy kahvehanesi gibi görünür gözüme, yaşlı amcaları da çoktur. Bahar da mor salkımlar çiçeklenir, üç kapısı da ardına kadar açıktır, kuşlar bir içeri bir dışarı uçar, sandalyeler tek tek bakımdan boyadan geçer yenilenir, kedileri bile canlanır. Artık dışarıda oturmalar çoğalır, çevre lokantalardan gelen balık kokuları etrafı sarar, muhabbetle akşamlar uzar. Yazın gelmesiyle ada daha bir kalabalıklaşır, dolaplar da kilolarca limonata, kapı önünde ki buzlu badem ve dondurma tezgâhı da eklenince kafe gibi görünür gözüme.

Yerli, yabancı, civarlı, herkesin Cunda’ ya gelip te, uğramadan geçemediği bir yerdir Taş Kahve. Işık her mevsim başka bir penceresinden yansır duvarlarına, ben en çok sonbaharını severim. Kalabalık bitince kahve de tam istediğim gibi gelir. Denizin kokusu keskin, hava ılık, ortalık sakindir.

Ecdadımın bir tarafı mübadil olduğundan mıdır nedir, Girit ve Midilli göçmenlerinin sofraları, evleri, sokakları, mekânları bana hep tanıdık gelmiştir. Hatta Rumeli türküleri, ninnileri bile. Her ziyaretimde, kaybedip te bulmuşçasına bilindik, buruk bir sevinç olur içimde. Belki de yüzyıl öncesinden, yarım kalmış yaşamlarının, doğup büyüdükleri topraklarından koparılan insanların;  kim bilir kaçıncı kuşak evlatlarının izlerinde, kokularında, tatlarında, acılarında ve sevinçlerinde bir araya gelip tam oluyoruzdur. Ondandır belki de bu alışılmışlık, bu aitlik, bu huzur.

Kuzey Ege hep güzeldir, Vivaldi’nin dört mevsimleri gibi dinlendirir. Zeytin zamanı gelipte; güneş sonbahara dönünce. Orta kapının karşısında ki mor salkım yapraklarını dökünce, cam kenarında ki bakışlara yağmurlar da eklenince, zamanın derinliklerinden siyah saçlı, iri gözlü bir kadın fısıldar ruhuma: ”ela konda mu, yavrimu, canimu, cicimu…”ve taş havanda harman olan o asırlık tadın keyfiyle; daha bir güzeldir artık Taş Kahve.

Yazar Hakkında

Gülcen Durak

1984 yılında Edremit’te dünyaya geldi.İlköğretim-Lise dönemini memleketinde,Üniversite eğitimini Balıkesir’de tamamladı.Yirmili yaşlarında Edebiyat’a daha çok vakit ayırmaya ve yazmaya başladı. Çeşitli Edebiyat-Sanat dergileriyle yazılarını paylaşan ve bir süredir ilgilendiği Fotoğraf Sanatıyla; dernek bazında ki faaliyetlerinin beraberinde,yazılı ve sosyal çalışmalarına da halen devam etmektedir.Edebiyat’ın;ruhun sığınacağı en güzel liman,öğrenmenin ve yenilenmenin ise yaşam boyu gerekli olduğu düşüncesindedir.Çeşitli sanat dallarında ki gelişmeleri,dünya mutfaklarını,tasarım ve dekor alanında ki araştırmaları da yakından takip etmektedir.Kuzey Ege’de yaşamını sürdüren,küçük şeylerle mutlu olabilen,boş vakti olmayan,sürekli meşgul,ailesiyle birlikte gülebilen,çoğunlukla huzurlu,arada bir hüzünlü,çayı aramayan kahve seven,evli ve iki çocuk annesi tipik bir yengeç kadını…

Yorum Yap