Edebiyat

Daktilo Hırsızı

Hem yaşlı hem yorgun bir ceviz ağacı… Her seferinde benim kahrımı çekiyor zavallı. Ağzı var dili yok. Ruhumda yıllar yılı büyüttüğüme ne de çok benziyor. Ah arsız, ah gamsız ben! Bunca ahu vah içinde binlerce ahı daha hak eden ben. O yaşlandıkça ben ona daha çok yaslanıyorum. Ve bütün yaslarımı bir süpürge, bir kürekle savuruyorum gökyüzüne. İnsanların gölgesinden kaçıp onun gölgesine sığınıyorum zaman zaman. Beni bir tek sen anlıyorsun diyorum, beni bir tek sen avutuyorsun. Sırtımı önce Allah’a sonra sana dayıyorum. Vefayı sen bana öğrettin, peki ben sana ne verdim? Birkaç kova su mu? Yoksa bir yürek dolusu sevgi mi inan bilmiyorum.

Köye ne zaman yolum düşse bu düşünceler sarıp sarmalıyor beni. Hüseyin abinin babasından yadigâr kalan ceviz ağacının altında oturacağım saatleri iple çekiyorum desem yalan olmaz. Kuşburnu, ayva, kayısı, kiraz ve elmaların arasında sıkışıp kalmış koca bir ceviz ağacı. Nedense o kadar kalabalığın arasında bir tek onu görüyor gözlerim. Ondan özge yar yok diyorum. Hâlbuki dalında bir tek meyvesi dahi kalmamış. Yapraklarını okşayınca burcu burcu kokmuyor da. Kurumuş kadit olmuş adeta. Yosun yeşili yaprakları vebaya tutulmuş gibi benek benek olmuş. Hüseyin abi canım ceviz ağacı ne hale gelmiş böyle diyorum. Hastalık diyor gayri ihtiyari. Ne yapsak kar etmiyor. Ee, kolay değil Alamanyalardan buralara gelmek. Senede altı hafta iznimiz var. Onu da zar zor veriyor elin(gevurun) adamı. Yalvar yakar anca. Ağaçta haklı olarak içinde biriktirmeye mecali olmadığı için dışarı atıyor tüm dertlerini. Buraya da geliyoruz suratlar beş karış. Kendi vatanımızda bile olmadık laflar işitiyoruz. Bizim insanımızın gözünde Türkiye’ye gelmemizin en büyük emaresi olarak arabaların plakası yetiyor. Onları görenler peşinen ‘’aha Alamancılar gelmeye başlamış’’ diyerek devamı hakkal yakin daha beter olacak sözlere de bir girizgâh yapmış oluyorlar. Tabi kaside düzme konusunda bizim milletimiz pek mahir. Kaside de kural tanımayan Nefi’nin torunlarıyız ne de olsa. Bir yandan överken bir yandan sövmeyi de ihmal etmeyiz. Dokundurmadan geçmez bizim insanımız senin anlayacağın. Maddi ve manevi her türlü külfete, mihnete rağmen onca yolu tepip geliyoruz mübarek vatan toprağına. Vatan toprağı dediğime bakma onun her karışına canlar feda. Onun üzerinde yetişen bir gülü koklamak bile dünyalara bedel.

Havasına, suyuna, tozuna, toprağına hasretiz ki duramıyoruz gevur diyarında. Kaçıp geliyoruz buralara. Sıcaktan mayışmış takatsiz bir halde Hüseyin abinin söylediklerine onay verircesine başımı bir öne bir arkaya sallıyorum. Bir yandan da aklım Alamanyalarda. Çoğul eki kullanıyorum çünkü bizim için Fransa, İngiltere, İtalya, İsviçre fark etmez hepsi Almanya. Daha doğrusu Alamanya. Hem böylesi daha iyi. Kelime israfını önlemiş oluyoruz. Ben de onu bunu bir kenara bırakmış kendimi Alp Dağlarının eteklerinde tren yolculuğu sırasında soğuktan uyuşmuş ellerimin çözülmesi için hohlarken hayal ediyorum. Ah ah nerede o günler! Boş ver diyor Hüseyin abi tek kelimeyle. İçimden geçenleri okumuş gibi hele bir git o zaman anlarsın diyor. Ben en iyisi kalkıp ceviz ağacının yanına gideyim diyorum. Yerde boylu boyunca uzanmış hamağı görünce bırakıveriyorum kendimi üzerine. Bedenim değil ruhum dinlensin istiyorum. Gözlerimi kapıyorum bir müddet. Çok geçmeden bahçeye bakan kapı aralığından naif bir ses: ‘’Kahveler de hazır’’ diyor.

Ayşe teyzenin kahvesini içmemek olmaz diyerek usulca doğruluyorum yattığım yerden. Çimenlerin üzerinde yalın ayak yalpalayarak yürüyorum masaya doğru. Alamancı kahvesinin kokusu köy ahalisinden olanları mest etmişe benziyordu. Tabi tabaktaki fındıklı çikolatayı gören gözler fal taşı gibi açılıyordu.  Aslında biz zamanlar bizden onlara giden kahve şimdi onlardan bize geliyordu. Değişen neydi ki? İnsanın yanında kahvenin lafı mı olur? Değişen yalnızca insan, oysa bazı şeyleri değiştirmeye gücü yetmiyor hala. Saatin tik takları eşliğinde akrep ve yelkovanın savaşı devam ettikçe de güç yetiremeyeceğe benziyor.

Öğlenin kavurucu sıcağı yerini ılık ikindi rüzgârlarına bırakmıştı. Hüseyin abinin çocukluk arkadaşları da yavaş yavaş evlerinin yolunu tutmuştu. Tıpkı kendisi gibi kimisi Almanya’da, kimisi Fransa’da kimisi bilmem nerede çalışıyordu. Artık Hüseyin abi ve bir ben kalmıştık. O kadar çok kelime tüketmiştik ki masanın altında dolaşan ayva sarısı civcivleri izlemekten başka yapacak meşgalemiz kalmamıştı. Eh madem öyle, boş durmayalım bari hazır ikindi gölgesi düşmüşken dedi Hüseyin abi. Ne yapılacaksa yapalım dedim memnuniyetle.

Evin arkasındaki depoda keresteden yaptığım iki sedir var dedi. Çam ağacından yaptım mis gibi kokuyor. Bahçenin içine iki göz de oda yaptım oh yazın Türkiye’ye gelince otururuz içinde serin serin. Gel bir el at da onları depodan alıp getirelim dedi. Kendisi usta bir marangozdu zaten Alamanya’da. Müsait zamanlarda marangozluk dersi de veriyordu öğrencilerine. Çok küçük yaşlarda gitmişti oraya. Bu yüzden Alamancası da fena değildi hani. Onun yerinde olmayı isterdim dedim kendi kendime. Yürürken bunları düşünüyordum. Tabi bir yandan da güneş yanığı bozkırın ortasından geçerken yılan gibi ayağıma musallat olan sivri dilli dikenleri ayıklamakla meşguldüm. Nihayetinde deponun kapısına dayanmıştık. Hüseyin abi şıngır şıngır sallanan anahtarları sayadursun aklıma birden şu meşhur üçlü geldi: ‘’At, avrat, silah.’’ Bence silah yerine anahtar yazılmalıydı. ‘’At, avrat, anahtar.’’ Anahtar bir Türk erkeği için olmazsa olmazdı. Kadın için bir bilezik, bir kolye neyse erkek için de kemerinde sallanan anahtar oydu. Ziynetti daha doğrusu. Türk erkeğinin nişanesi, silahıydı bir bakıma.

Gevur icadı mı ne dedi Hüseyin abi açılmadı gitti geberesice. Ah benim heybetli babam! O olaydı beylik taslayabilir miydi böyle. Bir yumrukla işini bitirirdi vallahi. Öyle durduğuna bakma dedi bana. Yarım asırdır dimdik ayakta. Benden genç duruyor deyip kahkahayı bastı. Neyse ki açılıverdi bir ara demir kapı. Deniz mavisine çalan boyası çürümeye yüz tutmuştu. İçeriye adım atar atmaz örümcek ağlarının saldırısına uğramış, elim yüzüm yapış yapış olmuştu. Ee, burası köy dedi Hüseyin abi doğal olacaksın. Karşına her an her şey çıkabilir. Boynumu büktüm çaresiz. Hüseyin abi ışığı açınca deponun içindeki zifiri karanlık, tıpkı örümcekler gibi kuytu köşelere saklanmıştı. Lambadaki ışık bir deri bir kemik kalmış sanki iyice ihtiyarlamış. Patladı ha patlayacak.

Hüseyin abi el emeği göz nuru sedirleri kapıya doğru yanaştırırken ben de etrafı kolaçan ediyordum. Nedense böyle eski yerleri severdim. Daha doğrusu biraz mazisi olan yerleri. Kıyıda köşede mutlaka saklı bir hazine vardır diye içimden geçirirdim. Ellerim arkada kavuşmuş, gözlerim radar gibi etrafta dolaşırken az ötede tozlu rafların üzerinde boynu bükük bir çocuğu andıran devasa ağızlı bir şey gözüme ilişti. Aradığımı buldum galiba dedim. Koca bir gramofon. Üzerindeki tozları üfleyince asıl güzellik ortaya çıkmıştı. Aman Allah’ım bu ne ihtişam! Üstelik ahşap işlemeli, gelin çiçeğine benzeyen hunisi sanki gelinin boynunu andırırcasına altın bezeli. Kim bilir hangi nazenin eller hangi aşk şarkısını çalmıştı bu gramofondan. Turnayı gözünden vurduk dedim. Tam istediğim yere gelmişim meğer.

Duvarın üzerinde asılı duran idareyi görünce sevincim ikiye katlandı. Çok eskiden lamba olarak kullanılmış idare. Sonra gaz lambaları çıkmış sanırım. Daha sonra ise modern olan löküsler kullanılmaya başlanmış. Bir antika meraklısı olarak ben de zaten gaz lambası ve löküs vardı. Yine köyün birinden alıp getirmiştim eve. Buradaki idareyi de alırsak üçlü seti tamamlarız dedim sessizce. Çaktırmadan diğer raflara da baktım. Az ileride külüstür koca bir teyp gördüm. Bu işime yaramaz dedim. Alt rafta ondan daha sevimli bir şey duruyordu. Ahşap küçücük bir radyo. Tam da masama göre. Hüseyin abi orada cebelleşiyorken ben rafların arasında antika avına çıkmıştım fırsattan istifade. Avımı ürkütmemek için elimden geleni yapıyordum. Çömeldiğim yerden helecan içerisinde doğruldum ve yavaşça ondan tarafa yüzümü çevirdim. Senin depo, depo değil antika dükkânı maşallah Hüseyin abi. Cennete mi düştüm diye bir an tereddüte kapıldım vallahi. Ha evet onlar mı? Hepsi babamdan yadigâr. Kimisini yurt dışından getirmiş kimisini buradan almış. Zamanında o da Alamanya’ya gitmiş. Getirdiklerini de bu depoya doldurmuş garibim. Eskiler böyle şeylere pek kıymet vermezmiş. Kaldırır atarlarmış bir kenara.

O zamanlar öyleydi ama şimdi? Hepsi birbirinden güzel, paha biçilmez. İşten güçten onlara vakit ayıramıyorum ama inşallah onları bu hapisten kurtaracağım. Onları kaçırmana yardımcı olabilirim Hüseyin abi ne dersin? Zaten deminden bu yana bakıp duruyorsun. Dudakları geriye doğru giderken gözün değecek dedi çok nazar etme istersen. Onları veremem ama sana bir kıyak geçerim dedi. Nasıl bir kıyak dedim. Külüstür teybin altında duran gri renkli çantayı görüyor musun? Onu sedirin üzerine koy, açabilene aşk olsun. Açarsan al götür senin olsun dedi. Lafımı olur dedim o işi ben hallederim. Bir koşu kaptım geldim çantayı. Üzerindeki katran gibi kararmış ölü toprağını silkeledim bir kenara. Sonra kadavra gibi yatırdım sedirin üstüne. Başladım ameliyata. Hâlihazırda ne kadar kesici alet varsa denedim lakin açılıyor zıkkım. Hüseyin abi kıs kıs gülüyor bıyık altından. Dayanamadı o da geldi yardıma. Bir sağa bir sola derken tık diye açılıverdi kendiliğinden. Gözlerime inanamadım. İçinden antika bir daktilo çıkmıştı. Hakikaten inanılmaz derecede güzeldi. Benim daktiloya karşı bir zaafım vardı zaten. Tuşlarında biraz kullanılmış olmanın yorgunluğu ve harflere sirayet eden alın terinin bıraktığı kahvemsi izlere rağmen hala sapasağlam ve tertemiz duruyordu. Babam pek kullanmamış anlaşılan. Nasipte sen varmışsın bak ne güzel. Artık onun yarım bıraktığı sözleri sen tamamlarsın dedi Hüseyin abi gittikçe alçalan titrek bir ses tonuyla. Bunu söylerken gözleri buğulanır gibi olmuştu. Zevkle dedim. Sevinçten kaç kez teşekkür ettiğimi hatırlamıyorum bile. Çantayı kaptığım gibi dışarı fırladım. Onu çocuksu bir neşe ile koltuğumun altına sıkıştırmış, Hüseyin abiyi de sedirlerle baş başa bırakmıştım.

Akşam güneşi bozkırın sarı rengini kızıla boyamıştı. Köyü şefkatle kucaklayan dağlara muhteşem bir cümbüş hâkim olmuştu. Gökyüzünü bir makas gibi yırtan sığırcık kuşlarının türküsü bitmek üzereydi maalesef. Karanlığa kalmadan yola koyulsam iyi olur dedim Hüseyin abiye. Nasıl istersen dedi yorgun fakat tatlı bir eda ile. Daktiloya iyi bak dedi. Merak etme dedim inşallah gözüm gibi bakacağım. Güneş bozkırdan eteğini alelacele toplarken vedalaşma vakti de gelmişti. Ceviz ağacına son bir kez baktım. Hasretle geldiğim tozlu yollardan hüzünle ayrılıyordum. Gittikçe siyah bir noktaya dönüşen arabamla çam ormanları ile kaplı tepeleri aşıyor, yol kenarındaki soğuk pınarlar üzerine sımsıcak şiirler yazan dedelerime Fatihalar okuyordum.

Neyse ki yolculuk kısa sürdü. Daktiloyu elime aldığımdan bu yana yaşadığım mutlu yolculuk bana asıl yol yorgunluğunu unutturmuştu. Sabah uyanır uyanmaz yaptığım ilk iş daktilonun içini açmak oldu. Evire çevire belki saatlerce kurcaladım. Uzunca bir temizliğin ardından yepyeni görünüyordu. Royal, bir Amerikan malı demişti Hüseyin abi şimdi anımsadım. II. Dünya Savaşı sonrasında Marshall yardımı ile gelmiş olmalı Türkiye’ye. Senin anlayacağın yarım asırdan fazla mazisi var bu daktilonun. O yüzden iyi bak demişti. Ona gözüm gibi bakacağıma söz vermiştim zaten. Bir zamanlar hemen herkesin gözdesiydi daktilo. Sonra birden hayatımızdan çekilip gitti. Nice yazar, nice şair onunla sırdaş oldu. Kim bilir daha nice sırrı tuşların ardına bırakıp gittiler. Daktilonun tuşları birer notaydı hakikaten. Çıkardığı tık tık sesi geçmişten çalınan bir musikiyi anımsatıyordu insana. Siyah beyaz filmlerin ve mahkeme salonlarının en tanıdık ve belki de en şımarık simasıydı o. Elimde tuttuğum bu daktilo belki bir savaş gördü, belki birini mahkûm, belki birini azat etti, belki güzel bir şiir, belki güzel bir aşk mektubu yazdı. Kim bilir daha neler saklıyordu kendi bünyesinde. Oturduğum yerden çekmeceye uzandım gayri ihtiyari. Beyaz bir sayfa kopardım kendime adamakıllı. Belki birkaç kelime yazar ümidiyle kolonya damlattım kırmızı siyah şeridin üstüne. Kâğıdı yerleştirdim. Makarayı çevirdim usulca. Mürekkebin müsaade ettiği yere kadar ve odanın içinde yankılanan tık tık sesleri kesilene dek ben de kendi hikâyemi yazmaya başladım…

Yazar Hakkında

Mücahit Enes Coşkun

Ağustos 1992’de Nevşehir’de doğdu. Kayseri’de ikamet etmektedir. 2014 yılında Karadeniz Teknik Üniversitesi Türkçe Öğretmenliği bölümünden mezun oldu. Trabzon, onun en tatlı hatırası idi. Öğrenim süresi boyunca Osmanlıca ve serbest şiir üzerinde çalıştı. Gazete ve dergilerde şiirleri yayımlandı. Yine bu süre zarfında düz yazı ile içli dışlı oldu. Halen kendisine ait bir blogda,Edebiyat, Tarih ve Sinema alanlarında çeşitli yazılar kaleme almaktadır. Son zamanlarda ney ve kaligrafi ile meşgul. En büyük hayali, elinde fotoğraf makinesi, bir kalem ve bir kağıtla Dünya’yı karış karış gezmek. Orta düzeyde İngilizce bilmektedir. Kısacık hayatı bundan ibaret

Yorum Yap