Psikoloji

Doğumdan Ölüme Varoluş Kaygısı

Yazar | Murat CANVER

Varoluş kaygısı, günümüzde insanın ruhsal anlamda en çetin problemlerinden biri olarak gerek varoluşçu felsefenin, gerekse varoluşçu terapi adıyla uygulama alanı bulan psikolojinin çalışma sahasında önemli bir yer işgal etmektedir. “Varoluş kaygısı nedir?” öncelikle bunu tanımlamak gerekmektedir.

İnsan dünyaya oldukça zahmetli bir süreç sonucunda gelir. Biyolojik olarak doğum dediğimiz bu sürecin sonunda yeni doğan bebeğin dünyaya verdiği ilk anlamlı tepki ağlamak olmaktadır. Ağlamak hüzne dair birçok olgunun sonucu olarak insan yaşamının doğal bir parçasını oluşturmaktadır. İnsanın ağlayarak dünyaya gelmesinin nedeni, güvenli, sıcak, karanlık ve doyurucu bir ortamdan ayrılarak yoğun ışık ve soğuğa maruz kalması, anne karnındaki güvenli ve doyurucu ortamdan uzaklaşmasıdır. Anne karnından ayrılış belirsizliği doğurur. Bebek anne karnından ayrılmak istememiş doğum ile adeta fırlatılmıştır. Otto Rank bu durumu ‘doğum travması’ olarak adlandırmaktadır. Doğum travmasının bebek için anlamı belirsizlikten kaynaklanan kaygıdır. Varoluş kaygısı tam da bu belirsizliğin kavramsallaştırılmış halidir. Bu kaygının ilk kez yatıştırılması bebeğin beslenmesi yani anneyi emmesi ile sağlanır. Demek ki bebeğin bir ihtiyacı vardır, bu ihtiyacın ‘geçici’ olarak giderilmesi ile kaygıları bir süreliğine yatışmaktadır. Dolayısıyla şunu söylememiz mümkündür: Varoluş kaygısı bir ihtiyaçtan kaynaklanır ve ihtiyacın giderilmesi ile en azından bir süreliğine giderilebilir.

Dünyaya geldiği anda en temel ihtiyacı beslenmek olan insanın, temel yani fizyolojik ihtiyaçları giderildikçe psikolojik ihtiyaçları oluşmaya başlar. Öncesinde yalnızca bir geçim ve hayata tutunma derdi olan insan, ergenliğe eriştikçe psikolojik tarafıyla karşılaşır, benliğiyle yüzleşir. Zihinsel faaliyetleri artar, estetik kaygıları oluşur. Öncesinde nesnelere yönelik olan merakı, derinleşerek doğaya ve kendi benliğine yönelir. Bunu yalnızca bir filozof için söylüyor değilim. En sıradan insanın dahi hayatın gidişatı içerisinde doğal seyri bu şekilde olmaktadır. Örnek olarak hemen hemen her çocukta gözlemlediğimiz soruları verebiliriz. Salt merak güdüsüyle bilmeye yönelik olarak sorulan bu soruların soruluş şekli ve amacı açısından filozofçadır. Soruluş şekli açısından filozofçadır çünkü soru hedefi en yalın ifadeyle on ikiden vurmaktadır. Soruluş amacı açısından filozofçadır çünkü soruyu sormanın amacı yalnızca öğrenmektir. Erişkin insan öğrenmeyi ister, ancak öğrenmenin yanında sosyal statü, maddi kazanç veya beğenilme duygusu gibi psikolojik tatminler de hedefleyebilir. Ancak çocuk öğrenmeyi sadece bilmenin kendisi için istemektedir. Amacı bir an önce dünyayı tanımaktır. Pascal boşuna dememiştir “Hikmet bizi çocukluğa geri götürür” diye.

Bahsettiğimiz psikolojik ihtiyaçların en önemlisi insanın yaşadığı evreni anlamlandırma çabası ve bu anlam dünyası içerisinde kendisini konumlandırmasıdır. İnsanın kendi varlığını konumlandırma aşamasında yaşadığı belirsizlikler, var oluşu ile ilgili kaygılarını artırır. Nereden gelmiştir? Nereye gitmektedir? Bu geliş ve gidiş arasında nasıl bir yaşam sürmelidir? Tüm bu geliş ve gidiş sürecini yaşayan, hatta bu soruları da soran ‘ben’ dediği varlık kimdir? Kendi varlığının kaynağı nedir? Varlık ve var oluş hakikaten anlamlı mıdır yoksa insan ona anlam vermeye mi çalışmaktadır? Tüm bu belirsizlikler içerisinde insan için en can alıcı ve ürpertici soru nereye gittiği sorusudur.

Dolayısıyla gelecek tasarımı yapabilen tek canlı olan, varlık âleminin en üstünü olarak görülen insan, ‘nihai son’ ile ilgili teoriler ya da kurgular geliştirir.  Sırf varlığının nihayeti ile ilgili duyduğu kaygıyı bir nebze olsun giderebilmek için. İşte bu yüzden insanın en az bilgi sahibi olduğu halde en çok konuştuğu konu ölümdür. Dünyaya gelişimizden itibaren hep yaşayacakmış gibi davranırız. Kalıcı işler ve eylemler peşinde koşarız. Ev alırız, kurumsal bir firmada iyi bir pozisyon elde etmeye uğraşırız, hiç bitmeyecekmiş gibi eğlenir, baki olacakmış gibi ‘makam ve para’ için savaş çıkarır, dünyayı yakarız. Ölüm düşüncesi insanın yaptığı tüm bu eylemlerin anlamlandırılması için yegâne açmaz olarak karşımıza çıkar. Bu açmaz büyük bir çelişki doğurur. Çelişkinin mahiyeti trajik yani giderilmesi imkânsız olsa da insan bu trajediden kurtulmaya çalışır ve yaptığı eylemin niteliği ile ilgili olarak bir ölüm düşüncesi üretir. Ayinesi iştir kişinin düsturunca yaptığı eylemler kişinin kendisidir. Dolayısıyla kişi ölüm ve ölüm sonrasına dair düşüncelerini tamamen kendisine göre şekillendirir. Ölüm sonrasına dair bilgi veren dinlere inanış da çoğunlukla kişinin kendisi ile alakalıdır. Öznel anlamda kendini aklama ve haklı çıkarma olarak tanımlayabileceğim ‘iyi’ kavramı bu nedenle kişi için önemlidir. Hiç kimse kendisini ‘salt kötü’ olarak tanımlamaz. ‘İzafi kötü’ olarak tanımlayabilir ama kötü olduğunu bile bile ya da gerekçesiz kötülük yaptığını düşüne düşüne kişi kendisine tahammül edemez. Kötülük yapsa da mutlaka haklı bir gerekçesi ya da yıllar öncesine dair acı bir hatırası vardır. Herkesin kendisini ‘iyi’ olarak tanımlamasından-en azından bilinç düzeyinde- kastım tam olarak budur. Bu tanımlama ne işe yarar?

Bu tanımlama kişinin ölüm sonrası için kendisini en azından daha iyi anlayacak birilerinin olduğu bir dünya tasarımı ile sonuçlanır. Böyle bir dünya tasarımı, insanın varlığının özüne dair duyduğu kaygının yatıştırılmasında büyük bir vazife görmektedir. Bu dünya tasarımını ise insani disiplinlerden yalnızca felsefe ve din kurar. Özetle, varoluş kaygısının yatıştırılmasının yolu felsefe ve dinin yöntemlerinde barınmaktadır.

Yazar Hakkında

Murat CANVER

Gaziantep Üniversitesi Endüstri Mühendisliğini bitirdi. Üniversite yıllarından beri pek çok farklı disipline ilgi duydu. Mühendislik üzerine yüksek lisansında Meta-sezgiseller üzerine çalışan Canver'in felsefi merakı ağır basınca yüksek lisansını yarıda bıraktı. Din, Felsefe, Psikoloji, Tarih, Siyaset ve Sinema Sanatı üzerine merakı olan yazar, Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Felsefe ve Din Bilimleri'nde yüksek lisans yapmaktadır. Genç Kültür, İndigo gibi internet dergilerinde çeşitli alanlarda yazılar yayınlamış, Cinerium adlı sinema sitesinde film eleştirileri yazmıştır. Godfather Sinema Dergisinde halen yazıları yayınlanmaktadır. İyi derecede İngilizce bilen Canver, 2009'dan bu yana yazdığı yazıları derleyeceği bir kitap ve felsefi bir roman üzerinde çalışmaktadır. Evli olan yazar, Ankara'da yaşamaktadır.

Yorum Yap