Edebiyat

Düşünce Yazan Makine

‘’ Hayal kurmak beleş’’ diyor ‘’Yün Bebek’’ filminin yazarı, yönetmeni, aynı zamanda oyuncusu olan Ümmiye Koçak. Türkiye’de böyle güzel kalpli insanların sayısı az mı? Bana sorarsanız cevabım hayır olur. Peki ya onlara verilen değer? Bir iki kelime ile geçiştirilir bizde maalesef. Zaten Ümmiye Koçak da ödülünü New York Film Festivali’nden alır.

Hayallerini yazmakla işe başlar bu mütebessim çehreli teyze. Yazdıklarının bir hayal, hayallerinin de yazdıklarından ibaret olmadığını anlatmak istercesine. Ne de olsa hayal kurmak bedava, karışmak kimin haddine diyor. Sadece hayal et ve yaz.

Tabuları yıkalım bizde. Gelin hayallerden başlayalım bunun için. Önce şu meşhur düşünüyorum o halde varım sözünden ‘düşünceyi’ çıkarıp yerine ‘hayal’ koyalım mesela. ‘’Hayal kuruyorum öyleyse varım’’ daha şık olmadı mı sizce de? Zaten bunu da hayalen yapıyoruz. Ümmiye teyzenin dediği gibi derdini sıkıntısını çekecek değiliz ya. Her neyse…

İnsanın hakikaten muazzam bir beyni ve bu beyninin içine sığdırılmış uçsuz bucaksız hayalleri var. Hayalsiz bir hayat nasıl olurdu diye düşünüyorum kendi kendime. Hayalsizliği tahayyül etmek… Her insanın başkalarına hep küçük görünen fakat kendi içinde büyüdükçe büyüyen hayalleri vardır elbette. Yoksa hayalsiz, dağları, ırmakları, okyanusları aşabilir miydi insan? Belki de yaradan, insana hayal etmeyi öğretti, hakikati fark edebilmesi için biraz da.

Öyle hayaller kurarım ki bazen, avuç içlerimde hissederim onları. Bazen de boşluğa uzanır ellerim çaresiz. Yine de yılmam, usanmam hayallerimin peşinden koşmaktan. Buraya kadar her şey normal. Peki, tuhaf olan ne diyeceksiniz? Son günlerde, düşündüklerimi, bir nevi hayallerimi yazamamaktan şikâyetçiyim aslına bakarsanız. Bunun sebebi, bazen kalemsiz kâğıtsız kalmaktan, bazen zamansızlıktan, bazen unutmaktan, bazen de unutturulmaktan. Bu sonuncusunda başkalarının müdahalesi söz konusu tabi. Ve en acımasız olanı bence. Hikâyenin en can alıcı noktasında odadan içeriye birinin dalıp doların yükselişinden, mutfak balkonu için gerekli olan PVC’den, pazar alışverişinden bahsetmesi ve alakasız daha bir sürü şey… Hani film çekerken yönetmen ‘’kestik’’ der, birisi de siyah beyaz klaketi pat diye kapatır ya, aynen bunun gibi her seferinde hikâyeyi başa sarmak zorunda kalıyorum ben de.

Unutmaktan kastım ise fikir seli içerisinde boğulduğunuz bir an da, zihninize yağmur taneleri gibi patır patır düşen bu fikirleri yazıya dökmek yerine biraz sonraya ertelemeyi tercih etmekten kaynaklı unutmak. Biraz ihmalkârlık biraz da üşengeçlik var işin içinde sanırım. Psikoloji dilinde kısa süreli belleğe atmak diyorlar buna. Sonra kafayı kaşı dur işin yoksa ne düşünüyordum ben biraz önce diye.

Ah bir de zaman bulsam okumak, yazmak istemez miyim! Sonra kalemim kayboldu, kâğıdım yırtıldı gibi ilkokul çocuklarına rahmet okutacak sözler… Yok yok böyle sudan bahaneler ardına saklanacak değilim elbet. Fakat nedense kaçıveriyor düşünceler zihnimden bazen. Keşke bir şey buna engel olabilse diye ümit besliyorum masumane.

 

Bir yanda beynim, eski model bir televizyon ekranı gibi karıncalanırken bir yanda telefonda gördüğüm habere dikkat kesiliyorum. Haber yeni değil aslında. Bilim insanlarının yıllardır üzerinde çalıştığı bir buluş: ‘’ Düşünce Okuma Makinesi’’ yani insan zihninde olup bitenleri bir makine vasıtasıyla okuyabilme. Beyin tarayıcı olarak da adlandırılan bu makine, düşünce eylemi sırasında beyni inceleyerek insan hareketlerinin önceden tahmin edilmesini ve ayrıca bedensel engellilere vücutlarını kullanmadan bilgisayar kullanma, e-posta yazma imkânı sağlıyor. Kötü emeller için de kullanılma ihtimali var tabi. İnsana komut vererek onu yönlendirme ve gizli sırları ifşa etme gibi. Keşke diyorum bu buluş bir adım öteye gitse ve adı ‘’ düşünce yazma makinesi’’ olsa. Tabi sadece elzem zamanlarda kullanmak kaydıyla. Mesela, bir tren yolculuğu sırasında başını cama yaslamış mahmur gözlerle tam uyumak üzereyken, her dün aynı yolu gidip gelmekten bıkmış bir tramvayda, kalabalığın içinde sıkışıp kalmış, umarsız bakışlar ile şehrin ışıklarını süzerken, geceleyin rüyalarınız, sizden habersiz sizi başka âlemlere sürüklüyorken…

Böyle güzel fakat zamanın ve mekânın müsaade etmediği anlarda bir bilgisayar olsa başucunuzda, bir de onu çalıştırmaya yetecek mütevazı bir tuş. Ne de olsa kanıksadık ve kabullendik teknolojinin nimetlerini. Kitap taşımaz olduk yanımızda. Bizim yerimize akıllı arkadaşlar taşıyor ya zaten. Bir de düşündüklerimizi kayda geçen bir icat olsa fena olmaz değil mi? Artık okumak da zor geliyor nefse yazmakta. Bu gidişle esameleri bile okunmayacak zavallıların.

Her gece uykuya dalmadan evvel neredeyse yarım saat düşünüyorum. O gün olup bitenleri ve en çokta olmasını istediklerimi… Hayali bir kâğıda yazıyorum her şeyi. Kâğıt doluyor taşıyor (gözlerimden de uyku akıyor bu arada) ama hayallerim yarım kalıyor hep. En berrak gördüğüm rüyalar bile uçuveriyor gözlerimi açar açmaz. Harfler eğri büğrü olsa, noktalar yer değiştirse, cümlelerin öznesi, yüklemi şirazeden çıksa ehemmiyeti yok gözümde, yeter ki hayallerim yazılsın bir yerlere…

Yazar Hakkında

Mücahit Enes Coşkun

Ağustos 1992’de Nevşehir’de doğdu. Kayseri’de ikamet etmektedir. 2014 yılında Karadeniz Teknik Üniversitesi Türkçe Öğretmenliği bölümünden mezun oldu. Trabzon, onun en tatlı hatırası idi. Öğrenim süresi boyunca Osmanlıca ve serbest şiir üzerinde çalıştı. Gazete ve dergilerde şiirleri yayımlandı. Yine bu süre zarfında düz yazı ile içli dışlı oldu. Halen kendisine ait bir blogda,Edebiyat, Tarih ve Sinema alanlarında çeşitli yazılar kaleme almaktadır. Son zamanlarda ney ve kaligrafi ile meşgul. En büyük hayali, elinde fotoğraf makinesi, bir kalem ve bir kağıtla Dünya’yı karış karış gezmek. Orta düzeyde İngilizce bilmektedir. Kısacık hayatı bundan ibaret

Yorum Yap