Düşünce

Düşünmek çölde yalın ayak gezinmektir!

Yazar | Fikri AKSU

Yolumu değiştirmenin gerekliliğine karar verip, bir U dönüşü yapıyor, ve arabamdan inip, ayakkabılarımı çıkarıyorum.Asfalttan çölün kumlarına geçiyorum yalın ayak. Neden mi? Sokrates niçin yalın ayak geziyordu ki?

Kelimeye sığındım, kalkanım oldu kelime.İnsanlardan kaçışım, siretimin sığınağı.Anlatmak istediğimi zor ifade edebilen ben, kendimi hiç ifade edemezdim.Çünkü kimse kendisini ayniyle ifade edemez.Kelime ile dile geldim ama gizlendim.Kendimi gizleyerek insanlara sundum, kendimden dahi kendimi gizledim.Dolandırdım kelimeyi, süsledim, bir güzel de giydirdim, çıkardım kendisine gelen görücülerin karşısına.Alıcılarına hoş görünsün istedim, ne de olsa benim kelimemdi, ancak bir kez daha kendimi kandırdım.Benim sandığım kelimeler bana ait değildi.Zihnimde iz bırakanlara ait kelimelerdi, bana düşen ise onları allayıp pullayıp vitrine çıkarmak oldu.Vitrinin olduğu yerde ise pazarlık ve fiyat mutlaka olurdu.Kelimelerim bu kadar ucuz muydu? Kime ve hangi bedele vitrine çıkarmıştım kelimeleri?

Suretleri hoştu kelimelerimin, çünkü daha önceden dile gelmiş, zihinde yer etmişlerden seçmiştim onları.Aşinaydılar ama siretlerini anlamak ve açıklamak kolay olmadığı için “güzelmiş” deyip geçiliyordu insanlar tarafından.Kelimelerim tavaf etti cümlelerimin yolunda, yazımın etrafında.Oldu diyordum, fena değil diye iç geçiriyordum ki Boileau’ ya ait şu sözü okuyana kadar: “ Fikirleriniz ne denli açık olursa anlatımınız da o denli açık olur.” Vuruldum ve bir daha baktım kelimelerime, kelimelerimden de zihnime.Berraklaştıramadığım fikirler, bulanık düşünceler, arafta ruhlar gördüm kelimelerimde, zihnimde. Açık ve açıklayıcı olamayışım fikirlerimin açık olmayışındandı.Siretini, kavramsal altyapısını dolduramadığım kelimeleri süsledim ve bıraktım.Güzeldi ama içi boş bırakılmıştı.Dile gelmemiş bir güzel daha cazibeli olabilir belki ancak o dile gelmedikçe de içindeki manasızlığı yahut anlamı asla bilebilecek durumda değiliz.Manasızlığımı kabukla örtmeye çalıştım, süslü ve dolambaçlı anlatımım, yani üslubumla.Üslup deyince Boileau’nun bir sözü daha geldi aklıma:”Üslup aynıyla insandır.” Ve gözlerimi üslubuma çevirdim bir kez de.Bana ait olmayan başka bir şeye.

Olağandı belki genç ve kendini arayan biri için bu durum, insan yazdıkça uslubunu kazandığı gibi insan yaşadığı müddetçe kendini bulabilirdi, yaşadıklarıyla bulabilirdi. Kendini aradığını iddia ederken, bu yolculuktaki izlenimlerinin hazzında kaybolmak ve yolculuktan hatırlanacak tek şeyin içinde yaşadıklarının değil, yol boyu gördüğün manzaralardan ibaret kalması gayeden sapmaktı benim için. Bir dostum şaka ile karışık şöyle demişti bir gün :” Haz almaya başladıysan bırak. ”  Hala altını dolduramadığım ve üzerinde düşünmem gereken bir cümle benim için hayatın her alanında.Üslubum yoksa ben de yokum demektir, var olmaya çalışırken başkalarının kimliğiyle var olup, kendim yok mu oluyordum yoksa? Dolaylılık ve süsün cazibesinde…

Sahi dolaylılık ve süs neden cezbeder ki insanı? Kesin hükümler koymadığı, yoruma yer verdiği için mi? Her insanda farklı anlamlar, farklı izler bırakabileceği için mi yoksa üzerinde tartışılabileceği için mi? Hakikat süslü değil ama yalındı, ancak bu yalınlığa dolaylılıkla mı ulaşılabilirdi? Belki de insan hep kesinlikten korktuğu için dolaylılığı seçmiştir.Kesinlikten yani mutlak olandan.Mutlaklık insanın muğlak zihninin tam olarak kavrayamayacağı bir kavram oldu her zaman.Mutlaktan bir kaçış, bir göz ardı ediş oldu dolaylılık ve belki de edebiyat böyle doğdu muğlak ama muhayyileye hitab eden Arap çöllerinde.

Yolumu değiştirmenin gerekliliğine karar verip, bir U dönüşü yapıyor, ve arabamdan inip, ayakkabılarımı çıkarıyorum.Asfalttan çölün kumlarına geçiyorum yalın ayak.Neden mi? Sokrates niçin yalın ayak geziyordu ki?

Yazar Hakkında

Fikri AKSU

Tahmis Dergi'de doğdu. Hayattan beklentisi burada yazarak ölmektir.

Yorum Yap