Gündem Kritik

Eğitim Hakkında Bazı Mülahazalar-I

Bir konunun uzmanı olmak için o konuyla ilgili ihtisas yapmış olmak, konuyla ilgili söz sahibi olabilmek için hiç değilse birkaç yıl emek vermiş olmak gerekir. Ancak bizde herkes her şeyi biliyor, bilmekle kalmıyor aynı zamanda her konuda herkes hüküm veriyor, fikir beyan ediyor ve ne yazık ki yalan yanlış birçok bilgi kulaktan kulağa taşınıp duruyor…

Hâl böyle olunca gerek güncel meseleler ile ilgili gerekse sosyal veya siyasi hayatla ilgili asıl fikir beyan etmesi gereken kişi veya kişiler yerine, kendine bile hayrı dokunamayan bir cenah Türkiye’nin yayın ve yayım hayatını dahası milli kültürünü katletmeye devam ediyor. Yazarlıkla uzaktan yakından ilgisi bulunmayan kişiler birtakım kültür dergilerini, derneklerini âdeta babalarının mirası gibi kullanıp kendi içlerinde sözde bir yazar(!) kitlesi oluştururken eğitimle herhangi bir şekilde alakası olmayan başka bir grup da açık oturum programlarında ahkâm kesiyor. Aynı şekilde siyasette, hukukta hatta sağlıkta bile söz konusu hususlardaki uzmanları dahi şaşırtacak düzeyde gaflet içerisinde bulunan bir dizi aydın kisveli cahile her yerde rastlamak mümkün.

Bu yazı daha çok bir durum tespiti olarak değerlendirilebilir. Fakat şunu açıkça ifade etmek gerekir ki niyetimiz herhangi bir siyasi cenahı yahut herhangi bir edebi camiayı hedef almak değildir. Özellikle son zamanlarda televizyonlardaki açık oturum programlarında isimlerini neredeyse ezberlediğimiz ve yüzlerini görmekten bıktığımız her şeyi bilen amcalar ile teyzelerin ne amaca hizmet ettiklerini anlama gayretimiz bize bu yazıyı kaleme alma zorunluğu hissettirmiştir. Diğer taraftan sosyal medya klavye savaşçılarının sözlerinin, ipe sapa gelmez tenkitlerinin de kabak tadı vermeye başladığı gerçeği göz önüne alınırsa yazının bir yazı dizisine dönüşme kapasitesi bile mevcuttur. Dolayısıyla daha sonra devam ettirmeyi planladığımız yazı dizimizin ilk kısmına şu sıra gündemi fazlaca işgal eden eğitim hususu ve hâlihazırda konuyu faciaya dönüştüren yorumları tenkitle başlamakta, naçizane bir eğitimci ve Türkolog olarak yarar görüyoruz.

Eğitim kavramının öneminin bakkal Ahmet amcadan tutun da ev hanımı Ayşe teyzeye varıncaya kadar herkes farkında çok şükür. Bu farkındalık gerçekten şükredilmesi gereken bir durumdur. Zira Yirmi Birinci Yüzyıl Türkiye’sinde Allah muhafaza bir de hâlâ konunun ehemmiyetini anlatmakla uğraşmak durumunda kalsaydık hâlimiz nice olurdu? Ancak bir ülkenin geleceğinin şah damarı olan eğitim meselesi, maalesef ciddiyetini yitirmiş, konu hakkında dirsek çürütmüş kişiler dışında herkesin üzerinde tahakküm kurmaya çalıştığı alelade bir mevzuya dönüştürülmüştür. Müfredat değiştirme fiilinden tutun da öğrencileri muhtelif eğitim kurumlarına yerleştirme mevzuu dahi, yetkiyi elinde bulunduranların keyfiyetine bırakılmıştır. İnternet üzerinden yapılan ve evimize eşya alırken bile daha fazla kafa yorduğumuz bir anket sistemi ile uzman olmayan kişilerin fikirleri alınarak göstermelik bir araştırma yoluna gidilmiş derken ortaya fecaat bir durum çıkmıştır. Bu durum, gündemde yer tutan birtakım siyasi mecralar, dernekler, tarikatlar veya farklı sivil toplum örgütleri tarafından içi boşaltılan demokrasi, laiklik vs. gibi kavramların dahi yerini alabilecek ehemmiyette bir husustur. Zira bu ülkede artık insanlar kendilerini yeterince ifade edemedikleri için sosyal çatışmalar çıkmakta, aile içi şiddet artmaktadır. Çünkü anadilimiz Türkçeye yeterince önem verilmemekte, insanlar anadillerine hâkim olamadıkları için duygularını ve düşüncelerini yeterince ifade edememekte, karşılarındaki insanı yeterince anlayamadıkları için de kendi aralarında anlaşmazlık, yanlış anlaşılma ve nihayetinde ise çatışma çıkmaktadır.

Romanlarını dahi önce Ecnebice kaleme alıp daha sonra Türkçeye tercüme ettirip Türkiye’de satış ve pazarlama rekorları kıran bir şahsın sözde eserlerinin Türk Dili ve Edebiyatı Ortaöğretim Programında ne işi var?

Müfredatta, Türk Dili’nin en doğru kullanıldığı ve Türk Kültürü’nü en iyi yansıtan eserlere yer verilmesi gerekirken yine birtakım siyasi, sosyal grupların temsilcilerini desteklemek adına bazı yetkin olmayan isimlere iltimas geçilmekte ve gelecek nesillerin hayatı karartılmaktadır. Romanlarını dahi önce Ecnebice kaleme alıp daha sonra Türkçeye tercüme ettirip Türkiye’de satış ve pazarlama rekorları kıran bir şahsın sözde eserlerinin Türk Dili ve Edebiyatı Ortaöğretim Programında ne işi var? Yahut Türk kültürü ve geleneği ile alakası olmayan bir halk hikâyesinin Türk çocuklarının eğitim öğretim gördüğü adı bile milli olan devlet okullarında okutulmasının mantığını kim açıklayabilir?

Bütün bunlar, her mecranın seviyesinin düşürülmesi ve hiçbir işin ehline verilmemesinden kaynaklanan, nesilleri kalitesizleştirme girişimlerinden kaynaklanmaktadır. Müfredat nasıl olsun, hangi sınavı kaldırıp yerine hangi öğrenci seçme yöntemini getirelim gibi sorular alan uzmanlarına ve yetkin kişilere sorulmalı, alınan cevaplardan en milli ve bu ülkenin çocukları için en yararlı olacağına inanılanı uygulamaya geçirilmelidir. Aksi takdirde her akşam açıkoturum programlarında o hukukçunun, bu siyasetçinin, şu gazetecinin yorumlarıyla yahut velilerin, öğrencilerin, bilmem hangi alakasız mebusun fantezi kuran düşünceleriyle eğitim sistemi/sistemsizliği sorunumuz çözülemez. Elbette laik, demokratik ve sosyal bir eğitim sistemine ihtiyacımız var. Ancak daha mühimi ve öncelik verilmesi gereken şey milli, kaliteli, herkese eşit imkân sağlayan, iltimasa ve ayrımcılığa izin vermeyen, anadilimiz Türkçeyi herkese doğru ve etkili kullanmayı öğretebilecek bir eğitim politikası belirlemektir. Diğer bütün toplumsal, sosyal hatta siyasi sorunların temelinde bu eksiklik mevcuttur. Eğer bir eğitim politikamız olursa önem arz eden meseleler deneme yanılma yoluyla değil, gerektiğinde yeni düzenlemeler yapılarak sistemli bir şekilde çözülme imkânı bulur. Gerçek anlamda kaliteli bir eğitim sistemi kurmanın yolu iktidarlar, hatta bakanlar değiştikçe değiştirilen bir yol izlenmesinden vazgeçilip iktidarı ve muhalifleriyle, siyasi çıkar çatışmalarını, kişisel ihtirasları bir kenara bırakıp konuyla ilgili uzmanların önünü açarak onlara maddi, manevi ve vakti imkânlar tanıyıp kusursuz bir milli eğitim politikası oluşturmalarını sağlamaktır. Zira bu pilav daha çok su kaldırır…

Yazar Hakkında

Seda Artuç Bekteş

Şanlıurfa’da doğdu. Aslen Elâzığlıdır. 1993 yılında ilkokula başladı. İlköğretimi bitirinceye kadar, ailevi nedenlerden dolayı birçok kez okul değiştirdi. 2005 yılında Şanlıurfa Anadolu Lisesi’nden mezun oldu ve aynı yıl, Gazi Üniversitesi Gazi Eğitim Fakültesi Türkçe Öğretmenliği Bölümünü kazandı. Aynı Fakültenin aynı bölümünde Yüksek Lisans eğitimini tamamladı.

Yazmak, illa ki okumak bir tutkudur ona göre. Ve kitaplar, sadece okunmak için değil aynı zamanda onlarla yaşamak içindir. Kelimelerin gizemli dünyasını çok küçük yaşta keşfetmiştir. Bu keşfi, şiirin sığ görünümlü derin sularıyla süslemiştir. Gökyüzünde bir yerlerde işitilmeyi özleyen kelimelere, mısralarla tutunmuştur…

Sessiz Sadâsız, onun ilk şiir kitabıdır. Genç yaşında çektiği sancıların ilk meyvesi, geleceğin insanlarına umut, mazinin kalplerine hasret… Şairin, Türkçenin Yabancı Dil Olarak Öğretiminde Şiir Metinlerinden Yararlanma isimli bir kaynak kitabı ve birçok ortamda yayınlanmış makale, şiir, denemesi bulunmaktadır.

Yorum Yap