Gündem Kültür-Sanat

Elveda Ey Mahzun-U Şerif

Eski ramazanlar mazide kaldı, hiçbir şeyin tadı tuzu kalmadı artık diyoruz. Hakikaten her mecliste bundan dem vuruyor ve birbirimize dert yakınıyoruz. Ah nerede o günler! Geride ne kaybettik biz? Ve bu hale nasıl geldik? Eski muhabbetler, koyu kahveler, demli çaylar, eski akşamlar, eski iftarlar, eski namazlar… Ah nerede yitirdik biz, bize bizliğimizi ve birliğimizi hatırlatan şeyleri! Eskimez dediğimiz şeyleri… Dilimize bu denli pelesenk olmuş eski de ne vardı ki onu bu kadar değerli kılan? Eskiyi kıymetli yapan mıydı yoksa insan? Tabir yerinde ise ağzımızda bir sakız gibi bir o yana bir bu yana çevirip duruyoruz şu meşhur ‘’eski’’ lafını. Fakat ne tat var ağzımızda ne bir lezzet. Bıkmadan, usanmadan gece gündüz çiğniyoruz aynı şeyleri.

On bir ayı kıskandıran, insana kulluğunu ve sadece ‘O’nun rızası için oruçların tutulduğunu hatırlatan kutsi bir zaman dilimi içerisine girdik. İster istemez geçmişin (geçmiş derken hem yakın hem de uzak geçmişi kastediyorum) kulağını çınlatıyoruz. Neden eskiyen şeylerin özlemini, hasretini çekiyoruz hep? Yoksa yeniden memnun değil miyiz? Bunca nimetin, bunca bereketin içinde neden hala o günleri yâd ediyoruz ki? Eksik neyimiz var değil mi? Yine de bazı şeylerin geri gelmesini ümit ediyoruz. Yeniden, dört gözle kapılarımızın çalınmasını bekliyoruz. Ama ramazan kapımızı çaldı işte. Ne bekliyoruz? Yoksa onu hakkıyla misafir edemiyor muyuz? Bu sorulara artık kaçamak cevaplar veriyoruz. Gönülden, yürekten söylemek ağır geliyor çünkü. Çok değiştik çünkü. Bu değişimin bize yaramadığı aşikâr. Keşke hiç değişmeseydik, hep aynı kalsaydık. Fakat nafile. Başka âlemlerde yaşıyoruz artık. İpi kopmuş bir uçurtma misali uzak diyarlara sürükleniyor, sonsuz mavi bir boşlukta kayboluyoruz. Git gide küçülüyor ve yok oluyoruz. Bu yüzden, tamamen yok olup gitmeden yitirdiğimiz aslımıza, benliğimize geri dönmek istiyoruz. O yüzden geçmişe özlem yolluyor, bugüne sitem ediyoruz. Çırpınıyoruz çaresiz.

Ramazanların eskisi gibi olmadığını ve çok değiştiğini iddia ediyoruz. Oysa değişenin yalnız kendimiz olduğunu göremiyoruz. Öyle ya ramazan hiç değişmedi. Asırlardır o güzel çehresini, iffetini muhafaza ediyor. Değişen ve onu da kendimizle birlikte bu uçurumun kıyısına getiren bizden başkası değil elbet. Meğer kendimiz ızdırap girdabı içinde çırpınırken onu da yalnızlığın ve karanlığın kollarına teslim etmişiz. Bu yüzden ramazandan ziyade kendimizle yüzleşmek gerektiğine inanıyorum. Suriye’de Halep’te ölen çocukların feryatlarını işitince yüreklerimiz kan ağlıyor. Ya içimizde ölüp giden çocuklar? Onların da vebali, mesuliyeti bizim üzerimizde değil mi?

Nereden çıktı bu cenaze? Ölen kim?

Bu kaçıncı bahçe gördüm tarumar

diyor ya gönlü güzel şair. Bu soruları kendi kendimize soruyor muyuz acaba? Birer birer öldürüyoruz bize ait ne varsa. Ramazan, bu kutlu ay, onlardan yalnızca biri. Belki de en değerlisi. Düşündükçe insanı kahrediyor bazı şeyler. Bu güzel günlerde birbirimize sımsıkı sarılmamız gerekirken bilakis sırt çeviriyoruz. Bir ’’selam’’ı bile esirger olduk artık birbirimizden. Birisi bize ‘’selamun aleyküm’’ dediğinde ‘’aleyküm selam’’ dememek için kaçıyoruz. Bu iki güzel kelamı dahi söylemekten büsbütün bigâneyiz. Artık birine selam vermeden evvel iki kez, üç kez düşünür olduk. Hani eskiden insanlar, birbirlerini iftarda ağırlamaktan memnuniyet duyardı. Misafir eksik olmazdı evlerde. Şimdilerde ne gelen var ne giden. Evler mahzun, biz mahzun, ramazan mahzun… Ya teravihler?

Kendi yerimi kaybederim endişesiyle bir öndeki boş safı doldurmakta üşenen bizler; kendinden başkasını umursamayan, kardeşi için kendi rahatından zerre miskal ödün vermeyen bizler, bu hale nasıl geldik? Camilerde sessizlik de sükûnet de yok artık maalesef. Yüksek sesle konuşmamayı, dedikodu, gıybet yapmamayı, birbirimize bağırıp çağırmanın, hatta kavga etmenin yüce dinimize ve bize hiç yakışmadığını öğrenemedik ne yazık ki. Yanımızdaki insanı rahatsız edeceğini bile bile cami dışında nefes nefese sigara içip içeri girmenin o kişiye ne denli büyük bir eziyet olduğunu göremedik. Ve belki de en önemlisi, teravihi bir yarış edası içinde göz açıp kapayıncaya kadar bitirmenin bir marifet olmayıp, namazın kendisi ve ruhu ile asla bağdaşmadığını ve bunun insanın manevi dünyasında ne kadar büyük bir tahribata yol açtığını fark edemedik. O kadar kanıksadık ve o kadar vurdumduymaz olduk ki tüm bunlar bize sıradanmış gibi geliyor artık.

Bu boğucu atmosferden kurtulmak, bir nebze olsun eski günleri canlandırmak ve yaşatmak adına kimi yerlerde ramazan çadırları, ramazan sokakları kuruluyor. Tiyatrolar, Karagöz ve Hacivatlar, Orta Oyunları, Semazen gösterileri, Musiki konserleri daha pek çok eğlence tertip ediliyor buralarda. Buna rağmen insan o atmosferden bir an önce kaçıp kurtulmak istiyor nedense. Sığınacak bir yer arıyor kendince. Fakat nereye giderse gitsin hiçbir şey onu tatmin etmiyor. Sanki bir şey hep eksik kalıyor. Yapmacık geliyor çoğu şey insana. Geride yalnız manevi hazzı yaşayamamanın burukluğu kalıyor.

Sıradanlığın, suniliğin, bencilliğin sel olup aktığı, insan ruhunun demir teller arasına hapsolduğu bir zamanda insan eskiyi, sadeliği, samimiyeti, sevgiyi özlemez mi? Ramazan böyle bir andan yetişiyor imdada. Yetişiyor yetişmesine ama insan onun kadrini kıymetini bilmiyor. Ramazan insanın gönlüne su serpiyor fakat biz onu duyamıyor, hissedemiyor, anlayamıyoruz. Oysa onun anlatmak istediği o kadar çok şey var ki. On bir ayın ve gönül tahtının sultanı ramazan, hazan mevsimi sanki şimdilerde. Hüzün hiç eksik olmuyor yüzünden. Bereket yağmurları düşmüyor gökyüzünden. Bir veda mektubu değil bu. Bir sitem hele hiç değil. Biz kendi derdimize düştük, kendimizi unuttuk ve arkamızı dönüp elveda dedik kendimize.

Sen bize veda etme ey mahzun-u şerif!

Ne olur bizi kendimize bırakma!

Yazar Hakkında

Mücahit Enes Coşkun

Ağustos 1992’de Nevşehir’de doğdu. Kayseri’de ikamet etmektedir. 2014 yılında Karadeniz Teknik Üniversitesi Türkçe Öğretmenliği bölümünden mezun oldu. Trabzon, onun en tatlı hatırası idi. Öğrenim süresi boyunca Osmanlıca ve serbest şiir üzerinde çalıştı. Gazete ve dergilerde şiirleri yayımlandı. Yine bu süre zarfında düz yazı ile içli dışlı oldu. Halen kendisine ait bir blogda,Edebiyat, Tarih ve Sinema alanlarında çeşitli yazılar kaleme almaktadır. Son zamanlarda ney ve kaligrafi ile meşgul. En büyük hayali, elinde fotoğraf makinesi, bir kalem ve bir kağıtla Dünya’yı karış karış gezmek. Orta düzeyde İngilizce bilmektedir. Kısacık hayatı bundan ibaret

Yorum Yap