Edebiyat

Esetepe Köyü’nün Delisi: Veli Hasan

Günümüzden uzun yıllar önce ailemle beraber memlekete babaannemle dedemi ziyarete gitmiştik. Köyümüz toplamda sekiz haneli küçük bir yerleşim olduğundan ve bu evlerde yaşayanlarda artık iyiden iyiye yaşlanmış kimseler olduklarından gider gitmez tüm evler dolaşılır, el öpülür, dua alınırdı.

Köyümüzün çıkış tarafında, kırmızı tuğlalar ile örülmüş iki katlı eski evde yaşayan bir Yunus Amca’mız ve Emine Nine’miz vardı. Bizleri pek severlerdi. Zaten; kimin çocukları torunları gelse köye, kendilerinin ki gelmiş gibi sevinir, heyecanlanır, hazırlık yaparlardı.

Yunus Amca hepimizce bilge bir kişiydi. Onun anlattığı hikayeler, öğrettiği dualar hala dinleyen herkesin aklındadır muhakkak. Günlerden birinde bize anlattığı başından geçen bir hatırayı aynen aktarıyorum:

Askere gittiğim ilk zamanlarda öyle çok lafladığım insan yoktu. Arkadaş edinmek adına muhabbet eden birilerine yanaşır, laflarına laf katar, aralarına girmek için uğraşırdım. Yine bugünlerden birinde dini bir konudan bahseden 3-5 erin arasına katılmak için yanlarına vardım. İçlerinden biri yüzüme baktı, ‘’senin aradığın sohbet burada değil, Kastamonu’nun Esedere Köyü’ne git. Orada bir veli Hasan var. Oradakiler onu deli Hasan olarak bilir, aldırış etme. Senin aradığın giz ondadır.’’ Tek kelime etmemişken bana söylemiş olduğu bu şey tüylerimi ürpertse de askerliğim boyunca aklımdan çıkartamadım. Teskeremi alır almaz büyük bir merak ve bekleyişle söyledikleri köye gittim. Köylüden birilerine sordum veli Hasan’ı, tanımadıklarını ama köylerinde bir deli Hasan olduğunu söylediler. Onu görmek için köylü ile yürüdüğüm sırada köyün camisinden kendisinin ölüm haberi bildirildi, tanışamadım. Tanışamamış olmak, onunla ne konuşacağımı öğrenememiş olmak, bana neden ondan bahsettiklerini bilememek çok canımı sıktı. Mezarı başında kendisine dua ettim ve oradan ayrıldım. Aradan geçen yıllarda kendisinden dua alabilmek için köye giden pek çok insan olması sebebiyle köylüde artık günümüzde kendisinin evliya bir kimse olduğunu düşünmekte.

Babam birden ayaklandı ve dedi ki bizde gidelim mezarına bu veli kimsenin, duamızı edelim. Yunus Amca’yı ve eşini de alarak Esedere Köyü’nün yolunu tuttuk. Köye vardığımızda babam kahvede oturanlardan bu kimsenin mezarının yerini sordu. Herkes aynı anda ayaklandı, tüm konuşmalar birbirine karıştı. ‘’Çok mübarek kimsedir, biz götürelim sizi’’ diyende oldu, bir garip deliydi, öldükten sonra veli dendi durdu’’ diyende çıktı. Köy mezarlığında da bu ayrım sürmeye devam etti. Mezarlığın farklı uçlarında kendisinin mezarı olduğu söylenen bir çok mezar yeri vardı, hepsinin başında dua ettik, Allah kabul etsin.

Delilik benim nazarımda her daim veliliğin ilk basamağıdır.

Aradan kaç yıl geçtiğini tam kestiremesem de bu anı aklıma geldiğinde hep şunu düşünürüm: İnsanlar kendilerine benzemeyene deli derler. Bu delilik aklın çokluğundan, sıradanlığa düşmanlıktan, varolan hali redden, imandan yahut iman eksikliğinden kaynaklı olabilir. Delilik benim nazarımda her daim veliliğin ilk basamağıdır.

Kafamın içersinde bu düşünce ile bilgisayarımda tarama yaparken internette karşılaştığım bir anıyı sizinle paylaşmak ve konuyu bir sonuça bağlamak niyetindeyim.

Deli görüntüsünde meczubun biri camiye girer, belli ki namaz kılacak. Ama oturmaz, meraklı ve şaşkın gözlerle etrafı süzer-dolanır.Bir oraya, bir buraya her köşeye dikkatlice bakar ve hızla çıkar gider.. Az sonra sırtında bağlanmış odunlarla tekrar gelir camiye ve tam namaza başlamak üzere olan cemaatle birlikte saf tutar.. Ama sırtındaki odunlarla güç bela bitirir namazını. Eğilip kalktıkça yere düşen odunlar, çıkardığı ses vs. derken, tabii cemaat de rahatsız olmuştur bu durumdan.. Nihayet namaz, biter bitmesine ama her kafadan bir ses çıkar. Herkes homurdanmaya kıpırdanmaya, adama söylenmeye başlamıştır bile.. İmama kadar ulaşır sesler, hafiften tartışmalar… İmam aynı mahalleden olduğu için, bilir az çok garibin halini, şefkatle yaklaşır meczubun yanına ve der ki:

“Oğlum böyle namaz mı olur, sırtında odunlarla, sen ne yaptın? Hem kendini hem de çevreni rahatsız ettin bak, bir daha namaz kılmaya yüksüz gel olur mu?” Bunu duyan meczub melül-mahzun, ama manalı bir bakışla sorar “Âdetiniz böyle değil mi?” “Ne âdeti?!” der Hoca.. Cemaat da toplanmış, merak ve şaşkınlıkla olayı izlemektedir o sıra.. Der ki meczub “Hocam ben namaz kılmak için girdim camiye, şöyle kendime uygun bir yer ararken içeridekilere baktım, gördüm ki herkesin sırtında bir şeyler var. Zannettim ki adet böyledir, ben de şu odunları yüklendim geldim işte, neden kızıyorsun? Kızacaksan herkese kız, tek bana değil! Hoca şaşırır: “Benim sırtımda da mı var?” der.. “Evet” der meczub, “Hepinizin sırtı yüklü!”..

Deli olmadan veli olunmaz

Cemaatte ise hafiften “deli işte!” manasına,bıyık altından gülüşmeler başlamıştır.. Meczub bu kez öne atılır ve tek tek cemaati işaret ederek, saf bir çocukça, heyecanla bağırır: “Bak bunun sırtında mavi gözlü bir çocuk, bunda kocaman bir elma ağacı vardı.. Bunda kırık bir kapı, bunda bir tencere yemek, bunda kızarmış tavuk, şunun sırtında yeşil gözlü esmer bir hatun, bununkinde de yaşlı annesi vardı!..” Sonra iki elini yanlarına salar başını sallar ve umutsuzca; “ Boş yok, boş yok hiç!..diye tekrarlar. O böyle söyleyince, herkes dehşet içinde şaşkınlıkla birbirinin yüzüne bakar! Aynen doğrudur dedikleri çünkü; Kimi doğacak çocuğunu düşünüyordur namazda, kimi bahçesindeki meyve ağaçlarını, biri onaracağı kapıyı, diğeri lokantasında pişireceği yemeği.. Biri açtır aklında yiyeceği tavuk, birinin sırtında sevdiği kadın, diğerinde de bakıma muhtaç annesi vardır.

Hoca; “Peki söyle bakalım bende ne vardı?” der, bu kez hoca endişelidir. O da der ki: “Zaten en çok da sana şaştım hoca! Sırtında kocaman bir inek vardı! Meğerse efendim, hocanın ineği hastaymış, “öldü mü ölecek mi?” diye düşünürmüş namazda… “Allah sırtımızdaki yüklerden kurtulmuş bir vaziyette huzuruna kabul etsin inşallah Harâbât ehlini hor görme Ya gamı şah definelr mâlik viraneler var.”

Bu hikayeyi okuduğumda, Esedere Köyü’ndeki veli Hasan için niçin ‘’deli’’ yakıştırması yapılmış olabileceği ile ilgili de farklı yorumlar türettim kafamda. Delinin her türlüsünün varolduğu günümüzde, veli bir kimseyle üç yudum kahve içip elini öpebilmek temennisiyle yazımı noktalıyor ve iki anıyı ele alarak velilik ile delilik arasında ne kadar ince bir çizgi olduğunun yorumunu siz kıymetli okurlarıma bırakıyorum. 

Yazar Hakkında

Esra Yüksel Koşu

1992 yılının Ağustos ayında İstanbul’da dünyaya geldim. İlköğretim ve lise eğitimimi bu şehrin bulutları altında tamamladım. Bu esnada okul dergilerinde ve birkaç kurumsal dergide şiirlerim yayımlandı. Eğitime ve insan ilişkisine verdiğim önemden ötürü öğretmen olmaya karar verdim. Balıkesir Üniversitesi Necatibey Eğitim Fakültesi’nde Kimya Eğitimi Anabilim Dalı’ndan yüksek lisans derecesi ile mezun oldum. Lisans eğitimim sırasında engelli erişilebilirliği konulu çalışmalar yürüttüm ve ODTÜ tarafından gerçekleştirilen bir yarışmada projemde derece kazandım. Eğitimimi tamamladıktan sonra İstanbul’a döndüm, halen burada yaşıyorum. 2 yıldır bir devlet okulunda Kimya öğretmenliği yapıyor, aynı zamanda da yazmayı sürdürüyorum.

Yorum Yap