Düşünce

Farz-ı Kifaye

Yazar | Fikri AKSU

Farz-ı Kifaye, İslam fıkhında herkesin üzerine yüklenmeyen ama bir toplum içerisinden birileri bu görevi üstlendiğinde toplumsal yükümlülüğün yerine getirildiği bir vazifeyi ifade eder. Toplumda hiç kimse bu görevi üstlenmediği takdirde tüm toplum o işin yapılmamasından sorumlu hale gelir. Bunun en bariz örneği dini bir vecibe olan cenaze namazıdır. Bir topluluktan birileri cenaze namazını kılmak, cenaze işlemlerini yerine getirmekle yükümlüdür. Hiç kimse bu görevi yerine getirmezse topluluktaki herkes cenazenin defnedilmemesinden mesuldür. Bir de Farz-ı ayın vardır ki o da tüm bireylerin yapması gereken görevleri kapsamaktadır. Mesela gün içinde belirli vakitlerde namaz kılmak bu minvalde bir farz-ı ayındır.

Kanaatimce farz-ı kifaye ve farz-ı ayın terimleri yalnızca din hukuku olan fıkhi terminoloji içerisinde kalmamaktadır. Bu terimlerin çok daha geniş bir manayı kapsadığını düşünüyorum. Hayatın her alanında tüm bireylerin yapması gereken işler ve yalnızca toplumun belirli bir kesimin üzerine düşen görevler her daim vardır. Bu minvalde günümüz açısından güncel örneklerle daha açık hale getirmeye çalışayım: Bugün, bir iş sahibi olmak ve geçim için para kazanmak her kişinin kendisinin üzerine düşen bir farz-ı ayındır. Ancak askerlik görevi toplumumuz için söylersek yalnızca toplumun gerekli koşulları sağlayan erkeklerinin üzerine düşen bir farz-ı kifayedir. Yahut çeşitli bilimlerle uğraşmayı toplumun tüm bireyleri adına üniversiteler bir farz-ı kifaye olarak yerine getirmektedir.

Farz-ı ayın nedense hep daha önemli görülmüştür. Farz-ı kifayenin toplumun büyük bir kesimi tarafından diğerine kıyasla bilinçaltında küçümsendiğini dahi söylemek mümkündür. Ancak hakikatte kişinin kendisini kurtarmasının yanında toplumu kurtarmasını kıyasladığımızı unutmamak gerekir. Şu hakikati de unutmadan devam edeceğim: Kendisini kurtaramayan toplumu nasıl kurtarabilir? Bunu bir köşeye kaydedelim…

Her bireyin üzerine vazife olan sorumluluklar aslında o bireyin düzenli artan bir eğilim içerisinde iyileşmesini ve daha iyi olmaya doğru evrilmesini amaçlamaktadır. Bu açıdan bakarsak, gündelik ahlak kuralları ve ritüeller, bireyin her gün yapmak zorunda olduğu ödevlerin temel gayesi günbegün kişinin iyilik yolunda ilerlemesi ve yaptığı şeyleri bir meleke yani refleks haline getirmeye çalışmasıdır. Her gün bir tuğla koyularak yavaş ve sağlam adımlarla inşa edilen bir bina gibi, insan da kendisini adım adım inşa eder böylelikle. Fıkıh terminolojisinde farz-ı ayın olarak adlandırılan, bizim ise kaçınılamayacak insani sorumluluk olarak diyebileceğimiz bu kavramın pratik yansıması bu şekilde ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle farz-ı ayın genel hitaplarla bireyi hedef alır ve vasat söylemler barındırır ki herkese hitap edip, tüm bireyleri kapsayabilsin. Ancak farz-ı kifaye böyle değildir. O, özel bir kesimi hedef alır ve bunu bireye bir zorunluluk olarak buyurmaz. Bu vazifeyi iradesiyle talep edenler yüklenir ki, kalabalıklar arasından seçilip gelsinler. Seçilmiş ya da seçen kişiler diğer tüm kişileri bu sorumluluktan kurtarır. Toplumun seçilmiş zümresi bu görevleri ifa eden kişiler arasından çıkar.

Bilim, sanat, felsefe, dini ilimler gibi herkesin üzerine farz olmayan görevler de bu kapsamdadır. Belirli bir kesim bilimle, düşünceyle uğraşır ve çıkarımlarını topluma aktarırsa kitlesel gelişim sağlanabilir. Bu yükü yüklenenler zaman zaman toplumun dahi değer vermediği kahramanlardır. Bu minvalde farz-ı kifaye farz-ı ayından daha kıymetli bir hal almaktadır. Çünkü birkaç kişinin yapmadığı bir şeyden herkes sorulmaktadır.

Gelelim “Kendisini kurtaramayan toplumu nasıl kurtarabilir?” sorusuna…

Farz-ı ayındaki yavaş yavaş ve doğrusal olarak gerçekleşen iyileşme eğilimi, farz-ı kifayede paraboliktir. Bir sıçrama ile en derin ruhi zenginliklere ulaşılır. Kahramanlık sezgisel bir süreçtir ki sezgi önermesel çıkarımlara gereksinim duymadan bir sıçrayış ile anlamayı ifade etmektedir. Dolayısıyla onca namaz sevgiliyle buluşulan iki rekât için, bir kitap okuyanın kendisini bulacağı bir cümle için, bir film etkisi zihinde görülen bir sahne için, bir müzik tınısını kulakta bulan bir an için tecrübe edildiği gibi bir ömür de yalnızca yaşamın amacını bulan bir eylem için yaşanabilir.

Cömertlikte İbrahim olmak, İbrahim’in amacı uğruna kendini feda eden İsmail olmaktan kolaydır. İnsanın yaşamının amacı az çok bellidir: Kendini bulmak! Peki ya insanın ölümünün amacı nedir? Bu sorunun cevabını yalnızca İsmailler verebilir…

O halde buyurun cenaze namazına!

 

 

Yazar Hakkında

Fikri AKSU

Tahmis Dergi’de doğdu. Hayattan beklentisi burada yazarak ölmektir.

Yorum Yap