Kültür-Sanat

Film yapmanın kuralı

Yazar | Fikri AKSU

Film, insanın kendisine ve dünyaya baktığı hakikat pencerelerinden bir tanesi… Bazen açık bazen üstü kapalı, bazen yalın bazen süslü, biraz siyah biraz beyaz bir anlatımdır film. Ne olursa olsun hakikati hakikaten isteyen için bilmeye açılan, hissetmeye giden bir yoldur. Evet, birçok yollardan sadece bir tanesi, hiçliğe çıkan birçok yollardan bir tanesi… Hem de koskoca da değil, yalnızca hiç! Hiç olduğumuzu anlamamız için yollar kat etmemiz gerekmekte, bu yüzdendir ki hala bir şeyiz, hatta bir şeyin uzmanı ama hiç değil.

 

Film yapmak yani sinema sanatı Tarkovsky’nin kitabına atıfla söylersek zamanı mühürlemektir. Sanatçının muhayyilesindeki bir yaşanmışlığı gerçek bir yaşanmışlığa yaşanmış gibi dönüştürmektir ki hakikatte izleyen her insanın zihninde vehmen yaşanır da. Resim anın fotoğrafı ise sinema anların fotoğraflarıdır. Ancak resim donuk iken sinema hareketlidir. Bir buçuk saatlik bir filmde her an bir tablodur. Resimde de sinemada da anın önemli olduğunu anlıyoruz. Peki, an nedir ki? Bir saniye mi? Saniye demeyin o da ne ki? Tam cevap verememekle birlikte algıladığımı sanıyorum bu yüzden an dediğimiz şey tamamen algısal değil mi? Anın algısallığını ancak bu sorularla kavrayabiliyorum, cevaplanmamış “an” a dair sorularla yani anın felsefesiyle. An idrak edilmeden resim ve sinema idrak edilemez, anlaşılamaz, anı idrak edişim ise ancak felsefe ile yani ‘an’ a dair cevaplanmamış güzel sorularla mümkün. Yani felsefesiz sanatın bir boyadan, keresteden, felsefesi olmayan sanatçının da bir boyacıdan, oduncudan farkı olmaz.

 

Filmde dikkatlerimizi çekmemiz gereken bir olgu da önümüze sunulanların yalnızca bizi eğlendirmek, nasıl geçireceğimizi bilmediğimiz zamanlarımızı doldurmak için uğraştığımız bir oyun gibi algılanmamasıdır. Yoğun ve yorgun, düz ama düşsüz hayatlarımızda filmler bize görmeye vakit bulamadığımız hayatın kalınlıklarını ve inceliklerini sunacak birer sanat eseridirler. Yani olmaması gerekeni ve olması gerekeni anlatır. Resmin simgeselliğini, edebiyatın dolaylılığını, felsefenin trajedisini ve müziğin büyüsünü kullanan sinema, pek çok yönümüzün bütünleşip karşımıza çıktığı “an”dır.

 

Jean-Luc Godard bir filminde der ki: ” Film yapmanın kuralı: Işığı al ve gecemize yansıt!”. Bir cümle ile ne kadar öze dair bir anlatım. Özet demiyorum çünkü çağımız insanı roman okumak yerine sinemaya uyarlanmış filmlerini izlediği, kitap okumaktansa kitap özetlerine yöneldiği, her şeyi çile çekmeden elde etmeyi düşlediği, kolay yoldan köşeyi dönmeyi istediği için özetlere ihtiyaç duyar. Hâlbuki marifet köşeyi dönmek değil, köşede beklemektir, kalabalıkların her gün inatla ve gafletle geçip gittiği köşelerde beklemek. Bu yüzden özete değil, öze dair bir şeylere dokunmalıyız. Peki, bu öze dair anlatımla Godard ne demek istemiş olabilir ki?

Bir röntgen filmini ele alırsak, – ne de olsa o da bir film!- röntgen filmindeki amaç, kalınlık ve incelik farkını ortaya çıkarıp, ışığın soğurulmasını da kullanarak zahirin yanı sıra bir de batına, içe yani dâhile inebilmektir. Kemikler ışığı soğurdukları için zahiren siyahtırlar, diğer yerler ise ışıkta kaybolup, ışıkta erimişlerdir. Yani ışığın konusu, bir bakıma kendisi olmuşlardır.

Bir sinema filmi de ışığı dâhile yani hayata yansıtmalıdır. Bundan sonra ise hayat ışığın konusu yani kendisi olmuştur. Işığı hayatlarımızdan soğuracak olan bizler ise soğurma potansiyelimizce bu nurdan yararlanacak olanlarız. Geceyi yaşamadan ve geceye dâhil olmadan ışığa muhatap olamayız. Tünelin ucundaki ışığı görebilmek ancak tünelin zifir karanlığına tahammülle mümkündür. Bu yüzden filmlere sabırla bakmalı, gözü anlık tablolara değirmeli, kendimiz filmi yeniden çekiyormuş gibi kafamızda nakış nakış işlemeliyiz, kafamızda yani gecemizde.

 

Hayatlarımızın boğucu yanından bir filmle sıyrılabilir, ışığı fark edebiliriz belki de. Bazen çok iyi anladığımızı söyler, bazen de hiçbir şey anlamasak da hissederiz filmi çünkü anlamasak da bir yerden bize değebilmiştir, hayatlarımıza. Filmde yönetmen ışığı nereye tutarsa orayı fark ettiğimizi sanırız ancak bir yandan da her birimiz kendi ışığımızla baktığımız için herkes için anlamlar ve hissedişler bambaşka olur. Tarkovsky şöyle der: ” Film yönetmenliği kelimenin tam anlamıyla ışığı karanlıktan, suyu karadan ayırma yeteneğidir.” Objektif nereye bakarsa orayı görürüz sanırız ancak her bir bakış subjektif bir objektiftir. Herkes ışığı ölçüsünde karanlığı yok edebilir, karanlıkla ışığı ayırabilir.

 

Işığımı biliyorum ama yine de arıyorum, çünkü O’ndan geldim, ne yapsam yine O’na varıyorum. Hem de geceleyin… Bu yüzden “Işığı sen al, geceme yansıt!”

Yazar Hakkında

Fikri AKSU

Tahmis Dergi'de doğdu. Hayattan beklentisi burada yazarak ölmektir.

Yorum Yap