Kültür-Sanat

Güz Sonatı

Yazar | Fikri AKSU

Sonat Latince ve İtalyancada ses çıkarmak anlamına gelse de müzikte bir terim olarak kullanılır ve söylenen değil, çalınan bir parçadır.

Çalınan bir parça!

Ingmar Bergman’ın 1978 yapımı filmi Güz Sonatı orijinal adıyla Höstsonaten. Film tek kelimeyle çalınan bir parça, hayat gibi. Aslında Bergman’ın konu edindiği şey de hayatın ta kendisi. Bir hakikat izcisi olarak ancak filmde dahil olabildiklerimi anlatmaya çalışabilirim, o yüzden bu çaba, gerek amaç ve gerekse had bakımından teknik bir değerlendirme asla değil, yalnızca ve yalnızca gerçeği arama, onu kendine açıklama ve bu arayış sırasında edilen gürültü ve patırtıdan başka bir şey ifade etmiyor.

Filmi izlemek isteyenler olabileceği için filmin gidişatını gizli tutmaya çalışarak bu müthiş eseri anlamaya yani anlatmaya çalışacağım. Güz Sonatı bir kadını konu ediyor,insanı en geniş anlamıyla. Annesiyle sorunu olan bir kadının,Eva’nın haykırışları ve sorgulamaları üzerine. Problemleri olan bir annenin hesabı çocuğuna kesmesiyle sonuçlanan psikolojik durumları gözler önüne sermiş. Uzun zaman sonra annesinin kendisini ve eşini ziyaret etmesiyle başlar film. Eva annesine karşı gayet hürmetkar tavırlar içerisinde onu memnun etmeye çalışmaktadır, onu ağırlamanın ağırlığını  hissettirir seyirciye Eva. Görünürde her şey normal bir anne kız ilişkisi içerisinde, seyrinde gitmektedir ama dediğim gibi yalnızca görünüşte. Eva hayran olduğunu sandığı annesinden nefret etmektedir, kendisini bu hayranlığa inandırmıştır çünkü “Gerçekliğe aldanmak bir yetenek işidir.”Bir  gece Eva’yı da annesini de uyku tutmaz ve Eva için yılların ve çocukluğunun hesaplaşması başlar…

Çocukluğunda annesinden hissedilir düzeyde bir ilgi ve sevgi görmemiştir. Sanatçı olan annesi çoğunlukla evde yoktur,dönse dahi evde yine yoktur.Annesi bu hali filmde şu sözlerle tanımlar:”Her zaman sıla hasreti çektim, ama ne zaman eve dönsem hasretini çektiğim şeyin farklı olduğunu anlıyorum.” Evet anne sıla hasreti çekiyor, hiçbir zaman bitmeyecek bir sıla hasreti, tıpkı insanın durumu gibi.İnsan tüm yaşamı boyunca sılada değil midir? Tatmin olmayı da bu yüzden istemez mi? Tatmin olmak kavuşmaktır. Sanat da bu tatmini bastırmak için gösterilen bir çabadır.Anne o kadar kötü biri değil bence sadece tatmin olamıyor, tutunamıyor, bu durumda sorumluluğunu üstlendiği çocuğuna yaklaşamıyor, ”duygularını yalnızca müzikle ifade edebiliyor”, elbette ki Eva olumsuz etkileniyor.

Eva annesinin küçüklüğünden beri onun üzerinde nasıl hakim olmaya çalıştığını ve bunun kendisinde nasıl bir aşağılık kompleksi oluşturduğundan bahseder durur. Bu durumun kendisinde nasıl izler bıraktığını anlatır. Eva daha çocuktur. Çocuk kendisini arar durur. Kendisini ancak gayrısından yola çıkarak tanımlayabilir. Bu yüzden bir anneye ihtiyaç duyar. Bu konuda Elmalılı Muhammed H. Yazır şöyle der:”Bütün duyusal hatta akli şekiller, hakikate göre bir temsildir.Bunun içindir ki insan kendini kendi nefsinde salt “ben” demekten başka bir şekilde bilemez. Zira ne hissi, ne akli misali ve örnek bir şekline sahip değildir.Onu alırsa insan insanın aynasıdır ifadesince dışından alır.” Dışından. Peki insanın dış dünyada ilk tanıdığı, ilk sen dediği kimdir? Tabi ki annesi.

autumn-sonata

Anne sanatçıdır, hakikati kalıba sokmak istediği gibi Eva’yı da bir kalıba,bir şekle sokmak ister ancak kendi estetik ve talim anlayışıyla. Eva’nın saçlarını dilediği gibi kestirir ki Eva için korkunç bir durum olur bu. Eva’yı gülerek de olsa çirkin bulduğunu söyler, Eva aynaya bakarken kendinden tiksinmeye başlar. Okuyacağı kitapları dahi annesi tayin eder.Kendisinin kendisi olduğu için bulabildiği, bilebildiği şeyleri Eva’nın da bulmasını ve bilmesini ister.Bir çocuktan bir hayat tecrübesi sonunda elde edilen birikimi anlamasını bekler. Hiç bir şey anlamadan okur Eva, annesini yani kendisini utandırmamak için. Bu durumu filmde şöyle ifade eder:”Kendim olmaktan o kadar koktum ki sen yokken dahi kendim olamadım.” Bir annenin evladından duyabileceği en ağır ifadedir bu bence. Çocuğa verilebilecek en kıymetli şey olan kendisi yani şahsiyeti bizzat annenin kendisi tarafından bastırılmıştır. Çocuğuna yaklaşmayı bilmeyen, beceremeyen, tutunamayan bir annenin tarafından.

Kişi nasıl yaşaması gerektiğini öğrenmeli.Her gün üzerinde çalışıyorum.En büyük engelim kim olduğumu bilememem.Eğer birisi beni olduğum gibi severse sonunda kendime bakmaya cesaret edebilirim belki.”der Eva. Olduğu gibi sevilmek.Bir çocuğun beklediği tek şey.Kişilik böyle gelişir,insan temsili de olsa kendisine güvenini böyle kazanır.Bu merhaleleri kendi başına aşmaya çalışmıştır ve bunun bedelini kimseyi sevmemekle öder Eva, aşık olamaz.Şimdi ise kendisini olduğu gibi sevecek biriyle kendisine bakabilmeyi ummaktadır,her ne kadar bu olasılığın da kendisi için uzak olduğunu düşünse de…

Yazar Hakkında

Fikri AKSU

Tahmis Dergi'de doğdu. Hayattan beklentisi burada yazarak ölmektir.

Yorum Yap