Ayın Konusu Edebiyat

Hayat, Seçtiğiniz Kitaplardır

İnsan, hayatı boyunca kendi seçimlerinin eseridir. Bazen de kendi adına seçilenlerin esiri. Yanlış ya da doğru her seçim bir adım attırır ve nihayetinde bir yola ulaştırır. Kitapların zihninde yarattığı dünya, öğrendiklerinle birlikte yaşadığın yol ayrımları ve aldığın kararlar senin sen olmandaki en büyük etkendir. Manevi gücünün etkisiyle ruhu ve beyni aynı anda besleyebilen tek kaynaktır kitap. Bilincindekileri yansıtanı seçer, alır ve okursun. Seçtiğin kitap duygularının ve düşüncelerinin aynasıdır, aslında seni anlatır. Hayat, seçtiğimiz insandır denir ya hani, hayat seçtiğiniz parçalardan sizin bütününüzü oluşturur. Kitaplar kılavuzdur, sorularının cevabıdır. Binlerce yıl öncesinden yazılanları bile hala günümüze ışık tutabiliyorken, okumak engin bir yolculuksa evet, hayat seçtiğiniz kitaplardır.

Dedem, seksenli yaşında emekli bir ilkokul öğretmeni, sert mizaçlı, esmer, keskin bakışlı, uzun boylu, başı dik bir Köy Enstitüsü mezunuydu. Anneannemlerde kaldığım zamanlarda kendisini salonda, bahçede, mutfakta göremediğim an evin bodrum katındaki sığınak misali kütüphanesinde bulacağımı bilirdim. Kendince zeminde bir dünya yaratmıştı, evde yer bulamadığı neyi varsa bodrum kata indirmiş, her fırsatta oraya gidip birisi onu bulana kadar da yukarıya çıkmazdı. O birisi de ben olurdum çoğunlukla. Ev dururken yaramaz çocuklar gibi bodruma saklanması ve normalde içmediği halde gizli gizli sigara içmesi komik gelirdi. Bodrum kat anıları da çocukluğumdan hafızamda kalan sesli fotoğraf kareleri oldu böylelikle. Evden çıkıp kiraz ağacının dibindeki merdivenden ikişer ikişer bodruma inerken yüzüme çarpan rutubet kokusu, işte buldum seni diyerek içeriye girişim, dedemi elinde Birinci sigarasıyla ve kitaplarıyla dergi yığınlarının arkasında buluşum, o an özenle şekillendirdiği siyah bıyıklarının altından aniden patlattığı o beyaz gülüşüyle bir film sahnesi gibiydi. Duman altı olmuş tek ışıklı karanlık bir oda, bahçeyle aynı hizadaki kirli camlardan inatla içeriye sızmış çiçekler, radyonun tam ayarlanmamış frekansından anlaşılmayan şarkılar, üstü toz kaplı eski mecmualar, özel olarak ciltlediği kitaplar, plaklar, eski fotoğraflar, ünlü romanların ilk basımları, kocaman atlaslar ve daha yüzlerce kitap. Anneannemden gizli gizli sigara tüttürdüğü, belki de yaşamın tantanasından kaçıp sığındığı bir köy kahvesiydi bu bodrum. Belki çocukluğunun arka bahçesiydi, belki ilk görev yeri olan Anadolu’da bir köy okulunun tek göz odasıydı. Hep okurdu, daima okurdu. Onu öyle boş otururken görmek imkânsızdı. Bazen sokağa çıkmaz, öğlen sıcağı geçene kadar onun yanına koşar, kitapların dergilerin içindeki dünyalara dalıp giderdim. Okumayı bilmiyorken resimlerine bakardım, biraz yetiştikten sonra da hadi dede ben bunu kaptım haftaya getiririm diyerek eve dönerdim. O bodrum kattaki kitapla dolu raflar bana hep bir masalı anımsatır, hala merak ederim elimin değmediği, boyumun ermediği raflarda hangi kitaplar vardı acaba diye. Bazen dikkat ediyorum da; okumaya ara verdiğimde, kapı çaldığında ya da yemeğe su katacakken elimden kitabı dergiyi gözlüğü bırakışım aynı dedemin yaptığı şekilde. Yazdığını görmedim ama içgüdüsel, belki model alınmış alışkanlıklarımız aynı.

Yalnızlık, hep var olan, bir yerlerde bekleyen, doğal olan

Artık anneannem yok, evde dergilerin dağınıklığına karışan, uyanınca okurum diyerek koltuğun üstünde bıraktığı gazeteleri söylene söylene her zaman derleyip toplayan birileri de yok. Ne zaman dedeme gitsek yerini değiştiriyorsunuz, bıraktığım yerde bulamayınca okumayı unutuyorum bırakın toplamayın der hiçbirini elletmez. Gözleri yorgun, yaşlansa da başı hala dik. Yalnızlık, hep var olan, bir yerlerde bekleyen, doğal olan. Kalabalıklar içindeyken bile kimsenin kendinden başka kimsesi yok. Gölgen ve sen, seçimlerin, çaban, umutların, mücadelen… Yalnız sen.

Birde yazmak var, bambaşka bir dünya da hissiyat meselesi. Yazan insanlar izler, durmadan bıkmadan bakar ve görürler. Onları fark etmek zor değildir. Her an her yerde aniden eline kalemi alıp peçeteye ya da boş bir kâğıt parçasına kısada olsa bir şeyler karalayıp çantasına, cebine ya da kitabının arasına bırakan insanlar. Çünkü sadece izlersen görebilirsin, anlarsan değerlendirir ve parçaları birleştirebilirsin. Sesi, dili olmayan canlıların aslında konuştuğunu duyar, hayatta her şeyin bir ifade gücünün olduğuna inanırsın. Bu satırları kaleme alandan örnek verecek olursam, normal seyrindeymiş gibi görünen birçok şey derin duygular uyandırabiliyor. Farklı bakıyorum, üçüncü göz gibi yedinci his gibi… Bu yüzden de birçok şeyi sıradan görmüyorum. Zaten hayat da sıradan sanılamayacak kadar ilginç tesadüflerle dolu.

Ve yaşam, Yaşam derler inat etmek meselesi. Kimi insanlar yaşamları boyunca fazla bir şey yapamaz. Ya aklına gelmez, ya istemez belki elinde olmaz. Kendini bile unutup bir tek kişiye adarlar kendilerini ya da bir amaca. Kimi bir hastane odasında geçirmek zorundadır zamanının geri kalanını, kimi ülkeden ülkeye zamandan zamana akar. Kimi bir ömre bedel sevdayı yaşar, kimi ise ömrünü ağır bir bedeli ödeyerek heba eder. Kimi kapatır kapılarını gam yüküyle yıllarca, kimi gününü gün edip renkli anılar biriktirir. Birde dedem var hiç yazdığını görmedim, çok okur… Elimde dergiler biriktikçe ona gönderirim, benim okuduklarımı oda okusun diye. Aklim hala o bodrumdaki raflarda. Keşke yazsaydı belki de yazdı ama söylemedi… Ama anneannem yazmış, arkasından eşyalarını toplarken bulduk. En çok takvim yapraklarına yazmış. Koparılmış yapraklarda kısa notlar, el yazısıyla. Doğumlar, ölümler, düğünler, dayımın işe başlaması, kardeşine el insaf çağrısı, ekin ne zaman biçildi, zeytinler ne zaman toplandı, güller ne zaman açtı. Bazen üç harfle bile içini dökebilmiş, bazen şiire dönmüş satırları. İçinde elli yılı aşkın olanlarda vardı, bir hafta öncesinden olanda. Güne bir not bırakmış işte, kızgınlığını ve mutluluğunu anlayabiliyordum yazdıklarından. Tarihi ölümsüzleştirmiş belki. Hepsini okudum.

Bazen sessiz kalmak lazım. Sessizlikte uzun uzun yazmak, kalabalıklarda anlatılanları dinlemek, izlemek, yürümek, lazım. Başka seçimleri başka yolları ve yaşamları tanımak, okumak, görmek gerek. Anlayabilmek, anlamlandırabilmek ve hayatın içindeki hayatlara bir yer açabilmek için.

Yazar Hakkında

Gülcen Durak

1984 yılında Edremit’te dünyaya geldi.İlköğretim-Lise dönemini memleketinde,Üniversite eğitimini Balıkesir’de tamamladı.Yirmili yaşlarında Edebiyat’a daha çok vakit ayırmaya ve yazmaya başladı. Çeşitli Edebiyat-Sanat dergileriyle yazılarını paylaşan ve bir süredir ilgilendiği Fotoğraf Sanatıyla; dernek bazında ki faaliyetlerinin beraberinde,yazılı ve sosyal çalışmalarına da halen devam etmektedir.Edebiyat’ın;ruhun sığınacağı en güzel liman,öğrenmenin ve yenilenmenin ise yaşam boyu gerekli olduğu düşüncesindedir.Çeşitli sanat dallarında ki gelişmeleri,dünya mutfaklarını,tasarım ve dekor alanında ki araştırmaları da yakından takip etmektedir.Kuzey Ege’de yaşamını sürdüren,küçük şeylerle mutlu olabilen,boş vakti olmayan,sürekli meşgul,ailesiyle birlikte gülebilen,çoğunlukla huzurlu,arada bir hüzünlü,çayı aramayan kahve seven,evli ve iki çocuk annesi tipik bir yengeç kadını…

Yorum Yap