Edebiyat

Herkesin Birbirine Benzediği Sokak

Yazar | Haydar MUTAF
Ağır ağır yürüyordu yolun kenarında. Hafif baş dönmesi evresini çoktan geçmiş, kimseyi rahatsız etmeden, kimse tarafından rahatsız edilmeden eve varmak istiyordu, ama ne mümkün. Anlamadığı şeylerden hep rahatsız olmuş hep üzerine doğru –dikine- yürümüştü ancak doğru yolda yürüyecek hali olmadığı bu gece anlamadığı bir şey vardı ve rahatsızdı. Hem de en rahat olduğunu hissettiği yer ve zamanda, ıssız herhangi bir sokak ve gece saatlerinde.
Neydi bu kalabalıklar. Saat gecenin körünü çoktan geçmiş artık neredeyse sabahın körü olmak üzereyken bu kadar insanın –ki hepsi tanıdık gelen simalar – ne işi vardı sokakta. Anlamıyordu hiç bir şey, tanıyordu bu insanları ama nereden bilmiyordu ve gittikçe başı daha çok dönüyordu. “Tanıyorum işte” dedi kendi kendine şu yanımdan geçen adamı, babam değil mi? Ama o adam babası olamazdı işte emindi çünkü baba olamayacak kadar kötü bakışları vardı ve korkutucu olanda bu idi. “Eğer babam olsa mutlaka tutardı bu durumda elimden, konuşmazdı belki ama mutlaka tutardı, tutması lazımdı zira” dedi kendi kendine. Korkusunu yenebilmek adına “babam değil” dedi biraz yüksek sesle kendini rahatlatmak için. Sadece ona uzaktan benzeyen birisi hepsi bu.
Ama hala kalabalıktı sokak, gündüzleri bile sakin olan bu yerde niye bugün mahşeri bir kalabalık vardı bilmiyordu, yolun kenarında kendisine zar zor yer bulabiliyordu sanki. Ve benziyordu herkes birilerine, geçmişinde mutlaka tanıdığı çok sevdiği birilerine. “İşte şu sıra arkadaşım değil mi” dedi “hani subay olan”, “şu ihtiyar adam ilkokul öğretmenim olması lazım, biraz yaşlanmış ama hala eskisi gibi tarıyor saçlarını ve hala jilet gibi ütülü kumaş pantolonlarından tanır gibiyim” diyecek gibi oldu sonra da korkuyla “belki de benzettim” dedi. Biraz kendine, biraz insanlara kızgın bir tonla “hadi hepsini benzetiyorum ya şu hemen az ilerde ağlamaklı duran kadın annem değil mi? Kimseyi anneme benzetmedim biliyor musun ” diye fısıldadı kulağıma. “Ama eğer annem ise niye adım atmıyor bana doğru” bunu bilmiyorum. ” Neyse sen bana bakma annem olamaz olsa mutlaka seslenirdi bana” dedi.
Tuhaf oldu içi, ağıtlı, acı bir hüzün doldu ciğerlerine havayla birlikte. “En iyisi” dedi “işi gamsızlığa vurmak”. Gülmeye başladı sebepsiz ve kendi kendine mırıldanmaya başladı, yarın gündüz bu sokağa bir daha gelmeli hatta belediyeye dilekçe vermeli bu sokağın adı “herkesin birbirine benzediği sokak” olsun.
Aslında ben anlıyordum, zira onun için gerçekten tuhaftı bu saatte, bu sokakta olmak, tanıdıklarına benzettiği veya hiç tanımadığı ancak çok tanıdık gelen bir yığın insanla karşılaşmak. “Biliyor musun” dedi “tanıdık gelenler geçmişim de bir yerde mutlaka varlar eminim, galiba tanımadığımı düşündüklerim ise gelecekte tanıyacaklarım. Onların üzerinde iyi bir intiba bırakmak lazım. Ne de olsa ilk intiba önemli ve insanlar buna değer veriyorlar, şimdiden kaybetmemek lazım müstakbel dostlarımı, yardım et saçmalamayayım, biliyorsun çok yalnızım.”
Belki bu aşamada, onu her şeyin güzel olacağına ikna edebilirdim ancak ,”hala tuhaf olan bir şey var” dedi. “Tanıdığımı düşündüğüm yüzlerin kimisi çok hızlı kimisi çok yavaşta olsa sadece yanımdan geçip gidiyorlar ve arkamı döndüğümde göremiyorum onları ve maalesef yaklaşamıyorum tanımadığım, kimselere benzetemediğim ama görmekten mutlu olduğu yüzlere, kapanmıyor o kısacık mesafe.”
Artık kontrol edemezdim onu, çünkü sinirlenmeye başladı. “Ben sizi tanıdığımı düşünürken, yüzünüze bir selam bekleyerek bakarken siz beni niçin tanımıyorsunuz, geçerken yanımdan niye bakıyorsunuz bana acıyarak tuhaf gözlerle. Biliyorum varsınız hepiniz geçmişimde bir yerlerde. Gelin varsa cesaretiniz gözümün için bakın ve konuşun dinliyorum ve tabii varsa cesaretiniz söyleyeceklerimi dinlemeye” diye bağırdı.
“Farkında mısın duyuramadım sesimi, hızla koşarcasına geçip gitmeye başladılar yanımdan ama galiba anladılar sinirlendiğimi ve karşı tepki olarak sinirlenmiş yapmacık bir eda takındılar yüzlerine, sanki inanacağım o yapmacık hallerine ” dedi ve tekrar bağırmaya başladı.
“Benim günahlarım sizi aziz yapmayacak”. Sessizce fısıldadı bu gidişle ben zelil olacağım belki ama “sizi kurtarmayacak benim zevalim” diye devam etti bağırmasına. Anlık olsa da durdu insanlar yada durur gibi oldular bana bile öyle geldi, dikkatle baktı acaba başardım mı etkilemeyi diye ama nafile. “Arkama bakınca ölüm ıssızlığı var” dedi.
Baktı ki olmayacak, umursamaz, sakinleşmiş bir ifadeyle yürümeye devam etti yanımda. Siz beni duymazsanız ben sizi görmem bile diye mırıldanırken gördü O’nu. Her şeye –iyi kötü- her şeye sebep olarak gördüğünü görünce durdu olduğu yerde. Uzattı elini usulca saçlarına doğru, dokunmak istedi ama başaramadı. Kollarına sarmak istedi buz gibiydi bedeni, ölüm soğukluğu gibi ama olsun dedi ölüm böyle gelecekse, çözmedi kollarını ve usulca kulağına fısıldadı o hep içinde kalan soruyu
“Geceler boyu yalnız kalmak mı daha günah, her gece seni düşünmek mi?”
Cevap veremem diyen o muhteşem gözlerine bakarken gördü uzaktan bakan bir çift yabancı gözü. Bırak diyordu biraz da tehditkâr bir ifadeyle. Yavaşça çözüldü elleri her şeye sebep olarak gördüğünün kollarından, adım atmak istedi kımıldayamadı. Durumun iyice kötüleşmeye başladığının o da ben de farkındaydık. “İnsanlar artık bana benzemeye başlamıştı bu sokakta” dedi. “Hepsi tıpkı ben, binlerce ben var burada. Yazar doğru söyledi galiba “bin ben var bin de benden içeri” derken”.
Son tiradını atan bir tiyatrocu edasıyla konuşmaya başladı. “Oyunun son perdesi bu, artık seyirciye veda etmek gerek. Bir baş selamı, kuvvetli bir alkış eşliğinde terk etmek lazım sahneyi . Kulisten ceketi de almayı unutmamak lazım zira dışarıda hava soğuk”. Aniden durdu, “duyuyor musun” dedi, “gene aynı şiiri okuyorlar. Sokaktaki herkes biliyor sanki hangi kıtayı kendisinin okuyacağını ve mükemmel bir organizasyonla kimse şaşırmadan okuyor. Bak son kıtaya geldiler ve bana bakıyorlar burasını sen oku, burası senin hakkın der gibi.” Tanıyordum onu ve hangi şiirden bahsettiğini adım gibi biliyordum, beni şaşırtmadı gene ve o şiirin son kıtasını mırıldanmaya başladı.
 
…Uzanıverse gövdem taşlara boydan boya
Alsa buz gibi taşlar alnımdan bu ateşi
Dalıp sokaklar kadar esrarlı bir uykuya
Ölse kaldırımların kara sevdalı eşi
Biliyor musun , “Ölmek, mücadelenin bitmesi, artık benden pes demek. Çözdüklerimi ne ben tam anladım ne anlatabildim, çözemediklerimse benden size miras kalsın ve perde kapansın demek” dedi şiir biter bitmez. Kontrolümden çıktığının farkındaydım. Oturdu kaldırımın kenarına, “uzandığım anda öleceğimi anladım” dedi. “Bu bir intihar değil, tamamen hissetmek meselesi. Bak yine o göz “yapma” der gibi uzaktan bakıyor gözlerime ama bu kez ondan bile korkmuyorum, cesaretle kaçırıyorum gözlerimi ve yumuyorum.” dedi ve yavaşça uzanmaya başladı kaldırımın hafif ıslak serin taşlarına. “Hissetmeye çalışıyorum geleni ne olur sen de hisset derken” bir sesle irkildik o ve ben. Refleks olarak doğrularak oturdu yanıma ve beraber dinlemeye başladık.
Sabah ezanı, saba makamı. Ağlatan, uyandıran, ayıltan, pişmanlık denizinde hüzünle yüzdüren, anlatan anlayabilenler için birçok şey, anlamaya yardımcı olan o ses, o makam. Açtı gözlerini “hayır” dedi “şimdi değil”. Az önce yapma diyen bir çift gözü hala arar gibiydi gözleri, ayağa kalktı baktı. “Görüyor musun arkasını dönmüş gidiyor ama sevindiği yürüyüşünden belli. Merak etme yine geleceğim der gibi gidiyor. Zaten bütün gitmeler gelmek içinse buna üzülmenin anlamı yok” dedi, biraz daha huzurlu bir ses tonuyla. Oturdu tekrar kaldırıma, ezan bitmek üzereyken bir sigara yaktı, baktı etrafına “bomboşmuş sokak” dedi, derin bir nefes çekti sanki sokağı içine çekmek istercesine ve mırıldandı kulağıma;
“saba makamında olmalı pişmanlıklar…”

Yazar Hakkında

Haydar MUTAF

1984 Haziran’ının sonlarında Gaziantep’ de dünyaya geldi. Mühendislik eğitiminin ardından 2008 yılında Matematiksel Fizik ana bilim dalında yüksek lisans, sonrasında halen devam ettiği Atom ve Molekül Fiziği doktorasına başladı. Fizik eğitiminin yanında felsefe, edebiyat ve sinema merakı olan yazar “Lise yıllarından hayalimdi” dediği motosikletine ve fotoğraf makinesine otuzlu yaşlarda kavuştu. Kısa hikayeler , gezi yazıları ve gündeme dair yazan yazar ve halen Açık Öğretim Fakültesi’nde fotoğrafçılık ve kameramanlık bölümü okumaktadır. En büyük hayali “ Türklerin göç yollarından portreler” olan Haydar Mutaf bu hayali için gelecekte çıkacağı Orta Asya gezisinin planlarını kurarak uykuya dalmaktadır. Bekar olan yazar bilimsel araştırmalar için belli dönemler Gebze’de belli dönemler Gaziantep’de ikamet etmektedir. Ruhu ise Ankara’da yaşamaktadır.

Yorum Yap