Edebiyat

İncir Uyuşturması

Elinde Özleyecek Bir Geçmişi Olan Son Neslin Hikayesi

Özlüyorum; elinde özleyecek bir geçmişi sıkıca tutanları…

Küçüktüm. Camilerin kandillerinde ışıklar saçan kelamları görünce anlardım güzel günlerin geldiğini. İnsanları bir telaş sarardı. Annem elinde listelerle pazara markete koşar, tüm eksiğini kapatırdı evimizin. Babam Tosya’dan çuvalla pirinç getirtirdi. Herkesin dilinde aynı telaşla, aynı heyecanla, aynı mutlulukla ‘’ramazan geliyor’’ haykırışlarını dinlerdim. İncirler doldurulurdu dolaplara. Lokantalar camlarına yarıya kadar perdeler asar, kahvehaneler kapanırdı. Mahalle aralarına upuzun iftar sofraları kurulurdu. Elimden tutardı annem, başıma oyalı yemenilerinden birini takar ilk teravihime götürürdü beni. Diğer çocuklarla beraber koşar, oynardım; kadınlar namazlarını kılardı. Kimse ses etmezdi arka saflardaki küçük kızlara yaptıkları gürültüden dolayı.

Küçüktüm. Bir gece yarısı uyanıp yenen yemeğin sahur olduğunu öğrendim. Tok tutsun diye pilav yapardı annem,  Sahuru çok severdim çünkü sonunda incir uyuşturması vardı. Tabağında tek bir pirinç tanesi dahi bırakmayan herkesin ödülüydü bu tatlı.  Yaşım küçük olduğundan oruç tutturmazdı annem ama incir uyuşturması yemek için her gece mutlaka sahura kalkardım. Ne güzel alıştırma biçimi, şimdi anlıyor insan…

Küçüktüm, büyük ramazanlar gördüm. Günler uzadı, ben büyüdüm. Yerin üstündekiler azaldı, kalbimizdekiler günden güne çoğaldı. Geçmişi, eski ramazanları özleyen son nesil olarak bizler kaldık o günlerden…

Küçüktüm. Kara kışa denk geliyordu memleketin en güzel misafiri. Minarelerinin üzerinde kar taneleri uçuşan camilerden yükseliyordu ezan sesi. Kişi o zaman anlıyordu her vakit hevesle, heyecanla beklemesi gerektiğini bu sesi… Sonra yine unutuyordu. Upuzun sofralarda, kalabalıkla açılıyordu oruçlar. Her iftar masasında bir kâse hurma, bir kâse zeytin muhakkak bulunuyordu. Dedem anlatmaya başlıyordu ‘’zeytinle hurma çok mübarek meyvelerdir.’’ Diye. Tüm masa susup sessizce dinliyordu. Babaannem bakıyordu gözlerimin içine, hiç gitmeyecek gibi bakıyordu,  ‘’benim güzel kızım tekne orucu mu tutmuş’’ diyordu. Pidemin arasına tereyağı sürüyor üzerine tuz serpiyor, ‘’bu böyle yenir’’ diyordu.

Evdeki bütün kadınlar ucundan tutuyor, sofrayı çarçabuk toparlıyorlardı. Çaylar demleniyor, teravihe kadar uzun uzun çay sohbetleri yapılıyordu. Babaannem mutfağa giriyor, kuru incirleri ıslatıyor, tahta kaşığın arkasıyla uzun uzun eziyordu. Ilık sütünü kaşık kaşık bana ekletiyordu. ‘’Büyüyünce sende yaparsın gücüğüm’’ diyordu. Yapıyorum babaanne…

Arife günü geldiğinde mezarlıkları ziyarete gidiyorduk. Babaannem elimden tutuyordu, diyordu ki ‘’bak bu Elif teyzen, benim kardeşim.’’  Hatırlıyordum Elif teyzeyi, hastalığı boyunca her gün ziyaretine gider, bisküvi götürürdüm ona. Yiyemediğini uzun yıllar bilmedim. Elif teyzeden ve büyük dedemizden başka kimsemiz yoktu dönerken ardımızda bıraktığımız. Hiç olmaz sanıyordum…

Küçüktüm, büyük ramazanlar gördüm. Günler uzadı, ben büyüdüm. Yerin üstündekiler azaldı, kalbimizdekiler günden güne çoğaldı. Geçmişi, eski ramazanları özleyen son nesil olarak bizler kaldık o günlerden…

Belediyelerin göze girme çabalarına dönüştü mahalle iftarları. Lokantalar o yarım perdelerden masa örtüleri yapıp, kapıların önüne taşan masalara serdiler. Vaktiyle ibadet için açılmayan televizyonlarda sezonluk işçi gibi çalışan hocalarımızın sakızın oruç bozup bozmadığını anlatmaya başladılar. Teravihe gelen çocukları azarlayan, camiden kovan yada susturan bir grup türedi. Sahura kalkmanın hazzından yoksun, bilgisayar başında çeşitli atıştırmalıklarla yeme süresini sonlandıran bir gençliğimiz oluştu. Ezan için caminin kandillerinden yanacak ışıkların beklendiği günlerden tabletteki sayaçların gözlendiği günlere geçildi.

Ve bizler özledik, elinde özleyecek bir geçmişi sıkıca tutanları.

Endişeyle bekliyorum, bugün tabletin ekranında 00.00.00 gördüğünde hevesle ‘okundu!’  diye bağıran çocukların ileride ellerinde hangi geçmişi sıkı sıkıya tutacaklarını. Neyi özleyeceklerini, neyi arayacaklarını. Kendilerinden sonra gelen nesle neyi anlatacaklarını.

Sonunuz sonların en güzeli, dualarınız kelimelerin en hayırlısı, Ramazan-ı Şerif’iniz mübarek olsun efendim.

Yazar Hakkında

Esra Yüksel Koşu

1992 yılının Ağustos ayında İstanbul’da dünyaya geldim. İlköğretim ve lise eğitimimi bu şehrin bulutları altında tamamladım. Bu esnada okul dergilerinde ve birkaç kurumsal dergide şiirlerim yayımlandı. Eğitime ve insan ilişkisine verdiğim önemden ötürü öğretmen olmaya karar verdim. Balıkesir Üniversitesi Necatibey Eğitim Fakültesi’nde Kimya Eğitimi Anabilim Dalı’ndan yüksek lisans derecesi ile mezun oldum. Lisans eğitimim sırasında engelli erişilebilirliği konulu çalışmalar yürüttüm ve ODTÜ tarafından gerçekleştirilen bir yarışmada projemde derece kazandım. Eğitimimi tamamladıktan sonra İstanbul’a döndüm, halen burada yaşıyorum. 2 yıldır bir devlet okulunda Kimya öğretmenliği yapıyor, aynı zamanda da yazmayı sürdürüyorum.

Yorum Yap