Edebiyat

İnsan Ruhunun Pusulası: Edebiyat

 “Edebiyat insanın tutkusu, anlatılamayanı anlatmak, sözcüklere daha önce verilmemiş anlamlar yükleyerek konuşmaktır.”[1]

 “On dokuzuncu yüzyılın son on yılında iki keşif, sembolik açıdan eşzamanlı olarak yapılıyor: Son icadına kadar pek tanınmayan Wilhelm Röntgen adındaki bir fizikçi, Würzburg şehrinde beklenmedik bir deney gerçekleştirerek geçirgen olmadığı iddia edilen insan bedeninin içinin aydınlatılmasına olanak sağlıyor. Viyana’da ise aynı şekilde pek tanınmayan Sigmund Freud adındaki bir hekim, aynı imkânı bir ruh için sağlayacak bir yöntem buluyor. Her iki buluş da sadece kendi alanlarında değil onlarla bağlantılı alanlarda da ilerleme kaydedilmesine önayak oluyorlar. Garip bir rastlantı ile fizikçinin elde ettiği keşiften doğrudan tıp alanı faydalanırken, hekimin elde ettiği buluştan, yani ruhsal güçler kuramından da psikofizik yararlanıyor.”[2]

Yukarıdaki satırlarda Zweig’in yaptığı tespit çok güzel. Röntgen ışınlarının bulunmasının tıbbi anlamda sağladığı faydalar göz ardı edilemez. Freud’un ortaya attığı psikanaliz yönteminin insan ruhuna tutmuş olduğu fener de bizlere bir hayli ilham verici olmuştur. Ancak insan ruhunu yalnızca id, ego, süper ego ve bunları arasındaki mücadeleye indirgeyebilir miyiz? İnsan ruhunu sadece bilinç ve bilinçaltı süzgecinde değerlendirmek bizi geniş bir bakıştan mahrum bırakmaz mı?

Elbette insan ruhunu sadece psikoloji biliminin penceresinden değerlendirmek sınırlı ve eksik bir bakış olacaktır. İnsan ruhu dediğimiz şey son derece karmaşık bir kavramı temsil eder. O yüzden bakabileceğimiz her pencere bizim onu daha iyi anlamamıza ve tabiatındaki gizemleri daha çok çözmemize imkân tanıyacaktır. İnsanı bize anlatabilecek o pencerelerden en önemlisi sanattır. İnsan ruhunun karmaşıklığına bir anlam vermek bilimin ve mantığın yanı sıra sezgi ve imgelerle birlikte mümkündür. “Nasıl gördüğümüzü ve nasıl bir deneyim yaşadığımızı mantığın dilinde resmediyorsak, o zaman buna bilim diyoruz. Ancak bu deneyimler bilinçli beynin üretebileceği formların dışına taşıyor, yani yapıları bilinçli zihnin erişim alanının dışında kalıyor ve buna rağmen sezgisel olarak tanınabiliyorsa, o zaman buna da sanat diyoruz.”[3] Sanat özelinde ise insan ruhunun resmini en güzel çizecek kalem edebiyattır.

“İnsanoğlunun ruhunun derinliklerine inmek, orada kendini belli etmeden duran bazı şeylerin su yüzüne çıkmasına neden olur çoğu zaman.”[4] Edebiyat ruhumuzun derinliklerine inip oradakileri açığa çıkarır. Neleri açığa çıkarır? Bu, muhatabına göre değişir. O karanlıkların içinde bulduklarımız, gördüklerimiz bizi bazen düşünüp sorgulatır, bazen üzüp karamsarlığa boğar, bazen de Platon’un mağarasındaki zavallı adam misali hayretler içinde bırakıp şoka uğratır. Her okuduğunuzda farklı duygularla yüz yüze gelirsiniz. Zira okuduğumuz kitap aynı olsa da, satırlar cümleler değişmemiş olsa da siz değişmişsinizdir. İnsan değiştiği için her okumanın yansımaları da farklı farklı olacaktır.

Gerçekten daha gerçek

“Metin aynamızdır. O aynalar bazen bizi açığa düşürür, bilmediklerimizi yüzümüze vurur, yalanlarımızı ortaya çıkarır, görme bicimizi sınar, bazen de onlarda tam kendimizi görmenin hoşnutluğunu yaşatır. Okuma sürecinin aydınlık kaynağı da metinle aramızdaki bu sarsılmaz ilişki değil midir?”[5] Okudukça gördüklerimiz hoşumuza gitse de gitmese de okumaktan vazgeçmeyiz. Çünkü insan kendi ruhunun derinliklerindekileri açık ve net bir biçimde görmeye başlar. İşte o an metnin büyüsüne, daha doğrusu edebiyatın büyüsüne girmiş olursunuz. O büyünün etkisine girdiğiniz için nefes aldığınız dünyanın mı satırlardaki dünyanın mı gerçek olduğu belirsizleşmeye başlar. Oscar Wilde’ın “Edebiyat gerçekten daha gerçektir.” sözü bu noktada anlamlı bir tespittir. O kurgu dünyanın içinde kendi gerçeğinizi bulursunuz. Sisler dağılır ve her şey netleşir. Bu gerçekliğe kavuşan insanın zihninde ikilemler, kararsızlıklar ve soru işaretleri yavaş yavaş azalır ve yerini bir tür rahatlama ve tatmin duygusuna bırakır. İşte bu edebiyatın büyüsüdür.

İnsan bu büyülü atmosfere girdiğinde artık her şey mümkündür. O andan sonra İspanya ovalarında dolaşan bir şövalye mi olursunuz, Petersburg sokaklarında gezen dalgın bir genç mi olursunuz yoksa uykusundan yeni uyanan şaşkın bir böcek mi olursunuz bu tamamen size kalmış. Ama her ne olursanız olun kabuğunuzu kırar ve kendinizden farklı olan, size yabancı her şeyi daha iyi görmeye ve anlamaya başlarsınız. Bu empati hali zamanla kendi ruhumuzun derinliklerini daha iyi aydınlatır ve kendimize ait muammalar da azalır. Ancak bu başı ve sonu çok belli olmayan bir süreçtir. Önemli olan bu yolculuğun sürekliliği ve canlılığıdır.

“Edebiyat, bizi bu dünyanın dışına çıkaracak, gündelik hayatımızda aşamadığımız sınırları aşmamız için önderlik edecek, yol yordam gösterecek, dokuzdan beşe yaşantıların bezginliğine değişik tatlar, yeni diyarlar ekleyip bizi kendimizden alıp uzaklara götürecek bir rehber gibi algılandı ve algılanmaya devam ediyor.”[6] Bu sürüp giden algı doğru değildir. Daha doğrusu eksiktir. Çünkü edebiyat bunun çok daha ötesinde bir kavramdır. Edebiyat boş zamanlarımızı değerlendirdiğimiz bir uğraş değildir. Edebiyat, insanın kendisi ve gerçek ile yüzleşmesinin en benzersiz örneğidir. Edebiyat, insanın kendi ruhunun derinliklerine yaptığı kadim arayışın pusulasıdır.

[1] Edebiyat ve Bilim, Aldous Huxley, Epos Yayınları, İstanbul, 2016, s. 12

[2] Freud Mutluluğun Mimarı, Stefan Zweig, Zeplin Kitap, İstanbul, 2017, s. 171

[3] Albert Einstein, Popular Science, Müziğin Dili, Sayı 68, s. 47

[4] Anna Karenina, Tolstoy, İletişim Yayınları, İstanbul, 2013, s. 672

[5] http://kitap.radikal.com.tr/makale/haber/karsiliksiz_bir_dunya-61133 (Alıntı Jacques Lacan’a aittir.)

[6] Maskenin Düştüğü Yer, Yankı Enki, İthaki Yayınları, İstanbul, 2017, s. 60

Yazar Hakkında

Ahmet Özaysın

1984 yılında Afyonkarahisar’da doğdu. İlk, orta ve lise öğrenimini bu şehirde tamamladı. Marmara Üniversitesi Türkçe Öğretmenliği Bölümünden mezun oldu. Mezun olduğundan beri devlete bağlı okullarda Türkçe Öğretmeni olarak çalışıyor. Evli ve bir çocuk babası. Mersin’de yaşıyor.

Kendisini bildi bileli kitap okur. Kitapsız bir yaşam hayal edemiyor.

Bir edebiyat tutkunu. Roman ve hikâye okumak onun için büyük bir zevk. Edebiyat dışında felsefe, sosyoloji ve psikoloji gibi konularla ilgilense de en çok ilgisini çeken mevzular bilim ve tarih olmuştur. Okumak kadar yazmayı da çok sever. Yıllardır öykü ve denemeler yazmaya çalışıyor. Ayrıca fotoğraf sanatıyla da amatör olarak ilgileniyor.

Emekli olduktan sonra, kendine bir kitapçı dükkanı açıp, vaktinin çoğunu orada kitap okuyarak ve kitapseverlerle uzun uzun hasbihal ederek geçirmek istiyor.

Yorum Yap