Düşünce

İsim ile Müsemma: Eşyanın isimleri

Yazar | Fikri AKSU

Çocuklara konulan isimlerin onların kaderleri üzerinde tesiri olduğu söylenir. İsim ile müsemmanın ilişkili olduğu yani. Varlık ile varlığın adının

İlişki kurmak isteyen bir ben var. Arayan, bulmaya çalışan… Olmaya ve oldurmaya çalışan… İsteyen, dileyen ve murad eden bir ben var.

Çocuklara konulan isimlerin onların kaderleri üzerinde tesiri olduğu söylenir.İsim ile müsemmanın ilişkili olduğu yani. Varlık ile varlığın adının. ‘Konulan isim’ ve ‘isim koymak’ isim tamlamaları dikkat çekicidir. Bu tamamen bir zihin yapısının ürünüdür. Dil ile düşünce arasındaki ilişkiyi bu tamlamalarda görmek mümkündür. İsim eskiden konurdu, koyulmazdı. İsim konması daha edilgen bir anlam ifade eder. Biraz daha bilinemeyen bir halin tercümesi gibidir. Etimolojik olarak değil bilinçaltı anlam olarak söylüyorum. Dolayısıyla ‘isim kondu’ dediğimizde çocuğun isminin kaderiyle yani hayatı ve tercihleriyle ilişkili olduğunu bilerek söylemiş oluyorduk. Çünkü ikisi de bizim için bilinemeyendir, muamma ve meçhuldür. Görülemeyen ve bilinemeyendir. Bu nedenle isim koyarken rüyalar önemsenirdi. Bu nedenledir ki zihinlerde yerleşik ‘yaşlı bilge’ arketipi olan ailenin büyüklerine danışılırdı. Hatta çocuğun ismi kararlaştırıldığında ezanla beraber kulağına ailenin büyüğü tarafından fısıldanırdı. (Efendimiz(s.a.v.)’in isminin de anneleri Hz.Amine tarafından bir rüya sonucu koyulduğu bilgisi malumdur. Tam da Peygamberlik makamıyla uyumlu bir şekilde hem de. Çünkü seçilen edilgendir. Bu nedenle reddeder önce. Kabullenemez ve haykırır: Neden ben?) Fakat artık isim konmuyor çocuklarımıza, isim koyuyoruz. Bildiğimizi, gördüğümüzü iddia ederken aynı zamanda da çocuğun tercihlerini ve hayatını da şekillendirmek istiyoruz. Konulan değil de koyduğumuz isimler bizim için önemli olan kavramların kelimeleridir bu nedenle hep. Olamadıklarımızın acısını, olmak istediklerimizin isimlerini çocuklarımıza koyarak hafifletmeye çalışırız. Yapamadıklarımızı evlatlarımızın yapmasını istediğimiz gibi. Ve kontrol altında tutmaya çalışma güdüsü daha isimlerini koyarken başlar. ‘Mehmet Fatih’ ismini koyduğumuz bir çocuğun hayatta muhafazakâr-milliyetçi geleneğin argümanlarını kabul etmekten başka fazla seçeneği yoktur. ‘Deniz’, ‘Sedar’ gibi isimlerle de sol cenaha bağladığımız çocuklarımıza daha dünyaya gelir gelmez yaşadığımız dünyanın, yaşadıklarımızın ve yaşayamadıklarımızın yükünü yüklemişizdir. Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaşta ismi Mehmet Fatih olan bir genç kendisini olduğunda büyük görmek yani abartmak tehlikesiyle karşı karşıya gelir. ‘Sedar’ ismiyle gence yüklenen intikam duygusu gibi ‘Fatih’ de bir milleti kurtarmaya, ya da dünyayı fethetmeye gelmiş bir toplumun öncüsü olmaya çalışmak duygusuyla yüklenebilir. Bu gibi sorunlara irfani mirasımızda dengeleyici unsurlar bulmak mümkün. Bilinemeyenden ilhamla konulan isim toplumsal açıdan bağlayıcı değildi. Yani bağlayıcılığı çocuğun irfanında olabilir, onun tarafından hissedilebilir. Toplumsal bağlayıcılık ‘nam’la sağlanırdı. Yani birey değerli bir şey yaptığında, yaptığı işle alakalı bir nam kazanır ve toplumda o namla anılırdı. Psikolojik olarak daha sağlıklıydı bu durum birey için. Aynaya (topluma) bakınca en azından yaptığı bir geçekliğe dayanarak anıldığı için kendisini daha doğru tanıma fırsatı bulabiliyordu. Abartması da, kendisini hakir görmesi de (Hakir görmek elinde bir şey olmadığını düşünmekten kaynaklanır bu her konuda böyledir değer verilen, ulaşılmak istenen neyse o olmadığı için hakirlik duygusu gelişebilir. Hakirlik nam sayesinde azalır çünkü somut bir eser vardır ortada) azalıyordu. Peki ya şimdi?

Şimdi olan nam geleneğinin lakaplarla devam etmesi gibi görünse de lakaplar genellikle alçaltıcı bir hüviyete bürünmüş durumda. Lakap gençlik yıllarında takılır ya da kullanılır. Çünkü kişilik oluşturma çabasının had safhada yaşandığı yıllardır. İsyan en çok bu yaşlara yakışır, sorgulamaların yapılabilmesi için elverişli bir ortam sağlar bu insana. İnsanın diyalektiği de bu şekilde oluşabilir zaten.

Bir dilde kelimelerin etimolojik olarak seyrinin ismi atıfla söylenen varlığın en az bir özelliğinden kaynaklandığı bilinen bir gerçektir. Bu özellikler ise insanın duyu organları ile harmanladığı algısının özelliğidir. Bazen bir ses, bazen de bir hareket ismin oluşmasında etkili olabilmiştir. Dolayısıyla isim ile müsemma arasında kurulan bir ilişkiden kaynaklanmaktadır. Eşyanın isimlerini bilen tek varlıktır insan çünkü eşyayla ilişki kuran, ona şekil verip düzenleyebilen de tek varlıktır. İnsan sınırsız bir malzemenin içerinde bulur kendini. Şuursal olarak da biyolojik olarak da bu durum böyledir. Gördüğü, duyduğu her şeyle bir ilişki kurmuş, anlamlandırmaya çalışmış ve ona, müsemmasına uygun bir isim vermeye çalışmıştır, konuşabildiği, yani düşünebildiği dilde. İsmin, müsemma ile yani varlıkla, olguyla alakalı olduğunu ise farklı dillerdeki kelimeleri kıyaslayarak bulabiliriz. Varlığın özüne inmek isteyenlerin kelimelerin köklerine inmeye çalışması boşuna değildir. Kelime kabuk varlık özdür. Varlığın sırrına ulaşmak isteyen kelime kabuğunu eşeleyerek kırmak zorundadır.

 

 

 

Yazar Hakkında

Fikri AKSU

Tahmis Dergi'de doğdu. Hayattan beklentisi burada yazarak ölmektir.

Yorum Yap