Gündem Kritik

İskender Öksüz ile Devlet, Kalkınma ve Ahlak Üzerine Konuştuk: Devlet Biziz!

Yazar | Editör

Devlet biziz. Bizim seçtiklerimizin yönettiği, bizim seçtiklerimizin koydukları kanunlara göre yöneteceği kurumlardır. Devletimiz güçlü ve başarılıysa sebebi biziz. Zayıf, başarısız ve yolsuzluk içinde ise sebebi yine biziz. Kahraman da biziz, suçlu da biziz. Yazan da, yayınlayan da, okuyan da…

Hocam merhaba “Alt Akıl:Aptallar ve Diktatörler” kitabınız yeni çıktı ve kısa sürede okur yazar camiada önemli bir ses getirdi. Sizin için çok satan (best seller) kitapların yazarı değil uzun satan (long seller) kitapların yazarıdır yakıştırması yapılıyor ne demek istersiniz?

Ses getirmesi güzel bir şey. Eğitimimiz yalnız sayıca değil, nitelik olarak da yerlerde sürünüyor… Sayıca düşük seviyedeyiz, ortalama tahsil seviyemiz 6. sınıf. Fakat asıl kötü olan eğitimin fazla bir zihnî kazanç sağlamaması. Bu, diğer ülkelerle kıyasta, bizim zekâmızın kalkınmış ülke halklarının zekâsından düşük çıkması olarak yansıyor. Gerçi zekâ ölçümünün, yani IQ testlerinin, tahsilden bağımsız olduğu iddia edilir. Fakat kitap boyunca görüyoruz ki kavramları verebilen bir eğitim, yani bilgi doldurup bilgi boşaltan değil de kavram kazandıran bir eğitim zekâyı doğrudan yükseltiyor. Nicelik ve nitelik bakımından eğitimimizi yukarı kaldırmamız lâzım. Bu çözülmeden hiçbir konuda başarı sağlayamayız. Bu olmadan ne kalkınma, ne demokrasi doğru dürüst çalışabilir. Bu hâl devam edemez, etmemeli.

Uzun satan… Eskiden uzunçalar plaklar vardı, demek uzun satan kitap da olurmuş. Benim yayınevimin yöneticisi öyle diyor. Benim kitaplar çok satan değil, uzun satanmış. Hem çok satan, hem uzun satan olamaz mıydı? Meselâ Türk Milliyetçiliği Fikir Sistemi 1974’ten beri satıyor. Demek ki uzun satan. Fakat ilk çıktığında da bir ayda 7 500 adet satmıştı. Demek o zaman aynı zamanda “çok satan”mış. Fakat marifet çok satanda değil, çok okuyanda.

Kitabınızda ahlak-kalkınma, zeka –kalkınma meseleleri ekseninde Türkiye’yi inceliyorsunuz. Ahlak çağa, coğrafyaya göre değişkenlik arz etmez mi? Buradan yola çıkarak kalkınma veya geri kalmışlık meselemizi nasıl çözümleyebiliriz? 

Çağa, coğrafyaya göre değişiklik gösteren dış görünüşle ilgili unsurlardır. Ahlâkın temelinde toplumdaki insanların bir biriyle ilişkisini düzenleyen kurallar vardır. Aldatmamak, yalan söylememek, âdil olmak, vicdanlı olmak, göründüğün gibi olmak, olduğun gibi görünmek. Bunlar ne zamana ne de coğrafyaya göre değişir. Bunlar bizim genetiğimize, fıtratımıza kazılı ahlâk esaslarıdır. Bunlar yoksa insan toplumu zayıflar ve çöker.

Her şeyden önce toplumun aklını başına devşirip, ahlâksızlığa gösterdiği toleransı sıfırlaması gerekir. Hani “çalıyor ama çalışıyor”dan, üçkâğıdı, yalan dolanı hoş görmeye kadar her türlü toleransı… Bunu yapmayan cemiyet çöker. Bu da insanlığın ıstıfa vetiresi, ayıklama süreci. Ahlâksızlığı sıfırlayan cemiyet aklıselim sahibi, bir birini seven, sayan, bir birine güvenen fertlerden meydana gelir. Bu da bir zekâ seviyesi işidir; zekânın eğitime bağlı olduğunu gösteriyorlar- gösteriyorum… Böylece dönüp başa geliyoruz. Ya eğitim, ya ölüm!

Yine kitabınızdan devam etmek istiyorum. Diyorsunuz ki “Siyaseti ahlak dışı addederseniz, siyaset ahlaksızlara kalır.” Bunu biraz açar mısınız?

Yaygın ve yayılmaya çalışılan bir anlayış var. Bu da toplumun ahlâksızlığı hoş görmesi gibi hastalıklı bir tutum. O da şu: Siyaset kötüdür, siyaset ahlâksızlıkla, yalan dolanla yapılır. O halde dürüst insanlar siyasete karışmaz.

Siyaset, ülkenin nasıl yönetileceği, insanımızın nasıl refaha, ülkenin nasıl güvenliğe kavuşturulacağı işidir. Bu hedeflere varmak için ileri sürülen değişik planlar arasında seçim yapma, sonra da bunları gerçekleştirme çabasıdır.

Bunları biz yapmayacağız da ülkenin refahını, güvenliğini, bekasını kime bırakacağız. Paranoid bir ifade olacak ama, sanki bu, emperyalistlerin halka pompaladığı bir anlayıştır. Tıpkı Lord Cromwell’in Mısırlılara söylediği gibi: Siz ülkenin yönetimini beceremezsiniz. Bırakın biz yönetelim…

Siyasetin aşağılık olduğuna, dürüst insanların siyaset yapmaması veya popüler söyleyişle, “bulaşmaması” gerektiğine inanırsak, siyaset kime kalacaktır? Kendini dürüst görmeyenlere, açıkgöz ve ahlâksız görenlere. Kendini ahlâksız gören de ahlâklı değildir her halde. Siyasetin ahlâksızlık olduğuna inanan toplumun siyasîsi de yapıp ettiklerini ahlâk miyarına vurma ihtiyacını hissetmeyecektir.

Türkiye siyasi tarihinde siyaset her zaman bir savaş gibi de algılanmıştır. Ve “Savaş hiledir” sözüyle siyasette yapılanlar bir anlamda meşrulaştırılmıştır. “Savaş hiledir” sözüne dayanan siyaset anlayışı ile Makyavelist “Amaca giden her yol mubahtır” anlayışını nasıl kıyaslayabiliriz?

Savaş düşmanla yapılır. Kendi milletinizle değil. Kendi milletinin ve kaynaklarının nasıl yönetileceği konusundaki bir yarışa böyle yaklaşmak, ahlâksızlığın meşrulaştırılması olur. Bizde de olup biten budur.

Amaca giden her yol mubah değildir. Amaç kadar yol da muhterem olmalıdır.

Askerî stratejinin babası Clausewitz’in “Harp, siyasetin başka vasıtalarla devamdır” sözü meşhurdur. Fakat burada kastedilen milletlerarası siyaset, yani milletlerin farklı menfaatlerinin çatışmasıdır. Buna rağmen Clausewitz, o meşhur sözünün tersini söylememiştir. Yani, “Siyaset de, harbin başka vasıtalarla devamıdır” dememiştir. Dış siyasette bile hile, yalan, dolan hoş karşılanmaz, yapanın yanına kâr kalmaz. İç siyasette farklı siyasî grupların gündemindeki menfaat bizim milletimizin menfaatidir. Yani hedefin aynı olması gerekir. O zaman aynı hedefe yönelenlerin bir birine karşı, demokrasiyi, ahlâkı bir yana bırakıp harp ediyorlarmış gibi hile uygulaması nasıl mazur görülebilir? Tek şekilde mazur görülebilir: Bir siyasî grup meselâ Türk milletinin menfaati için plan proje yaparken, diğeri başka bir toplum biriminin menfaati için hareket ediyorsa… O zaman bu ikinci, halkı aldatmakta, aslında millî menfaat için çalışır görünüp başka menfaatler için çalışmaktadır.

Makyavel, İtalyan şehir devletlerindeki şahsî hâkimiyet mücadelesi ortamından konuşmaktadır. Burada halkın, milletin menfaati değil, danışmanlığını yaptığı “Prens”in menfaati söz konusudur. Kamuoyunun henüz teşekkül etmediği, kamuoyunun bulunmadığı bir ortamda, saray entrikalarının ahlâksızlığı millî devletin siyasetine örnek olamaz. Hayır. Amaca giden her yol mubah değildir. Amaç kadar yol da muhterem olmalıdır.

Kitabı okuyan her okur –eğitim seviyesi fark etmeksizin- kendinden bir şeyler bulabilir. Meseleyi günlük hayatımızdan yola çıkarak çözebileceğimiz yada sorunun kaynağını kendimizde aramız gerektiği mesajını veren bir şekilde ele alan bir yaklaşım görüyoruz. İnsanımızın yere çöp atmaması ya da kırmızı ışıkta geçmemesi bizi nasıl kalkındıracak? Bu minvalde kurumsallığın önemine vurgu yapıyorsunuz. Kurumsallık meselesini nasıl çözümleyeceğiz? Ne olacak bu Beşiktaş’ın hali diye sorası geliyor insanın bir zamanların bilindik tabiri ile?

 Bu bir değil, birkaç soru. Meselelerimizi gayet tabiî biz çözeceğiz. Biz çözmeyeceksek kim çözecek? Yönetenler gayet tabiî tenkit edilecektir ama bu bizi temize çıkarmaz. O yöneticileri biz seçmedik mi? Onların önce ufak tefek, sonra deve dişi kadar kusurlarını biz hoş görmedik mi? Bunları görüp söylemek varken, aman canım, başımı derde sokmayayım, demedik mi? Sorumlu onlar ama aynı zamanda biziz!

Kırmızıda geçmek, yere çöp atmak, küçük kul hakkı yeme davranışlarıdır. Öbür insanlara, toplumumuza saygımız bulunmadığını, onları sevmediğimizi gösterir. İşte ahlâk bu küçük şeylerde başlar. Bir hadiste,İmanın kırk türlüsü vardır, en küçüğü, yol üstündeki taşı kaldırmaktır denir. Taşı kaldırmamak, “müsaitse” kırmızıda geçmek, yere çöp atmak da ahlâksızlığın başlangıcıdır. İnsanın izzeti nefsini, yani kendine saygısını bozan ilk adımlardır. İşin vahimi, yurt dışına çıktığımızda bazılarımızın o çok küçümsediği, menfaatçilikle itham ettiği yabancıların gerçekten yere çöp atmadığını, kırmızıda geçmediğini ve bunu kimse görmezken de yapmadığını görürüz ve halimizden utanırız.

Kurumsallığı buraya sıkıştırmak pek mümkün değil. Ama şöyle söyleyelim: Toplum, kendi bekası ve refahı için kurallar koyar. Bunlar kanunlardır, mevzuattır, davranış kurallarıdır. Kurallara saygı duymayan insanlar topluma, kardeşlerine saygı ve sevgi duymuyor demektir. İşte kurumları da olduran ve öldüren onların kurallarının çiğnenmemesi, saygı duyulmasıdır. Adama göre uygulama değil, birlikte koyduğumuz kurallara göre uygulama. Bu topluma saygı duymaktır. İnsana saygı duymaktır, kendine saygı duymaktır.

İnsana yapılan yatırımın karşılığını yine kitabınızdan yola çıkarak İtalya örneğinde olduğu gibi 70 yıl gibi uzun bir zamanda geri aldığını görüyoruz. Kendi tarihimize bakarsak da Cumhuriyeti kuran kadrolar Sultan II. Abdülhamid’in kurduğu okullarda yetişen subaylar. Türkler pratikliği ve çabuk kavraması ile bilinen bir millet. Çağın imkanlarını göz önünde bulundurursak bu süre bizim için daha kısa olabilir diyebilir miyiz?

Putnam ve arkadaşlarının İtalya’da Kuzey-Güney farkı konusunda yaptıkları araştırmada bahsi geçen 70 yıl, insana yapılan yatırımın geri dönüş süresi değildir. Kaldı ki İtalya’da Kuzey-Güney farkı devam ediyor, ortadan kalkmış değil.

İlk atılacak adım, 1912’nin zabitlerini eğitim ordusunun yönetiminden tart edip, yerlerine 1915’in subaylarını getirmektir. Yani Millî Eğitim’i de, üniversiteyi de liyakat esasına göre yeniden düzenlemektir.

II Abdülhamid’in kurduğu çağdaş okulların Türkiye’ye kurtuluş zerk ettiği doğrudur. Bu kurtuluş için de 70 yıl beklemek gerekmemiştir. Daha iyi bir örnek de var. 1912-13’te Balkan harplerinde hezimete uğrayan, rezil bir mağlubiyete düçar olan ordu, üç yıl sonra, 1915’te Çanakkale’de, Kutül Amare’de dünyanın süper güçlerini mağlup eden orduya dönüşmüştür.

Eğitim başka bir muharebe alanıdır. İlk atılacak adım, 1912’nin zabitlerini eğitim ordusunun yönetiminden tart edip, yerlerine 1915’in subaylarını getirmektir. Yani Millî Eğitim’i de, üniversiteyi de liyakat esasına göre yeniden düzenlemektir. Sonra bu yeni düzenlemenin yetiştirdiği mezunlar iş başına gelecektir. Bugün birinci sınıftan başlayan çocuk, 15 yıl sonra eğitime, bilime, teknolojiye, ekonomiye katkı yapmaya başlar. Bu yüz güldürücü bir spiral yükseliştir. Onlar iyileri yetiştirecek, onların yetiştirdiği iyiler daha iyileri yetiştirecek. Tersine, bugünkü gibi devam edersek Balkan Harbi kadroları, iyiyle kötüyü bir birinden ayıramayan kadrolar, kendilerinden beterleri yetiştirip, “bizim adamları” sözde mülâkatlarla işlerin başına getirecek ve onlar da daha beterlerini yetiştirecek ve yerleştirecektir. Kötü kadro, iyi kadroyu kovar. Bunu FETÖ deneyimimizle gördük. Adalet, askerlik, diplomasi çöktü. Bu da batışa götüren spiral. Bunu kıramazsak yeni Balkan bozgunları kapıdadır.

Bağımsız devlet – özgür yurttaş bu konu üzerine konuşmak isterim. Toplumsal anlamda özgürlük söz konusu olduğunda her zaman özgürlük-güvenlik denklemi kurulur ve özgürlüğün karşısına güvenlik konumlandırılır. Bunu nasıl değerlendirirsiniz? Bu bir anlamda da geri kalmışlık problemi değil midir? Ya da özgürlük sanal bir kavram haline getirilerek bir algıdan ibaret olarak mı görülmektedir?

Genel kuraldır, kişinin özgürlüğü, başkalarının özgürlüklerine tecavüz ettiği noktada biter. Benzer şekilde kişinin özgürlüğü toplumun güvenliğiyle çelişirse sınırlanır tabi de, bu kuralın bir de suiistimali var. Diktatörler toplumun güvenliği gerekçesiyle her türlü muhalefeti yasaklarlar. Toplumun iyiliği için hareket ettiğini söylemeyen bir despot gelmemiştir bugüne kadar. Eğer onlarca yıllık iktidarının sonunda bir iktidar, güvenliğimizin tehlikede olduğunu söylüyorsa, ona sormak lâzımdır: Bu kadar yıl sen direksiyondaydın. Güvenliğimiz nasıl oluyor da bir türlü tehlikeden kurtulmuyor. Buna senin de bir katkın olmasın…

Bakın size lâtife olsun diye yazdığım bir şiirimsiyi, Arif Nihat Asya Hocamızın “Bayraksız Olamam” şiirine benzettiğim için ondan özür dileyerek okuyayım:

Ben bir diktatörüm

Kitapsız olabilirim.

Kalemsiz olabilirim,

Dünyadan habersiz olabilirim.

Düşmansız olamam!

***

Fikirsiz olabilirim.

Ahlâksız olabilirim.

Mantıksız olabilirim.

Düşmansız olamam!

***

Hırsız olabilirim.

Yolsuz olabilirim.

Bilgisiz olabilirim.

Hainsiz olamam.

Düşmansız olamam!

Güçlü Devlet ve Büyük Devleti birbirinden ayırır mısınız? Var ise farkları nelerdir? Günümüz Türkiye’si güçlü bir devlet midir yoksa büyük bir devlet midir?

Bu sorunuz benim “Niçin geri kaldınız” kitabımdaki bir bahisle ilgili. Orada Fukuyama ve Friedman’a atıfla birincisinin yaptığı bir tasnifi anlatmıştım. Şöyle ki, Fukuyama’nın tabiriyle, güçlü devlet, koyduğu kanunu, yayınladığı yönetmeliği amasız, fakatsız ve herkese eşit uygulayabilen devlettir. Bu tarife trafik kanunlarına riayetten, anayasaya ve kanunlara uymaya kadar bütün hukuku katabilirsiniz. Bu ölçüyle Rusya, Türkiye güçlü devletler değildir. Batı Avrupa devletleri, ABD, Kanada, velhasıl kalkınmış dediğimiz bütün ülkeler güçlü devletlerdir. Bir de vatandaşın her yapıp ettiğine burnunu sokmaya çalışan, bu maksatla bir sürü kanun ve mevzuat üreten devlet vardır. Yakından tanıdığım sağlık sektöründen örnek vereyim, bizim mevzuatımızda hastanelerin, muayenehanelerin tabelalarının rengi, üstündeki yazıların kaç santim ve ne renk olacağı bile belirlenmiştir. Böyle her şeye burnunu sokan devlete Fukuyama’nın tasnifinde büyük devlet deniyor. İşte Rusya bu bakımdan büyük fakat güçsüz bir devlettir. Kalkınmış ülkelerin çoğu da küçük fakat güçlü devletler. Türkiye’yi siz değerlendirin: Bir bakkal dükkânının veya bir güzellik salonunun duvarına bir göz atın. Bir sürü belge asılıdır. Ama vergiyi doğru beyan ettirip tahsil edemiyoruz.

Dillere pelesenk olan bir tabir var: “Türk devlet geleneği” Nedir bu? Ordumuzun kuruluşu M.Ö. 209’a dayandırılır. Hariciyemiz ise modern anlamda tercüme odasına yaklaşık 195 yıl diğer kurumlara bakarsak bazı bakanlıklarımız daha 3-5 yıllık belki de bu soruyu sormadan önce devleti nasıl tanımlarsınız demek gerek çünkü devlet dediğimiz Ordu mu? Dışişleri mi? TÜBİTAK mı? Bir belirsizlik var bazen seçilmiş hükümet devlet oluyor bazen MİT bu çelişkiler nerden kaynaklanıyor?

Soruda çok güzel anlatmışsınız. Bundan kast edilen her halde tek tek bakanlıklar veya çiçeği burnunda kurumlar olamaz. Gerçi bazı kurumlarımız çiçeği burnunda değil ve bayağı gelenek sahibi. Şimdi yıkılmaya çalışılan bu gelenekler ordumuzda, dış işlerimizde bayağı güçlü. Ancak Türk devlet geleneği dendiği zaman sanırım Türklerin “il tutma” dedikleri, hakanın da üstünde bir törenin, kanunların bulunduğu anlayışıdır. Milletin teşkilâtı olan devlete atfedilen değer ve devletin tek tek insanlara karşı şefkati ve “baba” tavrıdır.

Meselâ Türkler, 19. asırdan başlayıp Millî Mücadele’ye kadar süren mağlubiyetler serisi boyunca öz yurtlarını kaybetti. Birçok millet bu kaybı kabullenip, yeni egemenlerin bayrağı altında hayatlarını idame ettirdi. Veya birçok komşu millet mensubunun yaptığı gibi meselâ Amerika’ya, Avusturalya’ya veya başka ülkelere göçtü. Türklerin büyük çoğunluğu böyle yapmadı. Bayrak, yani devlet çekilince onlar da o öz topraklarını terketti ve devletlerinin devam ettiği sınırların içine çekildi. Bu da insanların davranışlarına akseden bir devlet geleneği değil midir?

Son olarak Devletin somut bir tanımını yapabilir miyiz? Devlet sadece kurumlardan ve yazılı belgelerden ibaret bir yapı mıdır? Devletin tam olarak tanımlanamaması milletimizde görünmeyen, gizli ve su sızdırmaz “ihtiyarlar meclisi” gibi yapıların var olduğu inancı doğurmuştur. Devlet “senden, benden, ondan” ibaret midir? Yoksa Devlet adeta bir hayalet gibi görünmeyen yapılar tarafından mı şekillendirilmektedir? 

Devlet, milletin teşkilâtıdır. Milletin refahı ve güvenliği için millet tarafından kurulmuştur, demokrasilerde de millet tarafından yürütülür. Buna egemenlik diyoruz.

Türk devleti bulunduğu coğrafya ve tarihînin getirdiği şartlar gereği birçok etkiye aynı anda maruz kalmaktadır. Hem klasik dünyanın merkezinde hem de modern dünya siyasetinin ana yollarının ve zenginliklerinin kesiştiği bir noktadadır. Olup biteni, yapılanları ve yapılması gerekenleri, bütün bu şartların, faktörlerin ışığında incelemek ve kavramak kolay bir iş değildir. Siyaset, sosyoloji, ekonomi bilgisine ihtiyaç vardır. Bunlar kolay kavranan meseleler değildir. Onun için insanlar daha basit izahlar, daha basit ve her şeyi bir vuruşta izah eden sebepler ararlar. Bu da bir zekâ geriliği tezahürüdür aslında. Komplo teorileri, her şeyi idare eden üst akıl, Rockefeller, Yahudiler, İhtiyarlar Meclisi bu uçuk fakat basit izahlardır. Kim meteorolojinin karmakarışık analizlerini anlayacak ki… Yağmuru Yağmur Tanrısı yağdırıyor der geçersiniz.

Hayır devlet biziz. Bizim seçtiklerimizin yönettiği, bizim seçtiklerimizin koydukları kanunlara göre yöneteceği kurumlardır. Devletimiz güçlü ve başarılıysa sebebi biziz. Zayıf, başarısız ve yolsuzluk içinde ise sebebi yine biziz. Kahraman da biziz, suçlu da biziz. Yazan da, yayınlayan da, okuyan da…

Röportaj: Yusuf H. Yıldız – Murat Canver

Yazar Hakkında

Editör

Yorum Yap