Kritik Kültür-Sanat

İsyan: Equilibrium

İsyan, İngilizce özgün adı ile equilibrium (denge), 2002 yılında Kurt Wimmer tarafından kaleme alınmış ve yönetilmiş bilimkurgu ve distopik bir filmdir. Filmde vurgulanmak istenen distopyanın temelinde yatan şey, bireyselliği reddedip yerine, toplumsal uyumu ve birleşmeyi koymaktır. Tüm erkeklerin, kadınların ve çocukların eşit yaşayacağı barışçıl bir toplum meydana getirmektir.

Üçüncü dünya savaşı sona ermiştir. Libria şehrinde totaliter ve faşist bir rejim kurulmuş ve tüm insani duyguları kontrol altına alabilmek için gereken ne varsa yapılmıştır. Libria, artık kalpleri ve beyinleri makineleşmiş insanların yaşam sürdüğü, hissetmenin yasak olduğu bir ülkedir. Duyguların ve hislerin esir alındığı Libria kentinde, insanlar ‘Prozium’ denilen bir ilacı her gün vücutlarına enjekte etmek zorunda, aksi taktirde çok ağır ölüm cezalarına çarptırılacaklarını bilmektedirler. Bu ilaç, insanların herhangi bir şeyi hissetmelerini engellemek için üretilmiştir. İnsanın robotlaştırıldığı bu kentin bir de faşist lideri vardır. Halkın karşısına asla çıkmamakta ve onları muhatap almamaktadır. Ülkenin dört bir yanına kurulmuş dev ekranlarla halkına, zihninde kurguladığı düşünceleri, kulağa hoş gelecek şekilde aşılamaktadır.

Libria’nın lideri yani başrahip, prozium ilacını şöyle tanımlamaktadır: ‘’ Prozium, mükemmel ilaç. Yıkımlarımızın ilacı, toplumumuzun tutkalı, yaralarımızın merhemi, bizi acıma duygusundan, kederden, nefret ve melankoliden kurtaran tek şey. Onun sayesinde acıdan ve kıskançlıktan kurtulduk. Bizi aşktan, eğlenceden, sevinçten ve estetikten kurtaran bu mükemmel buluş için minnettarız.’’

isyan equilibrium

Bu ilacın denetiminden ise John Preston adlı bir ajan sorumludur. Bu ajan, tıpkı diğerleri gibi bütün duygularından arınmıştır. Öyle ki, karısının diri diri yakılmasını bile büyük bir soğukkanlılıkla karşılamıştır. Fakat zaman zaman, sanki mutsuz ve hoşnutsuz bir ruh haleti içerisinde olup biteni sorgulamaktadır. John Preston, bir gün Prozium ilacını kullanmayı unutmuş ve duygularının farkına varmıştır. Artık dokunmaya, güneşi ve havayı hissetmeye başlamıştır. Geçmişte yaşadığı anılar tazelenince çalıştığı rejime karşı isyan başlatmıştır.

Üzüntünün anlamını bile bilmiyorsun.

Rahip Preston, rejime karşı isyan etmeden önce, Başrahip’in yerine geçen kişi ile yaptığı bir sohbet esnasında, eşinin hissetme suçundan tutuklanarak yakıldığını ifade ediyor. Başrahip’in ‘’Ne hissettin?’’ sorusuna ise ‘’ hiçbir şey hissetmedim’’ diyerek karşılık veriyor.

isyan equilibrium

Yine bir başka sahnede Mary isminde bir kadını sorguya çekerken aralarında şöyle bir diyalog geçiyor:

Mary : Sana bir şey soracağım. Neden yaşıyorsun?                                                                                 

Preston: Bu harika toplumun devamını korumak için yaşıyorum. Ülkeme hizmet etmek için yaşıyorum. Senin varlığının amacı nedir?                                                                                                    

Mary: Hissetmek. Bunu hiç yapamadığın için ne anlama geldiğini bilemezsin ama nefes almak kadar gerekli bir şey. Onsuz, aşksız, öfke ve acı olmadan nefes almak, bir saatin tik-taklarından farksızdır.

Preston, hissettiğini fark ettiği rahip dostu Partridge’yi öldürmeden evvel, dostu ona şu sözleri söyler:       

Partridge: Ama zavallı ben, sadece hayallerimle yaşıyorum. Hayallerimi ayaklarının altına serdim.Yumuşak bas çünkü üstüne bastığın şey benim hayallerim.                                                               

Preston: Üzgünüm!                                                                                                                                     

Partridge: Hayır değilsin. Bunun anlamını bile bilmiyorsun. Bu, asla hissetmediğin bir duygu. Her şey bitti. Bizi biz yapan her şeyi yok ettik.

Görüldüğü üzere, filmde en çok öne çıkan unsur; hissetme suçu. Bu suçu işleyenleri saptayıp cezalandıracak özel bir polis birliği de kurulmuştur: Grammaton Rahipleri. Bu rahipler Gördükleri bütün sanat eserlerini yok etmektedir. Çünkü sanat, duyguların dışa vurumudur. Mona Lisa gibi paha biçilmez tabloları bile bir çırpıda yakacaklardır.

Filmde dikkat çeken bir diğer husus, sadece siyah, beyaz ve gri renklerinin olmasıdır. Bu aslında, dünyanın renksizliğini yani duygusuzluğunu vurgulamaktadır.

isyan equilibrium

Baştan beri anlatmaya çalıştığım şey, distopik bir senaryonun yaşandığı, insanların duygusuzlaştırıldığı bir dünya düzeni. Buna düzen denebilirse tabi. Aslında bu, düzensizliğin ve dengesizliğin hakim olduğu, insanların zihnen ve bedenen köleleştirildiği karanlık bir ideoloji. İnsanların hissedemediği, gülemediği, ağlayamadığı, sevemediği bir toplum düşünün. İmkansız ve hatta akıl almaz bir şey değil mi? Yahut insanoğlu kendisine bir nimet olarak bahşedilmiş bu dünyayı yine kendi elleri ile cehenneme çevirerek, bunu mümkün kılmıyor mu? Sorulması gereken asıl soru şu: Bu filmde anlatılan ve bir hayal ürünü olarak varsayılan bir dünyadan çok mu farklı bir dünyada yaşıyoruz? Geçmişte yaşanılan bir örnek, aslında bu soruya verilebilecek en güzel cevabı gözler önüne sürüyor. Evet, Nazi Almanya’sından bahsediyorum. Aynen filmde olduğu gibi Hitler kendi itaatkar ulusunu meydana getirmişti. Senaryosunu kendisinin yazdığı, belki de yalnızca kendisini inandırabildiği, milyonların ise kandığı totaliter bir rejim…

İnsanların katledildiği, kitapların yakıldığı, sanatın ve bilimin sürgün edildiği bir ülke. İnsanların diri diri yakıldığı o fırınları ve deney adı altında yapılan işkencelerle bir deri bir kemik kalmış çıplak insan bedenlerinin bir vinç yardımıyla üst üste yığıldığı görüntülerini izledikçe kanım donuyor ve bu vahşeti seyredenlerin insanlıktan nasibinin kalıp kalmadığını düşünüyorum çaresiz. Ellerim yüzümü örttükçe utancım beni ele veriyor ne yazık ki.

Filmi izledikten sonra, yaşananların, bana Nazi Almanya’sını çağrıştırdığını fark ettim. Ve sormadan edemedim kendi kendime. Acaba geçmişte mi kaldı bütün bu yaşananlar? Her şeyin güllük gülistanlık olduğu bir ütopyada mı yaşıyoruz biz? İnanın bu filmde anlatılandan farklı bir dünyada yaşamıyoruz. Baskıcı rejimler ve bu zihniyetle beslenen insanlar hala var. Savaşların ve silahların susmadığı, modern dünyanın bizi kıskacına aldığı, teknolojinin ise bizi tuzağına düşürdüğü bir yerde özgürlükten bahsedilebilir mi? Kesinlikle hayır.

Sözlerimi bitirmeden önce konuyla ilişkili gördüğüm bir hususa daha değinmek istiyorum. Cengiz Aytmatov, yıllar önce okuduğum Gün Olur Asra Bedel adlı romanında bir kavramdan bahseder: ‘’Mankurtizm’’, yani insanı kendi öz kimliğine ve kültürüne düşman kılmak ve onu başkaları tarafından kullanılan bir köle, bir kukla haline getirmek. Mankurtlaştırma denen bu modern kölelik, aslında filmde anlatılmak istenen şey ile bir benzerlik arzediyor. Şöyle ki, Distopik bir toplum hayali, tıpkı Mankurtlaşarak iradesini başkalarının ellerine teslim etmiş bir bireyde olduğu gibi, insanı bir açmaza sürüklüyor ve onu bir koyun sürüsü gibi farz edip sorgusuz sualsiz bir itaati emrediyor. Bunun neticesinde insan, iradesini kullanmayacak kadar aciz bir duruma düşüyor.

İnsanoğlu bir gün yaptığı şeylerin anlamsızlığı fark edecek

İsyan, insana gelecek tahayyüllerinin ve günümüz sosyopolitik algılarının nerelere erişebileceğini gösterebilecek yetide bir film. Eleştiriler bir yana izlenmeyi hak eden bir film. Ütopya ve Distopya arasındaki ince farkı gözler önüne serme konusunda ise oldukça başarılı. Filmde anlatılan Distopik dünya görüşünün aksine ütopya,  gerçekleşmesi imkansız ideal toplum tasarımlarıdır. Bir cennet tasavvurudur. Ve burada her şey kusursuz işler. Kaosun ve huzursuzluğun olmadığı bir toplum modelidir. Bu toplumda insanlar, bunalımdan uzak yaşar ve arzu ettikleri her şeyi elde etme imkanına sahiptirler. Kadim zamanlardan beri insanlar cenneti andıran mekan hayalleri kurmuşlardır. Bir yanda dünyayı yangına çeviren Distopik gerçekler, öte yanda yalnızca bir kurgudan ibaret Ütopik hayaller. İlkini gerçekleştirme potansiyeline sahip insanoğlu, ikincisi ile yalnızca kendisini avutuyor nedense.

İnsanoğlu her ne kadar özgürlüğünden yoksun bırakılsa da, bir gün yaptığı şeyin anlamsız olduğunu fark edecek ve Rahip Preston gibi kendi öz benliğine dönme uğruna büyük bir mücadele verecektir. Çünkü insana, mahkumiyetin ve esaretin zincirlerini kırması, maşeri vicdanın yok sayıldığı yerde ise susmaması öğretilmiştir. Ve iyilik bir gün mutlaka galip gelecektir.

 

 

 

Yazar Hakkında

Mücahit Enes Coşkun

Ağustos 1992’de Nevşehir’de doğdu. Kayseri’de ikamet etmektedir. 2014 yılında Karadeniz Teknik Üniversitesi Türkçe Öğretmenliği bölümünden mezun oldu. Trabzon, onun en tatlı hatırası idi. Öğrenim süresi boyunca Osmanlıca ve serbest şiir üzerinde çalıştı. Gazete ve dergilerde şiirleri yayımlandı. Yine bu süre zarfında düz yazı ile içli dışlı oldu. Halen kendisine ait bir blogda,Edebiyat, Tarih ve Sinema alanlarında çeşitli yazılar kaleme almaktadır. Son zamanlarda ney ve kaligrafi ile meşgul. En büyük hayali, elinde fotoğraf makinesi, bir kalem ve bir kağıtla Dünya’yı karış karış gezmek. Orta düzeyde İngilizce bilmektedir. Kısacık hayatı bundan ibaret

Yorum Yap