Edebiyat Kritik

Kafka’nın Distopik Davası

davva

Davası sayesinde öğrenilmiş çaresizlikle geçen koca bir yıl…

Franz Kafka’nın, her biri bir inci gibi dizilmiş kelimelerinden oluşan, düşündüren anlatım biçimiyle, okuyan herkesi tıpkı kahramanı K.Josef gibi fazlasıyla tedirgin edip, bir belirsizliğin içine düşüren, sayfalar döndükçe karamsar duygulara ve kendinden şüphe duyacak hale getirir nitelikte bir roman; Dava.

Tam bir “kafkaesk”olan ağır türde roman, distopik biçimde zirveye ulaşmış, kocaman bir kara delik misali okudukça insanı en dibe çeken sürrealist bir güce sahip.

Kafkaesk kelimesi; Franz Kafka’nın zor anlaşılır, bol kabuslu, karanlık, fazlasıyla tedirgin, türlü ve karamsar sebep sonuç ilişkileriyle dolu, kalabalıklar içinde ki yalnızlığını, kendine özgü anlatım biçimiyle dünya edebiyatına kazandırdığı akımın adıdır. Yazarın yaşadığı dönemde yazılarına, romanlarına ve hikayelerine uygun bir edebiyat akımı olmadığından ortaya “Kafkaesk” sıfatı çıkmıştır.

Franz Kafka’nın sağlık durumunun bozulduğu 1913’te yazdığı önemli üç romanından biri olan Dava (Der Prozess), bilindiği üzere distopik bir kitaptır. Ürkütücü, korkutucu, baskıcı bir yönetim biçiminin, öldürmeyen ama süründüren bir yaşamın içinde ki dünya tarzına, önemli güçlerin saçma sapan uğraşlarını ve insanlar üzerinde ki baskıcılığını, kısaca kötü bir yer anlayışına ve anlamına gelen “Distopya” denir, bu türden temalar ve düşüncelerin ortaya çıkardığı durumlara ve nesnelere ise “distopik” denmektedir.

Dava romanının okuyucusunu içine çektiği distopyasında hikaye; banka şefi K,Josef’in otuzuncu doğum gününün sabahına başucunda tanımadığı insanların varlığınla uyandığı, bilmediği ve ne olduğu belli olmayan hiçbir zaman da kendisine söylenmeyen bir suçtan dolayı durup dururken tutuklanmasıyla başlıyor. Ne hapse giriyor ne de sözde beraat ediyor. Günlük yaşamına bilinmeyen suçunun ağırlığıyla devam ediyor. En kötü tarafı tutuklu bulunduğu ve bir davası olduğunu işyeri dahil çevresinde yüzüne bakan herkesin hatta yeni tanıştığı insanların dahi önceden beri biliyor olması. Sebepsizce ama çok utanıyor K.Josef. Zaman zaman bir mahkeme kurulsa da ne suçu ne de akibeti bilinmiyor. İlk başlar da suçunu merak eden K.Josef sonraları bu merakını bir an önce aklanmaya bırakıyor, tabi o da olmuyor.

“Bu şartlar altında, ortalama bir insan yaşamının bu konularda birkaç kez başarıya ulaşmaya yeterli olması bazen şaşırtıcıydı. Herkesin başına geldiği gibi insan, hiçbir şey elde edemediğini düşündüğü hüzünlü anlar yaşardı; bu anlarda hiçbir yere varamadığını, yalnızca başlangıçtan itibaren iyi biteceği belli olan davaların mutlu sonuca ulaştığını ve bunun için dış yardıma gerek bile olmadığını, geride kalan tüm davaların ise yapılan her şeye, tüm çabalara ve belli bir zevk veren tüm küçük başarılara karşın başarısızlığa uğradığını düşünürdü. Bu durumda artık hiçbir şeye güvenemeyeceğini hisseder ve bazı sorulara cevap vermek zorunda kalsa, yolunda giden davaların sırf dışarıdan müdehale edildiği için rayından çıktığını inkar edemezdi. Bu da bir tür özgüvendi, âmâ geriye kalan tek şey buydu. Bu kuşku nöbetleri, nöbetten başka bir şey değildi.(7.bölüm-syf:126)”

Sonsuz bir merakla geçen günler de, sayfalarca sürüklenen K.Josef içine düştüğü duruma çaresizce sıkışıp kalıyor. “Sen bu yüzden suçlusun!” denmiyor, ”suçsuz olduğunu düşünüyoruz!” diyenler de oluyor ama bir davası var ve zaman içinde bu sebepsiz davasını kabulleniyor. Suçsuz olduğunu bildiği halde kendini savunma çabasına giriyor, çevresinde ki baskılardan dolayı acabalı çelişkileriyle kendinden şüphe bile ediyor, geçmişini sorgulayıp hatalarını ayıklıyor, içten içe kendini yiyip bitiriyor ve zamanla kendini sebepsiz yere suçlu hisseder hale gelip etrafına da o gözlerle bakmaya başlıyor.

“Bir sabah K.Josef, kendini her zamankinden daha dinç ve dirençli hissetti. Mahkemeyi düşünmüyordu bile, ama aklına geldiğinde, göz alanına sığmayacak kadar büyük olan bu örgütü, saklı olsa da elle yoklayarak bulunabilecek bir yerinden rahatça kavrayabileceği duygusuna kapıldı birden. Sonra hepsini kolayca yerinden söküp parçalayabilirdi.(syf:237)”

Bitmek bilmeyen kurtuluş arayışları, görüşmeler, yazışmalar sonuç vermiyor. Hatta konuştuğu, bir umut bağladığı insanların birkaç kişi dışında onun için aslında hiçbir şey yapmadıklarını da öğreniyor, tükeniyor ve en sonunda kapısına gelen iki kişinin kendisinin cellatları olduğunu düşünerek kurtuluş misali isteyerek kendini ölüme teslim ediyor.

“Mantık istediği kadar sarsılmaz olsun, yaşamak isteyen bir adama direnemez. Hiç görmediği yargıç neredeydi? Hiçbir zaman ulaşamadığı yüksek mahkeme neredeydi? Ellerini kaldırıp parmaklarını açtı. Ancak adamlardan biri gırtlağına yapışmıştı. Öteki de bıçağını yüreğine saplayıp iki kez çevirdi. K,Josef in, gözlerinin feri sönerken, yanak yanağa vermiş iki adamın yüzüne doğru eğilip çözülüşü gözlediklerini gördü. Bir köpek gibi!” dedi, sanki utanç kendisinden sonra da yaşamalıymışçasına.(son bölüm-syf:223-224)”

Ne olduğunu bilmediği bir suç, adli olarak zayıf ama sonsuz yetkileri olan, psikolojik darbelerde ise güçlü bir mahkemenin ve toplumun baskısı altında geçen bir yıl. O zaman içinde de, öğrenilmiş çaresizliğinin distopyasında, sebepsizliklerle donatılmış ve nihayetinde ölüme teslim olmuş bir son. Tamamlanmayan bölümlerinin belirsizliğiyle noktalansa da, okuyucunun aklında çok sorular bırakan ünlü Kafka romanı.

Bence bu Dava da; suçu belli değilse de, K.Josef’in cezası ona yaşatılan ve son bir yılda ceza gibi geçen hayatıdır, K.Josef ise gerçek hayatta Kafka’nın ta kendisidir. Çünkü gerçekte Kafka’nın distopyası; yaşadığı hayatı.. Tüm yapıtlarına yansıttığı, içine kapanık buhranlarla dolu bir hayat, yüz yıl önce imzasını atıp ta, genç yaşta solup giden dünyaca ünlü bir değer; Franz Kafka..

Yazar Hakkında

Gülcen Durak

1984 yılında Edremit’te dünyaya geldi.İlköğretim-Lise dönemini memleketinde,Üniversite eğitimini Balıkesir’de tamamladı.Yirmili yaşlarında Edebiyat’a daha çok vakit ayırmaya ve yazmaya başladı. Çeşitli Edebiyat-Sanat dergileriyle yazılarını paylaşan ve bir süredir ilgilendiği Fotoğraf Sanatıyla; dernek bazında ki faaliyetlerinin beraberinde,yazılı ve sosyal çalışmalarına da halen devam etmektedir.Edebiyat’ın;ruhun sığınacağı en güzel liman,öğrenmenin ve yenilenmenin ise yaşam boyu gerekli olduğu düşüncesindedir.Çeşitli sanat dallarında ki gelişmeleri,dünya mutfaklarını,tasarım ve dekor alanında ki araştırmaları da yakından takip etmektedir.Kuzey Ege’de yaşamını sürdüren,küçük şeylerle mutlu olabilen,boş vakti olmayan,sürekli meşgul,ailesiyle birlikte gülebilen,çoğunlukla huzurlu,arada bir hüzünlü,çayı aramayan kahve seven,evli ve iki çocuk annesi tipik bir yengeç kadını…

Yorum Yap