Kültür-Sanat Sinema

Kierkegaardçı Bir Gözle Tarkovsky’nin Düşü -Kurban(Offret, 1986)

Yazar | Murat CANVER

“Tanrı İbrâhim’i deneyip ona dedi: ‘Ey İbrâhim!’ Ve o: ‘İşte ben’, dedi. Ve dedi: ‘Şimdi oğlunu, sevdiğin biricik oğlunu, İshak’ı al ve Moriya diyarına git, ve orada sana söyleyeceğim dağların biri üzerinde onu yakılan kurban olarak takdim et.’” (Tekvin 22/1-2)

 “Bir zamanlar, çocukluğunda Tanrı’nın İbrahim’i nasıl sınadığını, İbrahim’in bu sınamaya nasıl dayanıp imanını elden bırakmadığını ve böylece, beklenenin aksine, ikinci kez bir oğula nasıl kavuştuğunu anlatan o güzel hikâyeyi duymuş bir adam vardı. Çocuk büyüdüğünde aynı hikâyeyi daha da büyük bir hayranlıkla okumuştu; çünkü hayat, çocuğun masum yalınlığında birleşmiş olanı ayırmıştı. Büyüdükçe bu hikâyeye aklı daha çok takılır olmuştu, heyecanı gitgide artıyor ama hikâyeyi gitgide daha az anlıyordu. Sonunda bu heyecanı yüzünden başka her şeyi unuttu; ruhunda tek bir dilek vardı, İbrahim’i görmek; tek bir özlem, o olayın şahidi olmak. Onun arzusu, Doğu’nun güzel ülkelerini ya da Vadedilmiş Topraklar’ın dünyevi ihtişamını ya da Tanrı’nın yaşlılıklarını kutsadığı takva sahibi eşleri ya da ihtiyar atanın muhterem çehresini ya da Tanrı’nın İbrahim’e ihsan ettiği İshak’ın genç ve dinç soyunu görmek değildi. – aynı şeyin Danimarka’nın kıraç bir bucağında meydana gelmemesi için bir sebep göremiyordu…”[1]

Böyle düşünüyordu Kierkegaard. İbrahim’in hikâyesine tanıklık etmek, ona benzer bir olayla Danimarka’nın kıraç bir bucağında karşılaşmayı düşlüyordu. Yoksa niçin anlatılsındı bu hikâye? İbrahim’in trajedisinin ne anlamı vardı?

“Geleneksel doğrular, ancak bireysel deneyimlerle onaylanırlarsa doğru olarak kalırlar”[2] diyen Andrei Tarkovksy, yıllar sonra Kierkegaard’ın düşünü gören başka bir kişiydi.

Kurban; Tarkovsky’nin son filmi… Son eseri, insanlığa son seslenişi… Kendisine ve filmi adadığı oğluna son nasihati… Unutulmaz dua sahnesinde Alexander’ın yakarışı gibi, Kurban, Tarkovsky‘nin Tanrı’ya son yakarışı… Filmin seyri içinde düş ile gerçeğin Alexander’in şahsında iç içe geçtiği, Tarkovky’nin düşünün[3] adıdır Kurban…

Kurban İbrahim’in, Kierkegaard’ın, Tarkovsky’nin ve Alexander’in bir düşüdür çünkü Aristo’da rüya uykuda ruhsal yaşamın etkinliğini sürdürmesidir ve Freud’a göre de rüyanın zararsız psikozu, dış dünyadan bilinçle istenmiş anlık bir vazgeçiştir. [4] Kurban bu nedenle,  insanlara rağmen insan için fedakârlık ve vazgeçişin, tarihi köklere dayanan güncel hikâyesidir.

Aristo’nun Etik kitabını oğlu Nikomakhos’a adayışından beri ahlak felsefesi eserlerini çocuklara adamak bir gelenek olmuştur. Tarkovsky de bu geleneği takip ederek, ahlaki kavramları irdelediği filmini oğluna adamıştır. Dünyaya ve geleceğe dair umudunu bir sonraki nesle aktarmıştır. Sonraki nesle bir nasihat ve sonraki nesilden bir beklenti ve umut içeren filmin dini metaforlarla[5] örülü olması hiç de tesadüf değildir. Çünkü Tarkovsky’ye göre dinsel gerçeğin anlamı umutta yatmaktadır.[6]

Leonardo Da Vinci / Üç Kralın Tapınışı

Jenerikte bizi, Leonardo Da Vinci’nin “Üç Kralın Tapınışı” tablosunu[7] ve arka fonda Johann Sebastian Bach’ın “Aziz Matthew’in Çilesi[8] adlı bestesi karşılar. Kamera tablonun, krallardan birinin Meryem’in kucağındaki çocuk İsa’ya değerli bir hediye sunduğu kısma odaklanmıştır. Filme geçiş tablodaki ağaçtan, Alexander’in oğluyla beraber bir ağacı doğrultmaya çalıştığı sahne ile sağlanır. Donuk, geçmişin kuytu bir köşesinde gizlenmiş, arşive kaldırılmış bir tablo, ya da bir hikâye ile akan görüntülere, yani canlı ve dinamik olana aynı unsur (ağaç) üzerinden geçiş yapmak Tarkovksy’ye has dâhiyane manevralardandır. O geleneksel doğruların geçerliliğini hayatın tam ortasında, yaşayan insanda ve onun problemlerinde aramaktadır. Tıpkı Kierkegaard gibi İbrahim’i geçmişte değil, bugünde aramaktadır.

Alexander, Felsefe, Din Tarihi ve Estetik okumuş, fakat bildikleri kendisine ayak bağı olmuştur. Dünya kötüye ve kötülüğe doğru evrilirken bilmek değil, yapmak daha önemli bir hal almaktadır. Kierkegaard’ın şair ve kahraman ayrımını hatırlamakta yarar var. Tanrı erkeği ve kadını yarattığı gibi kahramanı ve şairi de biçimlendirmiştir. Kahraman yapan, eyleyen ve imkânsızı zorlayan kişi… Şair ise kahramanın yaptıklarını gıptayla destansı bir şekilde anlatabilen ve elinden anlatmaktan başka bir şey gelmeyen kişi… Kahramana hayranlık duyar, onu sever ve ona sevinir. Aşık olduğu kahraman sanki onun yaradılışının iyi halidir. O bir anımsama dâhisidir, olmuş olanı anımsatmaktan, olmuş olana hayranlık duymaktan başka bir şey gelmez elinden. Öncesinde “Birileri bir şeyler yapsa…” diyen Alexander’ın hayatı bir izleyici olarak geçmiş gibidir. Hatta geçmişte aktörlükteki başarısızlığına yapılan atıf ve her şeyden vazgeçmeye karar verdiğinde, eyleme geçiş anında vurgulanan “Aktör, kendisini sanat eseri haline getiren kişidir” sözü bununla ilgilidir.

Hayatı uzun bir bekleyiş gibi olan Alexander’ın neyi beklediğinin cevabı radyodan savaş haberini almalarıyla birlikte netlik kazanmaya başlar. Kierkegaard “…herkes bekleyişi kadar büyüktü. Biri olabilecek olanı beklediği için, diğeri ebedi olanı beklediği için büyüktü; oysa imkânsızı bekleyen herkesten büyüktü.” der.[9] Beklemek umudun pınarı, insan olmanın kaçınılmaz yazgısıdır. Doğar doğmaz ölümü bekleyen insan, nihayeti sorgular ve nihayete ermek ister. Bu nedenle sonu gelmeyen işler ve düşünceler onu asla tatmin etmez. İmkânsızı beklemeye başlar. Kahramanlar ise imkânsızı umut edenler arasından çıkar.

Yakarışının ardından düşünde bir peygamber gibi seçilir Alexander. Kurtuluş için yapması gereken Maria ile birlikte olmaktır. Bu bilgiye dair mesajı ‘postacı’dan alır. Yalnızca bunu yaparsa savaş sona erecek, başta sevdikleri olmak üzere tüm insanlar kurtulacaktır. Cinsellik dürtüsü yaşamsal bir dürtüdür yani yüzü yaşamaya dönüktür. Şiddet gibi yıkıcılık barındırmaz, ölümle ilişkili değildir. Neslin devamının sağlanması, biyolojik ve kültürel aktarımın gerçekleşmesi yani yaşaması içindir. Kurtuluşun Maria ile olan cinsel birlikteliğe bağlanması, yaşamın devamlılığına dönük umudu yeşertmek anlamındadır.

Daha önce söyleyecek çok sözü ancak az eylemi olan, Tanrı’ya adağında oğlundan vazgeçeceğini, konuşmayacağını ve evini yakacağını söyleyen ve adağını da gerçekleştiren Alexander için modern çağın hükmü açıktır: Nevroz!

Modern psikoloji sınırsız bir umudu ‘anormal’ olarak kategorize etmektedir. Dolayısıyla sınırsız bir umuda dayanan dini gerçeklikle ilişkili eylemler ‘anormal’ davranışlar çerçevesinde değerlendirilir. Bu hususu yine Kierkegaard ile tamamlayalım:

“Biri vardı ki kudreti nedeniyle büyüktü; biri bilgeliği, biri umudu, biri de sevgisi nedeniyle büyüktü; oysa İbrahim, herkesten büyüktü. Kudreti nedeniyle büyüktü, kudretinin kaynağı güçsüzlüğüydü; bilgeliği nedeniyle büyüktü, bilgeliğinin sırrı akılsızlığıydı; umudu nedeniyle büyüktü, umudunun biçimi delilikti…”[10]

Güzeli, güzel üzerine söylenmiş en güzel sözlerle anlatmak en güzelidir. Kurban üzerine son sözü bu nedenle Kurban’ın yaratıcısına bırakmak istiyorum. Tarkovsky ölümünden kısa bir süre önceki röportajında filmin nasıl anlaşılması gerektiğine dair şunları söylüyor:

“Çok küçüktüm, bir keresinde babama sordum: “Tanrı var mı? Evet mi? Hayır mı?” Bana çok akıllıca bir cevap vermişti: “İnanmayana göre hayır, inanana göre evet!” Bu sorun çok önemlidir. Bununla bağlantılı olarak, filmi farklı biçimlerde yorumlamanın da mümkün olduğunu söylemek istiyorum. Örneğin, doğaüstü fenomenlerle ilgili olanlar, filmin anlamını postacı ile cadı arasındaki ilişkide arayacaklardır, onlara göre bu iki karakter ana eylemi ortaya çıkarır. İnananlar, Alexander’ın Tanrı’ya ettiği duaya daha duyarlı kesilecektir, onlara göre bütün film bunun etrafında gelişir. Son olarak, hiçbir şeye inanmayan üçüncü bir grup seyirci de Alexander’ın biraz hasta olduğunu, savaş ve korku yüzünden psikolojik dengesinin bozulduğunu düşünecektir.”[11]

Film, nihayetinde bize oldukça güçlü ve geniş bir sorgulama alanı bırakmaktadır. Filme dair Kierkegaard’a atıfla şunları sorabiliriz:

  1. Etik, Teleolojik askıya alınabilir mi?

 Burada mesele ahlaki davranışların, iyi bir amaca ulaşmak için bir süreliğine askıya alınıp, alınamayacağı ile ilgilidir. Tüm insanları kurtardığını düşünen Alexander, bir yandan da asli vazifesi olan babalığı yerine getiremez durumu gelmiş, en yakınlarını kendisinden mahrum etmiştir. Bu noktada Descartes’i hatırlamakta fayda var. Ne diyordu Descartes? Yanlışlığından emin olunmadıkça bir ahlak ilkesi asla terk edilmez. Doğruyu arama sürecinde toplumun değerlerine(sağduyuya) aykırı bir davranışta bulunmamak gerekir.

  1. Alexander’ın oğlu ve eşine karşı, amacı hakkında sükût etmesi Etik olarak savunulabilir mi?
  1. Gerçeğin algılanmasında inancın rolü ve etkisi nasıldır? Alexander’ın dünya algılayışına dair çizdiği portre ile eşi ve akrabalarının dünya tasavvuru temel ilkeler açısından[12] aynı mıdır?

 

[1] Kierkegaard Soren, Korku ve Titreme, Çev. N.Ekrem Düzen, Pharmakon, Ankara 2014 s.25

[2] Tarkovksy Andrei, Mühürlenmiş Zaman, Türkçesi: Füsun Ant, agorakitaplığı, İstanbul 2008 s.76

[3] Tarkovsky’nin düşünü, Bergman’ın “ Film belge olduğu zamanın dışında bir düştür. Bundan dolayı Tarkovsky, sinema yönetmenlerinin en büyüğüdür. Düşsel mekanlarda bir uyurgezerin güveniyle hareket eder, hiç açıklama yapmaz. Zaten ne açıklayacaktır ki! Düşlerini bütün iletişim araçlarının en zoru, ama bir anlamda en isteklisi aracılığıyla görünür kılabilen bir gözlemcidir o.”(Bergman Ingmar, Büyülü Fener, çev. Gökçin Taşkın, agorakitaplığı, Kasım 2007, s.66) İfadelerine binaen kullanıyoruz.

[4] Freud Sigmund, Psikanaliz Üzerine Konferanslar, Alter, Aralık 2010, s.25

[5] ‘Kurban olmak’ için Maria’nın evine gittiğinde kadrajdan geçen  koyunlar…Maria yani Meryem’in İsa’nın annesi Meryem’e atıfla film boyunca koruyucu, kollayıcı bir ‘anne’ görüntüsü çizmesi…Üç Kralın Tapınışı tablosunun üzerinden İsa’ya dolayısıyla Tanrı’ya sunulan hediye vurgusu…Sık sık Japon neyinin kullanılışı, diriltilmeye çalışılan ağacın Japon ağacı oluşu, evi yakmaya hazırlanırken Kimono giyişi Tarkovksy’nin hayranı olduğu uzak doğunun maneviyatına olan vurgu…

[6] Tarkovksy Andrei, a.g.e. s.32

[7] “Leonardo Da Vinci’nin tabloları her zaman iki özelliğiyle insanı etkiler: sanatçının bir nesneyi dışardan, son derece sakin bakışla ele alma gibi şaşılacak yeteneğiyle-ki aynı bakış Johann Sebastian Bach’da ve Leo Tolstoy’da da vardır- ama aynı zamanda bu tablolara son derece zıt duygular içinde yaklaşılabilmesiyle.” (Tarkovsky Andrei, a.g.e. s.94)

[8] Eser, İsa’nın çarmıha geriliş sürecini anlatan pasajlarla doludur.

[9] Kierkegaard Soren, a.g.e. s.34

[10] Kierkegaard Soren, a.g.e. s.34,35

[11] Tarkovsky Andrei, Şiirsel Sinema, Derleyen John Gianvito, çev. Ebru Kılıç, agorakitaplığı, Mayıs 2009, s.223

[12] Öznellik bize her insanın farklı bir dünya algılayışı olduğunu söylemektedir. Bu noktada bir farklılıktan bahsetmiyorum. Onulmaz nevrotik bir insanla, psikolojik olarak sağlıklı bir insanın aynı olayı değerlendirmesindeki büyük farktan söz ediyorum.

Bu yazı daha önce Godfather  dergisinin 2017 / Şubat – Mart sayısında da  yayımlanmıştır.

Yazar Hakkında

Murat CANVER

Gaziantep Üniversitesi Endüstri Mühendisliğini bitirdi. Üniversite yıllarından beri pek çok farklı disipline ilgi duydu. Mühendislik üzerine yüksek lisansında Meta-sezgiseller üzerine çalışan Canver’in felsefi merakı ağır basınca yüksek lisansını yarıda bıraktı. Din, Felsefe, Psikoloji, Tarih, Siyaset ve Sinema Sanatı üzerine merakı olan yazar, Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Felsefe ve Din Bilimleri’nde yüksek lisans yapmaktadır. Genç Kültür, İndigo gibi internet dergilerinde çeşitli alanlarda yazılar yayınlamış, Cinerium adlı sinema sitesinde film eleştirileri yazmıştır. Godfather Sinema Dergisinde halen yazıları yayınlanmaktadır. İyi derecede İngilizce bilen Canver, 2009’dan bu yana yazdığı yazıları derleyeceği bir kitap ve felsefi bir roman üzerinde çalışmaktadır. Evli olan yazar, Ankara’da yaşamaktadır.

Yorum Yap