Ayın Konusu Edebiyat

Kıraat Hane

Gittikçe daha sert esen rüzgâra karşı bir elimle ceketimin yakasını kapatırken diğer elimle de çayımı yudumluyordum. İlçenin meydanına bakan bu eski kahvehanenin bahçesinde, tek başıma, esneyen bacakları demir tellerle sabitlenmiş tahtadan bir sandalyede oturuyor ve yaprakların rüzgâr eşliğinde dans edercesine süzülüşünü seyrediyordum.

Tek başımayım dedim ama aslında öyle değil çünkü önümde masanın üzerine bıraktığım kocaman bir hayal kırıklığı var. Denetime gönüllü olurken çok farklı şeyleri düşlemiştim. Öncelikle İstanbul’un hengamesinden kısa süreliğine kurtulmak ilaç gibi gelecekti. Cep telefonunu kapatacaktım mesela. Küçük beyaz bir yalan konuşup çekmiyor diyecektim, soran olursa. Akşam yemeğimi yedikten sonra odama çekilip biraz kitap okuyacak sonrasında da bir kâse fıstık eşliğinde, film izlerken uyuya kalacaktım. Tek bir amacım vardı, bir süreliğine dünyanın acı veren gerçeklerinden uzaklaşmak ve kendimle baş başa kalmak.

Maalesef olaylar planladığım gibi gelişmedi. Daha otele girerken bir şeylerin yolunda gitmediğini fark etmiştim. Ampullerin aydınlatmaya güç yettiremediği koridor ay ışığı ile aydınlanan köy yollarından farksızdı. Odalarda koridor kadar loş ve bir o kadarda küçüktü. İçinde demir karyola, bir sandalye ve kapı arkasındaki askılık dışında eşya yoktu. Kitap okumanın mümkün olmadığı ve bırakın televizyonu cep telefonunu şarja takacak bir prizin dahi olmadığı odada bir hafta kalacaktım. Bilgisayar ve internetten vazgeçtim bari kitap okuyacak kadar ışık olsaydı. Daha ilk günden yapacak bir şey bulamayınca bir yatağa uzanıp gözlerimi tavana dikmiştim ki kendimi bir anda burada yani kıraathanenin bahçesinde buldum.

***

Rüzgâr iyice şiddetlenince bahçede oturmaktan vazgeçtim. İçerisi pek kalabalık değildi. Arka köşede elinde kitabı ile uyuya kalmış ihtiyarı saymazsak, sadece iki kişi vardı. Sobaya yakın bir masaya oturup beklemeye başladım. Bir yandan da nasıl bir akşam geçirebileceğimi düşünüyordum. Muhtemelen evinde yemeğini yiyen esnaf birazdan masaları doldurmaya başlayacaktı. Sessizlik dizilen okey taşlarının sesi ile bozulacak, iskambil oynanan masalardan gelen uğultu boşluğu dolduracaktı. Ben ise kenarda kurulan bir muhabbete ortak olmaya çalışacaktım. Belki biraz siyasetten konuşacak, memleketi birkaç kez kurtaracaktık. Hayatın pahalılığından tutunda futbola kadar geniş bir yelpazede sohbet etme imkanı bulacaktık.

Ben ikinci çayımı bitirirken küçük sohbet çiftleri oluşmaya başlamıştı bile. İşin ilginç yanı ise içerisi gittikçe kalabalıklaşmasına rağmen sobada yanan odunların sesini rahatlıkla duyabiliyordum. Yarım saat içinde tüm masalar dolmuştu. Ben ise şaşkınlıkla çevremdeki insanların ne yaptığını anlamaya çalışıyordum. Şaşkındım çünkü gördüklerimin bildiğiniz, duyduğunuz kahvehane kültürü ile alakası yoktu. Masanın birinde genççe birinin anlattıklarını merakla dinleyenler vardı. Bir diğerinde ise hararetli tartışma varmış gibi gözüken ama sesleri hiç yükselmeyen bir grup vardı. Köşe masalardakiler kitaplıktan aldıkları kitapları okuyorlardı.  Sohbet edenler ise sessiz sinema oynarcasına derin bir sükût içindeydi. Konuşuyorlar, tartışıyorlar ama bir an bile bir gürültüye neden olmuyorlardı. Bir an kendimi öğrencilik yıllarında sık sık ziyaret ettiğim üniversite kütüphanesindeymişim gibi hissettim. Herkes önemli şeylerle uğraşıyor ama kimse birbirini rahatsız etmiyordu. Arka köşedeki ihtiyar ise hala uyuyordu.

Şaşkınlığı üzerimden atınca neler olduğunu anlamak için masalardan birine yaklaştım. Hani bir delikanlıyı dikkatle dinleyenler var diyordum ya. Elinde okunmaktan yıpranmış bir kitap “Dönüşüm” ve gencimiz Gregor Samsadan bahsediyordu. Modern çağın ve ekonomik şartların insanlar üzerindeki etkilerini anlatıyordu Gregor’un hayatından örnekler ile. “Başkalaşıyoruz, insan fıtratında olan ve olması gerekenden vazgeçip başkalaşıyoruz. Düşünme yetisini kaybediyor, merhametten yoksun kalıyor, bencil robotlar olarak yaşamaya devam ediyoruz” diyordu.  Tahliller o kadar muntazam ve sade ki Kafka’nın yüz yıl önce yazdıkları bir an bile incinmiyor, sanki dirilmişte yazdıklarını kendisi açıklıyordu. Birçoğunun emekli olduğunu düşündüğüm amcalarım ise tüm dikkatleri ile anlatılanı dinliyordu.

Hemen arkadaki masada yaşananlarda dikkatimi çekmişti. Burada bir çeşit münazara yapılıyordu. Konuyu bir klişe ile özetleyebilirim ki,

 “Sanat, sanat için mi yoksa toplum için mi yapılmalı?”

Masanın çevresinde toplanmış birkaç kişi modern çağda sanatın ve sanatçının topluma karşı taşıdığı sorumlulukları tartışıyor. Masadakilerden iki kişi tanıdık geliyordu. Biri otele girmeden önce su aldığım bakkalın sahibi olmalı diğeri ise kahvehanenin sahibi. İlk defa gördüğüm diğerlerinin de bu semtin esnafları olduğuna emindim. Kocaman elleri yıkanmış olduğu belli olmasına rağmen ufak yağ izlerini temizleyememiş bir amca söz aldı,

-Kardeşlikler, “Benim için sanat, malzemesinin imkân ve hususiyetlerinden bütün hayata doğru genişleyen bir yığın problemin çözülme noktasıdır. Sanat insan içindir.” diyor Ahmet Hamdi. Bir şiir ister güle âşık bir bülbüle yazılsın ister dünya üzerindeki en büyük erdemi anlatsın, okuyanın kalbine ya da aklına dokunamadıktan sonra hiçbir mana ifade etmez. Sanat kalbine dokunulmasına ihtiyaç duyanlara sanat için, aklına dokunulmasına ihtiyaç duyanlara toplum içinmiş gibi gelir. Bence sanat sanatçı içindir, o yaptığından zevk ve feyz alırsa mutlaka bunu hisseden başkaları da olacak ve onunla aynı duyguları paylaşacaktır.

Başıyla tasdik edenler olduğu gibi yüzünü buruşturanlarda vardı masada bu cümlelere. Alışık olmadığımız bir şekilde herkes birbirini dikkatlice dinliyor, kimse bir diğerinin sözünü kesmiyor ve müsaade istemeden anlatmaya başlamıyor.  Sohbet rönesansdan, tanzimattan hatta bazen ilk uygarlıklardan verilen örnekler ile gayet entelektüel bir seviyede ilerliyordu. Her şey bir üniversitenin konferans salonundaymış izlenimi vermesine rağmen, mavi kareli bir örtü ile örtülmüş tahta bir masanın üzerinde gerçekleşiyordu.

Bütün masalara uğrayacak kadar sabredemedim ama farklı şeyler yaşandığını düşündürecek en ufak bir işaret yoktu. Herkes bal kovanındaki arılar misali birlik içinde üretme gayretinde. Bir kahvehane dolusu insan gündüz bedenleri ile olan görevlerini tamamlamışlar akşamda zihinleri ile üretmeye devam ediyorlar. İyinin ve güzelin insanı rahatsız edebileceğini o ana kadar düşünmemiştim. Bu kadar mükemmel bir dünyanın varlığına daha fazla dayanamadım. Yerimden kalkıp hızlıca dışarıya doğru yürümeye başladım. Kovalanıyormuşçasına, panikle giderken eşiğe takılmış olmalıyım ki yere doğru düşerken gözüme bahçenin girişindeki tabela takıldı, “Kıraat Hane”.

***

Bedenimin yere değişiyle yataktan fırlamam bir oldu. Odaya nasıl geldim hatırlamıyorum. Acaba yere düşüp bayılmış mıydım yoksa bu odadan dışarıya hiç çıkmamış mıydım?

Ceketimi bile almadan odadan çıktım ve doğruca kahvehaneye gittim. Yaklaşınca o tabela tekrar dikkatimi çekti. Boyaları biraz dökülmüş olmasına rağmen beyaz zemin üzerine yazılmış mavi kıraathane yazısı gayet okunaklıydı. Kavak ağaçlarından dökülen yapraklar rüzgârla bahçede uçuşuyordu. Buğulanmış camlardan içeride ne olduğu belli olmuyordu. Tedirginlikle kapıyı açtım. Gözüme çarpan ilk şey sandalyenin üzerinde alnına yapıştırdığı okey taşı ile dans eden genç oldu. İçeridekilerin alkışları eşliğinde gayet kıvrak figürler sergiliyordu. Hemen sandalyenin yanında ise kahvehanenin sahibi tepsisi ile ritim tutuyordu. Bu Gregor Samsanın hikâyesini anlatan çocuk değil miydi?

Gözüm diğer masalara ilişti. Yan masadaki sakin tartışma yerini iskambil kâğıtları ile gergin bir oyuna bırakmıştı. Ahmet Hamdi’den alıntı yapan amca elini masaya vuruyordu ve bakışlarından da belli olan hiddetle “İşaret ettim ya sana neden o kâğıdı attın” diyordu.

İnsanın ruhunu okşayan o tatlı sessizlikten, sobada yanan odunların çıtırtılarından ve usul usul edilen sohbetlerden eser yoktu.

Hani şu arka masadaki ihtiyar vardıya sadece o aynıydı içeride.

Yüzünde benimkine benzer bir hayal kırıklığı ve elindeki kitabı ile uyumaya devam ediyordu.

Yazar Hakkında

Serhat Emirzeoğlu

Eylül 1987 de Trabzon'da doğdu. Sırasıyle 24 Şubat ilköğretim okulu, Fatih İlköğretim okulu, Prof. İhsan Koz lköğretim okulu ve Fatih Lisesinde okudu. Liseden sonra Ege Üniversitesi Tekstil Mühendisliği bölümünü tamamladı ve mesleğini yapmak üzere Gaziantep'e yerleşti. Halen özel bir şirkette mesleğine devam etmektedir.
Okumayı seven bir ailenin çocuğu olarak küçük yaşlardan itibaren edebiyata ilgi duyuyordu. İlk okulda annesi ve öğretmenlerinin yönlendirmesi ile şiir yazmaya başladı. Prof. Ihsan Koz İlköğretim okulu bünyesinde öğretmen ve öğrencilerin beraber hazırladığı ve iki ayda bir basılan Sevgi Gazetesi'nde muhabirlik yaptı. Bu dönemde düz yazıya ilgi duymaya başladı ve yazı çalışmalarını hikaye ve denemeler üzerine yoğunlaştırdı. Lisans öğrenimi sırasında üniversite bünyesinde faaliyet gösteren sosyal topluluklar da aktif olarak görev aldı. Faaliyetler sırasında tanıştığı, farklı kültürleri temsil eden birçok öğrencinin hayatından ilham alarak yazı çalışmalarını şekillendirdi.
Halen amatör olarak hikaye, deneme, kitap ve film incelemeleri üzerine çalışmalar yapmaktadır. Bunun yanında bir internet sitesi ve bölgesel yayın yapan gazete de basketbol üzerine köşe yazarlığı yapmaktadır.

1 Yorum

  • Bu kadar iş temposu içinde bu yazıları yazabilmeniz büyük bir başarı, umarımki gelecekte daha tanınmış bir yazar olursunuz. Başarılarınızın devamını dilerim.

Yorum Yap