Edebiyat Gezi-Yaşam Kritik

Kitap Korkusu : Bibliyofobi

Tarih boyunca kendisinden en çok korkulan şey olmuştur kitap. Belki  de en çok sevilen şey. Bir tarafta kitaptan korkanlar, bir tarafta kitap olmadan yaşayamayanlar… Çocukluk yıllarımızda kitap okumaktan hep hobi olarak bahsedilirdi. Ne zaman bir hobi sorulsa aklımıza gelen ilk şey ‘’ Kitap okumak’’ olurdu. Hakikaten kitap okumak bir hobi midir tartışılır. Fakat kitabın hayatımızın ayrılmaz bir parçası olduğu su götürmez bir gerçek. Ya bunun aksini iddia edenler?

Kitap, kimilerince çok sevildi ve yüceltildi. Arzu ettiği kitabı elde etme uğruna belki canlar verildi; geceler ızdırapla geçti, gündüzler feda edildi bu yolda. İnsanların aşk derecesinde sevdiği bir şeyin peşinden gitmesi kadar doğal bir şey olmasa gerek şu hayatta. Kitap bunların içinde her mihneti hak eden ve aşkın en güzel tanımı bence. Şu iki üç cümle ile anlatmaya çalıştığım şeyin literatürde karşılığı, ‘’ bibliyomani’’ dir aslına bakarsanız. Kısaca, kitap düşkünlüğü ve tutkusu. Fakat benim asıl üstünde durmak istediğim şey tam zıddı, yani bibliyomaninin düşmanı olan bir kavram : ‘’Bibliyofobi’’. Kitaptan bir hayli korkmak. Peki insan kitaptan neden korkar ki? Aslında, buna düşmanlık demek daha doğru. Çünkü korku, düşmanlığı ; düşmanlık ise korkuyu doğuruyor bazen. Ve insan, yetişemediği şeyin düşmanı olmakla ünlenmedi mi zaten?

Bir kitabı eline almak, ona sevgi beslemek ve onu okumak gayet normal. Ya kitaptan ötürü duyulan korku ve nefret? Hakikaten izah etmek imkansız ve bir o kadar da anlamsız. Bence dünyada sorulabilecek en zor soru bu. Cevap vermek kabil değil çünkü. Bu nefretin altında yatan sebebi anlamak için biraz tarihe bakmak gerekiyor sanırım. Hem uzak hem yakın tarih. Çünkü, bazı şeylerin tekerrür edişine şahitlik eden tek geçek olgudur tarih.

Kadim zamanlardan bugüne nice savaşlar, Tarihin sayfalarına kara bir leke olarak not düşüldü. Tarih kitapları, bu savaşlardan bahsederken hep aynı üslupla yani yakılıp yıkılan ülkelerden ve virane olmuş şehirlerden söz eder. Ne gariptir,  savaşın belki de en utanç verici tablosu olan, kralların, firavunların, imparatorların hışmına uğramış ve yağmalanmış kütüphaneler hep geri planda kalır. Bunun misalleri o kadar çok ki, sadece birkaçını vermek istiyorum. MÖ. 332 yılında Büyük İskender tarafından yaptırılan İskenderiye Kütüphanesi, Romalıların Mısır vâlisi Theophilos, 391 yılında bu kütüphanenin bulunduğu yerde bir kilise yaptırmak istedi. Mısırlılar bunun üzerine isyan etti. Theophilos, asker sevk edip isyanı bastırdı. Kütüphanenin bulunduğu yeri yakıp yıktı. Kıyıda köşede kalmış eski kitapları da hamam külhanlarında yaktırdı.

iskenderiye kütüphanesi

Bağdat Kütüphanesi Moğollar Tarafından Yakıldı

Yine 9. Yüzyılın başlarında Abbasiler tarafından Bağdat’ta kurulan ve Tarihin en büyük kütüphanelerinden sayılan Beyt’ül Hikmet, dönemin en önemli bilim ve kültür merkezidir. İslam düşüncesi ve bilimin altın çağına ev sahipliği yapan kütüphane Moğollar tarafından yerle bir edilir.  İran, Bağdat, Mısır, İstanbul, Endülüs Emevi ,Berlin ve daha pek çok yerde bulunan kütüphaneler de içlerindeki en güzel el yazması eserlerle beraber yok olup gitmişlerdir.

beytül hikmet

 

 Bugün kitap yakanlar, yarın insanları da yakarlar.

Yakın Tarihe baktığımızda ise Hitler, insan katliamının yanında, kitap katliamı ile de adını duyurmuştu. 10 Mayıs 1933 günü, yüz bine yakın kitap kamyonlara yüklenerek meydanlarda lise öğrencilerine yaktırıldı. En acısı, kitapları toplatılıp yakılan yazarlar, kitaplarının yanmasını gözyaşlarıyla izledi. Kitapları yakılanlardan biri olan Alman şair Heinrich Heine, daha 1821 yılında şöyle yazmıştı: ‘’ Bugün kitap yakanlar, yarın insanları da yakarlar.’’ Maalesef Heine’nin kehaneti gerçekleşmiştir.

hitlerin yaktığı kitaplar

Yine Bosna Savaşı sırasında Sarajevo’daki  Doğu Enstitüsü’ne el bombalarıyla saldırdılar. Tüm kitap ve el yazması koleksiyonlar kül oldu. Tarihteki ‘’ tek seferde en büyük toplu kitap katliamı ‘’ belki de bu olmuştu. Biraz da öz eleştiri yapmak gerekirse Türkiye’de de bazı dönemler kitaplar yakıldı veya yasaklandı. Daha çok 12 mart ve 12 eylül dönemlerinde bunlar yaşandı diyebiliriz. Ne yazık ki biz, diğerlerinden farklı olarak kendi sahip olduğumuz değerleri yine kendi ellerimizle yaktık. İnsan bunları düşündükçe kahroluyor ama bu düşünceden de öte gidemiyor maalesef. Ve boğazına bir şeyler düğümleniyor çaresiz. Bazen çok uzağa gitmeye gerek kalmıyor, bin bir emekle yetiştirdiğimiz güller solup gidiyor yanı başımızda.

Kitap, öyle değersizleşti ki ülkemizde, henüz kapağı bir kez olsun açılmamış on binlerce kitap geri dönüşüme gidiyor. Artık sokaklarda çöplerle birlikte atılan kitaplar azımsanmayacak derecede çok. Gerçekten insanın yüreği buna dayanmıyor. Daha da üzücü olan, evlerde üst üste yığılmış kitapların bir kenara itilmişliği, sahipsizliği… Kitap konusunda hassasiyet sahibi olan insanları tenzih ederim ama defaatle görmüşümdür koca koca kitaplıklar arasında tozdan görünmeyen kitaplar ve gerek duyulmadığı için odanın bir köşesine fırlatılmış kitaplar. Hangi eve baksanız bir feryat yükseliyor sanki. Kanımca evdeki diğer eşyalar kadar değeri yok kitapların.

kitap yakmak

Tarihte şu veya bu şekilde, binlerce kütüphane, milyonlarca kitap yakıldı ve yok edildi. Bu, kitaplara karşı duyulan öfkenin ve nefretin dışavurumuydu bir nevi. Bazen topyekün bir millete duyulan kin, bazen bir insana beslenen kıskançlığın zuhur etmesiydi. Bence bunların hepsinin temelinde yatan şey, bibliyofobinin ta kendisiydi. Tarih kendini her zaman haklı çıkarıyor. Geçmişe bakıp ders almamız gerekirken bugün hala cehalet ve esaret altında yaşayan insanlar var. Günümüzde bu insanlar kitabı, insanı ve bilimi toptan reddediyor. Neden mi? Ahmet Hamdi Tanpınar, kendi bakış açısıyla şöyle cevap veriyor bu soruya:

‘’Kitaptan niçin korkarlar? Bunu bir türlü anlayamadım. Kitaptan korkmak, insan düşüncesinden korkmak, insanı ka­bul etmemektir. Kitaptan korkan adam, insanı mesuliyet his­sinden mahrum ediyor, demektir. ‘Bırak, senin yerine ben düşünüyorum!’ demekle, ‘Falan kitabı okuma!’ demek arasında hiçbir fark yoktur. İnsanoğlu her şeyden evvel mesuli­yet hissidir ve bilhassa fikirlerinin mesuliyetidir. Ondan mah­rum edilen insan, kendiliğinden bir paçavra hâline düşer.

Şüphesiz insanı korumamız lazım gelen vaziyetler vardır. Fakat bu vaziyetler daha ziyade ferdin kendi dışındaki vazi­yetlerdir. Bir insanı kendi içinde, düşüncesinin mahremiyetin­de korumaya hakkımız yoktur. Orta Çağ’dan bugüne kadar gelen zaman içinde insanlı­ğın belki en büyük kazancı bu basit hakikati kendisine mal et­mesidir.’’

Belki de bir gün yüzüne bakmadığımız bu kitaplar davacı olacak bizden. Herkesin sustuğu o günde, kelimeler dile gelecek kim bilir.

Kaynak:

  1. TANPINAR, Ahmet Hamdi, Yaşadığım Gibi, İstanbul, 1994
  2. EKİNCİ, Ekrem Buğra, İskenderiye Kütüphanesini kim yaktı?
  3. İLERİ, Aydın, Kütüphaneler yanarsa insanlık yanar

Yazar Hakkında

Mücahit Enes Coşkun

Ağustos 1992’de Nevşehir’de doğdu. Kayseri’de ikamet etmektedir. 2014 yılında Karadeniz Teknik Üniversitesi Türkçe Öğretmenliği bölümünden mezun oldu. Trabzon, onun en tatlı hatırası idi. Öğrenim süresi boyunca Osmanlıca ve serbest şiir üzerinde çalıştı. Gazete ve dergilerde şiirleri yayımlandı. Yine bu süre zarfında düz yazı ile içli dışlı oldu. Halen kendisine ait bir blogda,Edebiyat, Tarih ve Sinema alanlarında çeşitli yazılar kaleme almaktadır. Son zamanlarda ney ve kaligrafi ile meşgul. En büyük hayali, elinde fotoğraf makinesi, bir kalem ve bir kağıtla Dünya’yı karış karış gezmek. Orta düzeyde İngilizce bilmektedir. Kısacık hayatı bundan ibaret

Yorum Yap