Edebiyat Kritik

Marazi Bir Aşk: Kürk Mantolu Madonna

Seni seviyorum… Deli gibi değil gayet aklı başında olarak seviyorum.

Bir eylül akşamı hakkında yazmaya cüret ettiğim o yarım kalan aşkın kitabı. Kendisini henüz belli etmeye başlayan sonbahar, romandaki o naif, zayıf, sessiz ve hasta adamın kısa ömrünün büyük aşkından bahsetmemi ister gibi Sabahattin Ali’nin en sevdiğim eserini gözümün önüne getirdi. İnsan, yaşamının kırılma noktalarında böyle bir kitabı açıp okumalı diyorum. Solduğunu, kuruduğunu düşündüğü zamanlarda okumalı ki unuttuğunu sandığı duyguları acı ya da tatlı, içine işleyen her ânı hatırlasın ve yaşadığının farkına varsın diye. Geç keşfedilmesiyle birlikte, değeri yıllar sonra daha da iyi anlaşılan romanın bir nebze olsun okurlarının çoğalmasına vesile olur, belki de yeni nesillerin duygularına tercüme olur.

Aşkın üç gün değil, imkânsızlıklar ve çaresizlikler içerisinde bile nasıl tutkuyla yaşatılabileceğinin örneklerinden birisidir bu roman. İçindeki her satır birer aforizma niteliğinde anlamlara sahip, okudukça evet tam da böyle, işte bende aynen böyle hissetmiştim dedirten aşina ve hakiki duygularıyla, tarifsiz melankolisiyle sizi kendine bağlayan bir klasik, aşk romanları klişesi dışında tutulan bir hikâyedir. Sabahattin Ali’nin benzersiz anlatımıyla, duyguları benzeri olmayan bir ustalıkla kelimelere işlediğini okuyunca görecek, hatta hayatınızın belli dönemlerinde kendinizi romandan bir karakter olarak hissedeceksiniz.

Geçtiğimiz yıl bir televizyon programında talihsiz bir şekilde bahsi geçen, 1943 yılında basılmış ve son yıllarda bir edebiyat fenomeni haline gelen kitapta, o gün adından sanıldığı üzere, dünyaca ünlü söz yazarı ve şarkıcı Madonna’nın hayat hikâyesi, ya da Madonna adında bir karakter yok. Roman karakteri Raif tarafından, ünlü ressam Andrea del Sarto’ nun Madonna delle Arpie (Arpie’nin Madonna’sı) isimli tablosunda ki Meryem Ana tasvirine benzetildiği başka bir tablo var. O tablonun ressamı da, tablodaki kürk manto içerisinde portesi olan kadın da, Raif’in gizemli aşkı Maria Puder karakteri. Onu bu kadar etkileyen bir tablo karşısında, kendine sorduğu ‘’Bu portrede ne var?’’ sorusu kitapta şöyle geçiyor:

“Bunu izah edemeyeceğimi biliyorum; yalnız bu zamana kadar hiçbir kadında görmediğim garip, biraz vahşi, biraz mağrur ve çok kuvvetli bir ifade vardı. Bu çehreyi veya benzerini hiçbir yerde, hiçbir zaman görmediğimi ilk andan itibaren bilmeme rağmen, onunla aramızda bir tanışıklık varmış gibi bir hisse kapıldım. Bu soluk yüz, bu siyah kaşlar ve onların altındaki siyah gözler; bu koyu kumral saçlar ve asıl, masumluk ile iradeyi, sonsuz bir melal ile kuvvetli bir şahsiyeti birleştiren bu ifade, bana asla yabancı olamazdı. Ben bu kadını yedi yaşımdan beri okuduğum kitaplardan, beş yaşımdan beri kurduğum hayal dünyalarından tanıyorum. Onda Halit Ziya’nın Nihal’inden, Vecihi Bey’in Mehcure’ sinden, Şövalye Buridan’ in sevgilisinden ve tarih kitaplarında okuduğum Cleopatra’ dan, hatta mevlit dinlerken tasavvur ettiğim, Muhammed’in annesi Amine Hatun’dan birer parça vardı. O benim hayalimdeki bütün kadınların bir terkibi, bir imtizacıydı.”

Raif, Havran’lı zeytin ve sabun tüccarı bir babanın tek oğlu. Kendisini kokulu sabun imalatını öğrenmesi için Berlin’e gönderir ve Raif orada Maria Puder ile tanışır. Çok kısa süren bu aşk hazin bir şekilde yarım kalır, Raif memleketi Havran’ a döner ve kalan kısacık ömrüne büyük bir hüzün, hayal kırıklığı ve devamını hiç yaşayamayacağı aşkının yükünü, kendi aklında zannettikleriyle doldurur. Geriye kalanı ise kendi tabiriyle bundan sonra mecburen beslemek zorunda olduğu bir vücuttan ibarettir. Romanın büyük bir bölümünde yazar, Raif’in güç bir anından sonra eline geçirdiği bir deftere fırsat buldukça arzularını bastırmayı seçmiş zayıf kişiliğini, içinde biriktirdiği anıları ve duygularını; kırgınlıkla, kıskançlıkla geçirdiği yılların sonradan öğrendiği bir gerçek sayesinde nasıl bir pişmanlığa, bir vicdan azabına dönüştüğünü anlatır.

Hayat ancak bir kere oynanan bir kumardır, ben onu kaybettim. İkinci defa oynayamam…

Tabiatında manasız denilecek kadar ileri giden bir çekingenliği olan Raif ‘e ömründe ilk defa kendisini güçlü hissettiren mutlu eden birisi olmuştur Maria Puder.

“Tesadüf seni önüme çıkarmasaydı, gene aynı şekilde, fakat her şeyden habersiz, yaşayıp gidecektim. Sen bana dünyada başka bir hayatın da mevcut olduğunu, benim bir de ruhum bulunduğunu öğrettin.”

Kitapta yaşanan dönem başka eserlerde de hep ilgimi çekmiştir. Genelde 1900’lü yılların başları ve 1930-40’lı yıllar. O dönemdeki hayatlar, imkânlar ve Sabahattin Ali’nin bu kitapta konu aldığı Havran ilçesi yaşadığım yere çok yakın olduğundan şimdiki hayatla o yılları bağdaştırıp merak etmeme sebep olmuştur. Ne zaman Havran’a gitsem şu eski evlerden hangisi Raif’in büyüdüğü o on dört odalı evdir acaba diye kendime sorular sorduğum da olmuştur. Sabahattin Ali’nin öncü ustalığının kanıtıdır; yaşamdan, bizden, hakiki ve yalın olandan parçaları birleştiriyor ki benim Raif Efendi’nin izlerine rastlamam ondandır.

Sevgili Sabahattin Ali, yazdıklarınla okurlarına kazandırdığın zenginliği keşke dünya gözüyle görebilseydin! Zor günlerini döktüğün o şiirlerinin, günümüzde nasıl güzel şarkılara dönüştüğünü sen de duyabilseydin. Uğradığın haksızlıklar ve talihsizliklerle dolu kısacık yaşamında hak ettiğin değeri hayattayken göremediğin için yürekten üzgünüm.

“Kimi tutkular rehberimiz olur yaşam boyunca. Kollarıyla bizi sarar. Sorgulamadan peşlerinden gideriz ve hiç pişman olmayacağımızı biliriz.”

Yazar Hakkında

Gülcen Durak

1984 yılında Edremit’te dünyaya geldi.İlköğretim-Lise dönemini memleketinde,Üniversite eğitimini Balıkesir’de tamamladı.Yirmili yaşlarında Edebiyat’a daha çok vakit ayırmaya ve yazmaya başladı. Çeşitli Edebiyat-Sanat dergileriyle yazılarını paylaşan ve bir süredir ilgilendiği Fotoğraf Sanatıyla; dernek bazında ki faaliyetlerinin beraberinde,yazılı ve sosyal çalışmalarına da halen devam etmektedir.Edebiyat’ın;ruhun sığınacağı en güzel liman,öğrenmenin ve yenilenmenin ise yaşam boyu gerekli olduğu düşüncesindedir.Çeşitli sanat dallarında ki gelişmeleri,dünya mutfaklarını,tasarım ve dekor alanında ki araştırmaları da yakından takip etmektedir.Kuzey Ege’de yaşamını sürdüren,küçük şeylerle mutlu olabilen,boş vakti olmayan,sürekli meşgul,ailesiyle birlikte gülebilen,çoğunlukla huzurlu,arada bir hüzünlü,çayı aramayan kahve seven,evli ve iki çocuk annesi tipik bir yengeç kadını…

Yorum Yap