Edebiyat Kritik

Mavi Gök

Fakültenin yeni cilalanmış masaları çok afiliydi. Amfideki yerimi aldım, mis gibi vernik kokuyordu tüm sınıf; severim vernik kokusunu, eski kitap konusunu ya da yeni basılmış kitap kokusunu. Tezatlık var gibi görünse de eminim taşıdığımız pek çok tezatlığın yanında göze batmazdı bu huylarım. Lisans eğitimimden doktoraya kadar bu sıralarda büyüdüğüm için bu sıraların çocuğu sayılırdım. Ne zor bitmişti lisans, devam etmek fikri ise şimdi bir kez daha dönüp bakıyorum tam bir delilikmiş. Ama bazen hayat, tercihlerinizin sonucu olan deliliklerle mutlu eder sizi, mutluydum. Güçler arası dengesizliklerde, olanın hep insana olduğunu görmek, beni Devletler Hukuku çalışmaya itmişti. Lâkin bu seçimimin, çaresizliğimi daha da arttıracağını hesaplayamamıştım. Kitaplardakilere inanmadığım için anlatmak çok da zor geliyordu. Bu da yetmez gibi şimdi bir de İnsan Hakları Hukuku’na giriyordum, kadro eksiğinden dolayı. İşte yine insan hakları anlatmak için mis kokulu amfideydim. Bu ders hocam da beni takip edecekti. Hata yapma lüksüm yoktu yani. Kürsüdeki yerimi aldım ve açtım İnsan Hakları Hukuku’nun gelişimden başladım konuşmaya. Öncesinde karizma olsun diye biraz insanların sözleşme yapma ihtiyacından, Magna Carta’dan bahsedip devam ettim: 1689 tarihli İngiliz Yurttaş Hakları Beyannamesi ve takriben 1776‘da ABD’de ve 1789‘da Fransa’da yaşanan olaylar sonucu ciddi haklar kazanılmasını sağlayan Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi. Ve Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi’nden falan da bahsetmeyi unutmadım tabi ki. Aslında konuyu uzatıyor ve özellikle 20.yy geçmemek ve çocuklara Dünya üzerindeki eşit olan yaşam hakkını korumak için devletlerin merhametleriyle birleşip kurdukları kuruluşları anlatmaktan kaçıyordum. Hoca varken bilimin dışına da çıkamazdım el mahkûm. Ne kadar eveleyip gevelediysem de hatta Nazım’dan şiir bile eklediysem de derse, konulara giriş yapmaktan kaçamadım. Bilimsel şeyleri sıraladım arka arkaya sonra Frenk düşünce adamlarını övdüm falan “ileri medeniyetler seviyesine ulaştığımızda biz de dünya düzeninde daha çok söz sahibi olacağız “diye de ekledim tabi ki. Ve çıktım kitaplarımı toplayıp. Ben ve yanımda hocam ayrıldık amfiden. Hocanın da yanımda amfiden ayrılması dersten memnun olduğu anlamına geliyordu. İlk ders için bu çok iyi bir gelişmeydi. Bana bir yıl yeterdi artık bu moral. Peki ya bilmenin içindeki çaresizliğimin verdiği sıkıntı, o nasıl çözülecekti? Kimse yanıt veremediğine göre çok da kurcalamadan eve geçmeliydim artık. Mesaimin görünen kısmı bu günlük de bitmişti.

Eve geçtiğimde yemek yiyecek vaktim olmadığı için hemen bir çorbayla geçiştirip masama kuruldum. Zira hoca kürsüden ayrılırken yarınki dersi de benim anlatacağımı ve misafirlerimiz olacağını söylemişti. Zaman zaman yaşadığımız bir durumdu bu. Ülkenin farklı noktalarından akademisyenler ziyaretimize gelir, birkaç gün derslerimizi dinlerler, hocalarla yuvarlak masa toplantıları yaparlardı. Bu defa şans beni göstermiş olmalıydı hocaya, kendi alanım kadar da bu konulara hâkim olmadığıma göre bol miktarda kaynak taramasıyla ortalama bir hazırlık yapmalıydım. 19. yy ve 20.yy düzenlemeleri ve yaşanılanlar yarınki konumdu. Ve başladım notlar çıkarmaya. Kronolojik olarak baktığımda ilk etapta 1945’te, dünya barışını, güvenliğini korumak ve uluslararasında ekonomik, toplumsal ve kültürel bir iş birliği oluşturmak için uluslararası bir örgüt ihtiyacını karşılamak amacıyla Birleşmiş Milletler ’in kurulduğunu ve zamanla devletler BM üyesi olmaya başladıklarını not aldım tabi ki.  Devamında ise 1948’de bu kurumun İnsan hakları komisyonunca hazırlanan bir bildirge “İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi” anlatılmalı ve bildirgenin bazı maddeleri okunarak somutlaşmalıydı:

Madde 1- Bütün insanlar özgür, onur ve haklar bakımından eşit doğarlar. Akıl ve vicdana sahiptirler, birbirlerine karşı kardeşlik anlayışıyla davranmalıdırlar.

Madde 2- Herkes, ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasal veya başka bir görüş, ulusal veya sosyal köken, mülkiyet, doğuş veya herhangi başka bir ayrım gözetmeksizin bu Bildirge ile ilan olunan bütün haklardan ve bütün özgürlüklerden yararlanabilir. Ayrıca, ister bağımsız olsun, ister vesayet altında veya özerk olmayan ya da başka bir egemenlik kısıtlamasına bağlı ülke yurttaşı olsun, bir kimse hakkında, uyruğunda bulunduğu devlet veya 203 İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi ülkenin siyasal, hukuksal veya uluslararası statüsü bakımından hiçbir ayrım gözetilmeyecektir.

Madde 3 -Yaşamak, özgürlük ve kişi güvenliği herkesin hakkıdır.

Evet, çok güzel bir kompozisyonla devam ediyorum derken makalenin biraz daha devamına indiğimde karşılaştığım bilgiler ise beni çok daha farklı bir mecraya sürükledi:

  • 1910-1970 yılları arasında yaklaşık 100.000 Aborjin kökenli çocuk ailelerinden kaçırılarak koparılmıştır. Gerekçe olarak ise Aborjin halkının kendi başlarına bir geleceği olamayacağı gösterilmiştir.
  • 8 yıl süren Cezayir Bağımsızlık Savaşı’nda 1.5 milyon Müslüman hayatını kaybetmiştir. Ancak bunun öncesinde 8 Mayıs 1945’te Fransızlar Setif ve Guelma’da 45 bin Cezayir vatandaşını katletmiştir. 
  • 1992’de Ermenikuvvetleri 25 Şubat’ı 26 Şubat’a bağlayan gecede Hocalı kasabasında, 83 çocuk, 106 kadın ve 70’den fazla yaşlı dâhil olmak üzere toplam 613 kişiyi katletti. 
  • 1992’den 1995’e kadar süren “Bosna Savaşı” boyunca tarihte eşine ender rastlanan katliamlar yapılmış, 000’in üzerinde Müslüman Boşnak, Sırplar tarafından tüm dünyanın gözleri önünde öldürülmüştü. 100 gün içerisinde 1.174.000kişi soykırıma uğramıştır.400 bin civarında çocuk yetim kalmıştır. On binlerce dul tecavüze uğramış ve AİDS hastalığına yakalanmıştır.  
  • İsrailFilistinsorununun kökleri 19. yüzyılın sonuna kadar uzanıyor. Anlaşmazlığın özünde, Akdeniz sahiliyle Şeria Nehri arasındaki bölge üzerindeki hak iddiası var. Filistin halkı on yıllardır İsrail zulmü altında eziliyor. Filistin’de İsrail birçok savaş suçu işlemesine rağmen batı bu duruma ne yazık ki tek bir ses bile çıkarmıyor. 
  • Irak’taki sivil ve askeri kayıpları araştıran “Iraq Body Count” adlı kuruluş, 10 yıllık işgalde 112 bin 17 ila 122 bin 438 sivilin öldüğünün, 135 bin 89 sivilin yaralandığının tahmin edildiğini açıkladı.

Bilgisayarı yavaşça kapatıp notlarıma son kez göz attım. Yine onlarca soru, birbirine uymayan onlarca teori ve pratik ikilemesi, fiiliyatta hiçbir anlam ifade etmeyen onca cümleyle boğuştuğumu hatırlamak, tüm bunlar baş ağrımı arttırmıştı. Araştırmam kısmen bitmişti ve metnim hazırdı. Baş ağrıma da bakılırsa uyandığımda beni zor bir gün bekliyordu.

Ertesi sabah her zamanki rutinlerime sadık kalarak hazırlandım ve tekrar okul yoluna koyuldum. Okula yürüyerek gidecektim zira dün okuduklarımdan sonra sanırım nefes almaya ihtiyacım vardı. Bu duygu bana hiç yabancı değildi, tüm tez savunmalarımda aynı böyle hissetmemiş miydim? Söylemek istediklerimi değil söylemek zorunda olduklarımı anlattığımda hep böyle oluyordu işte. Ancak bugün konuşurken teklemek lüksüm yoktu ve kendi muhakeme mekanizmamla savaşacak kadar vaktim de. Şansıma hava da açık ve ılıktı, masmavi bir gök karşıladı beni her zamanki cömertliği ile. Okulun giriş kapısından içeri girdiğimde kedilere mama veren hocalarla selamlaşıp dersin hocasına yaklaştım: “Hazır mısın bakalım?” dedi babacan bir tavırla. “Pek tabi ” dedim zaten aksi mümkün müydü?  “Amfiye geç biz misafirlerimizle arkadan geleceğiz dedi.”  Notlarım elimde tekrar amfideydim. Aynı cila kokusu vurdu bir kez daha ciğerlerime. Öğrenciler yerini aldı, saatimi kontrol ettim ve misafirlerde hocamız eşliğinde giriş yapmışlardı kapıdan. Usulden olduğu üzere, ilk etapta kürsüye hocamı davet ettim ve o da misafirleri takdim etti, akabinde: “Çocuklar hocanız bugün sizlere 19. ve 20. yy gelişmelerini, BM ve Avrupa İnsan Hakları Bildirgesi’ni anlatacak” diyerek kürsüden ayrıldı. Artık sıra bendeydi. Dün geceki hazırlıklarım önümde, son bir kez güç almak istercesine amfideki pencereden mavi göğü izledim. Zira şimdi çocuklara dünya barışı ve adaletini sağlamak için kurgulanmış beşeri bir sistemden bahsedecektim.

Sevgili arkadaşlar!’’diyerek başladım konuşmaya. ‘’Hukuk, bireyin menfaatlerini korurken sosyal adalet ve barışı düzenli tutmalı ve kargaşaya sebebiyet vermemelidir. Dünyanın ise oldukça kalabalık bir düzen olduğunu hatırlayacak olursak insanların haklarını yönetmeleri için adeta bir toplum sözleşmesiyle özgürlüklerinin teminatını emanet ettikleri devletler, modern düzende bir araya gelmiş ve ilk etapta 1945’te BM’yi kurmuşlarıdır. Ağzımdan cümleler zorla çıkıyordu. Ve yüzümde ise açıkça bir memnuniyetsizlik olduğu belli oluyor olmalıydı ki çocuklar kendi aralarında kıpırdanmaya başlamıştı. Kendimi toplamalıydım, yapmak zorunda olduğum bir ders ve aktarmam gerekenler vardı. Bir kez daha pencereye baktım, aynı mavilik hem de daha da dikkat çekici hâliyle beni izliyordu. Ve işte o an, zannediyorum zihnimde gebe olduğum yeni bir doğumu tetiklemişti.

İnsan Hakları Hukuku’’ nun asli vazifesi, bireylerin mavi bir gökyüzüne sahip olma ve o gökyüzünden korkmamasını sağlamaktır arkadaşlar ”dedim amfiye dönüp .” Onun dışında yazılmış çizilmiş tüm klişeleri bir kenara bırakın. Şimdi hepinizden amfideki penceren dışarı bakmanızı rica ediyorum. Ne görüyorsunuz? “mavi bir gökyüzü”. Peki, bu gökyüzünden korkuyor musunuz? Hayır değil mi gökyüzünden niye korkulur ki. Ancak 1910-1970 yılları arasında Aborjinler, 1994’te Ruandalılar, 1992’de Bosnalılar aynı dönemde Hocalı ’da yaşayanlar ve yaklaşık bir yüzyıldır Filistinliler, hep korktular gökyüzünden biliyor musunuz? Çünkü onlar için hiçbir zaman mavi olmadı gökyüzü. Hep gri, hep tozlu, hep kan kokulu. İnsan Hakları Bildirgesi’nin ilk 3 maddesiyle yaşama hakkını, bireyler arası eşitliği, özgürlükleri düzenleyen koca koca devletler ne masalarda birleştiler ne bildirgeler yayınladırlar da tüm bireylerin ‘mavi bir gökyüzüne sahip olma ve o gökyüzünden korkmama hakkını’ güvence altına alamadılar. Yakın tarihe bakın mesela, 2003’te Irak’a demokrasi getireceğiz deyip ellerinden aldılar küçücük çocukların göklerini ve yıllardır Suriye’de aynı kavgayla mavi bir gökyüzüne doğamıyor bir çocuk. Kimse konusunu dahi açmasa da kongrelerde, konferanslarda sessiz bir gökyüzünü dahi bilmiyor bugün Dünyanın pek çok ülkesinde bireyler. Zira yağmurun, şimşeğin değil F16’ların sesleri var semalarda.  Bugün bu sıralardasınız. Bu demek oluyor ki siz uygulayıcı olacaksınız arkadaşlar. Önünüze gelen mevzu metinlerle adalet sağlayacaksınız ve bilirsiniz ki kanun koyucu abesle iştigal iş yapmaz. Ama siz varın ilk önce mavi bir gök sağlayın bu düzene ve korkmasın kimse o mavi gökten. İşte o vakit tüm bireyler yaşama hakkına da özgürlük hakkına da şüphe duymayınız ki eşit oranda haiz olacaklardır.”

Amfiden inerken pencereye dönüp hafif başımla pencereye selam verdim. Bu bir nevi teşekkürdü. Zira bana kaynak olmuştu. Yeni bir kuram vardı artık zihnimde pek çok kuramdan üstün: ‘’Bireylerin mavi bir gök sahibi olma ve onu sevme hakları.’’ Ve bu İnsan Hakları Hukuku’nun temeli olmaya adaydı…

Yazar Hakkında

Tuğba Betül Özsoy

1991 Ankara doğumluyum.İk ve Orta öğrenimimi Aydın-Nazili’de tamamladım.Lakin lisans hayatım öncesi gibi tek şehirde geçmedi.2008-2009 yılları arasında Erzurum Atatürk Üniversitesi Edebiyat Öğretmenliği Bölümü’nü kazanıp burada bir yıl geçirdikten sonra lisedeki hedefimi unutamayıp okulu bıraktım ve 2011-2015 yılları arasında öğrenim aldığım,hali hazırda mesleğini icra etmeye yaklaştığım İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Bölümü’nü kazandım ve mezun oldum.Lakin okuma maceram bu aşamada sonlanmamış olup halen 2016 yılı itibariyle kazanıp kayıt yaptırdığım İstanbul Medipol Üniversitesi Uygulamalı İngilizce ve Çevirmenlik Bölümü öğrencisiyim.
Derginin bana ayırdığı bu küçük kısımda kalemimi,kelimelerimi sizinle paylaşacak olmanın heyecanını yaşıyorum.Umarım kelimeler en güzel ortak noktamız olur.Huzura vesile olan güzel kelimeler paylaşırız.Kısaca ben buyum.Ama yukarda verdiğim kronolojik bilgilerin dışında ki bence en güzel tanıtma şeklimdir kendimi;
“Bir ademoğlu ile zevcesinin kerimesiyim”…

Yorum Yap