Aktüel Düşünce

Medeniyet dediğin…

Yazar | Fikri AKSU

Medeniyet!

İşte sihirli kelime. Necip Fazıl’ın dediği gibi bazen kelimeyi boğardım verselerdi elime diyesi geliyor insanın. Yıllardır çalışıp, çabalayıp, dönüp dolaşıp, dönüşüp olamadığımız, yürüsek de koşsak da bir türlü varamadığımız, binbir çabayla her seferinde “büyük” hamlelerle hayatımıza getirilmeye çalışılan ve ancak ülkemizde devlet prosedürü normal işlediği takdirde 4-5 yılda bir “hamle” kelimesinin yanında kullanılıp rafa kaldırılan, o derece karmaşık, o derece derin ve ağır teorik bir muhtevayı içerip pratiğe bir türlü dökülemeyen, geçmişte vücuda gelmiş olup bugünde pratik hayatın taklidinden çok öncelikle zihinlerde vücuda gelebilecek olan mefhum. “ Kavramlarımızda yıkıldık, öncelikle kavramlarımızı yeniden inşa etmeliyiz” diyen Mustafa İslamoğlu, insan zihinin işleyişini ve insanın fıtratını işaret ederek öncelikle zihinlerimizi, kavramlarımızı dolayısıyla tasavvurlarımızı yeniden inşa etmemiz gerektiğini söyler. O halde medeniyetle ilgili bir algımıza göz atalım öncelikle.

***

Medeniyet bizim için tek dişi kalmış canavar olarak kaldı yıllarca. Ancak canavarımız akıllanmışa benziyor ki artık ne dişlerini ne de pençelerini kullanıyor zarar vermek için, kendisine ortaklar buluyor, yapmıyor yaptırıyor ve dönüştürdüğü yerlerdeki korkunç manzaraları ise yan gelip yatarak keyifle izliyor. Tek dişi kalmış canavarımız artık zararı dişleriyle değil zihniyle yaptığı için tek dişi olması pek bir şey ifade etmiyor. Sanırım buradaki yanlışlık yine zihinsel algılarımızda yapılıyor. Medeniyeti “teknik” olarak algılarsak şunu diyebilirz ki medeniyet bugün tam anlamıyla, tamamen Batı’dadır, ve bugünkü dünya insanı gelmiş geçmiş “en medeni” insandır. Ancak medeniyet elbetteki teknik demek değildir. Medeniyet bir terkiptir, her anlamda yüksek bir kültürel birikimi içerir ve insanlığa evrensel bir bakış oluşturabilecek, bir şemsiye görevi görebilecek maddi ve manevi deneyimden doğar. Ancak burada manevi deneyim önce gelir ki maddeye şekil daha doğrusu anlam verebilecek olan bu manevi birikimdir. Bu anlamda Gasset’in dediği gibi günümüz insanı yüksek bir teknik seviyesinde yaşayan “vahşi” bir topluluktur, medeni değil. İnsan ruhunun yıkıma uğradığı, nevroz ve psikozların her geçen gün arttığı, insan ömrünün kısaldığı, refahın ve huzurun kuytu köşelerde -o da bulunabilirse -yaşandığı, öldürmenin normalleştiği ve her geçen gün vahşi insanın kendi türüne olan kıyımlarını artırdığı, hırsızlığın, yağmanın, eski pagan kültürlerde görülen tuhaf ayinsel danslar ve müzik demeye bin şahit ister uğultuların etrafı sardığı, ilkel dönemlere mahsus olan ve bugün Afrika kabilelerinde de görülen çıplaklığın normal karşılanmasının kılıflara büründürüldüğü, insanın insanlıktan çıktığı bir dönemdeyiz. Bugün medeniyeti yüksek teknolojide, yüksek binalarda arıyorsanız, yüksek binalar Gladyatör oyunlarının yapıldığı Roma döneminde de mevcuttu. İnsanın vahşi yönüne tanıklık eden Roma döneminde. Bugün medeniyet namına bir tavır diyebileceğimiz, bize Resul-i Ekrem efendimiz(s.a.v.)’in öğrettiği, ancak kendi medeniyetine sırt çevirenlerin Batı’dan öğrendiği hayvan hakları ve korunmasını iktibas ettiğimiz Avrupa’nın tarihi ile önemli devletlerinden olan İspanya’da hala bir yüzkarası olarak boğa güreşleri devam etmektedir. Domates festivali ya da Brezilya’da yapılan Rio karnavalı sizi bilmem ama bana Pagan dönemi ritüellerini anımsatıyor. İslamdan önce Araplar’ın Kabe’yi çıplak tavaf etmeleri gibi. Sadece gibi dedim çünkü o dönemdeki Arapların bunu yaparken bir amaçları vardı hiç olmazsa ancak bugünkü durum tam anlamıyla bir amaçsızlık, umutsuz bir boşluk…

***

Ve bugünkü halimiz…

700 yıl zaferden zafere koşan ve insana haysiyeti öğreten bir medeniyeti, bir barbarlar medeniyeti olarak görmeye başladık. Maziye hürmet, irticaların en büyüğü olarak takdim edildi. Babalarımız budala idi, dedelerimiz mecnun.” der Cemil Meriç. Kendini geçmişinin köklü bağlarından, aslında mahkum olduğu kökünden, o olmadan ayakta duramayacağı yegane şeyden, o olmadan toprağına sıkı sıkıya kendini salamayacağı dayanaktan, kısacası varlığından soyan nesiller, bireyler olduk. Bilmiyorduk kim olduğumuzu, misyonsuz ve vizyonsuz yani ilerde nerede olmak istediğini ve var oluş sebebini bilmeyen insanlarız artık. Bize insanlığımızı hatırlatanlara ise ya kulak tıkıyoruz yahut sesini kısmaya çalışıyoruz. İşte insanlığımızı hatırlatanlardan biri olan Dücane Cündioğlu bakın bu hususta ne diyor “ Tarih, bugüne değin, kadim olanı keşfetmek için çaba sarfetmeyen hiçbir toplumun yeni bir şey ortaya koyabildiğine tanıklık etmedi.  İşte zaten bu yüzden bu toprakların çocuklarının öncelikli görevi vaz’ı cedid değil, keşf-i kadimdir. ” Yani kulaktan kulağa oynar gibi kendisine söylenen yeniyi iyi yada kötü diye değerlendirmeden hemen yanındakine vaz etmek değil, bütün sırları ve ihtişamıyla yatan(Yatan iyi iyi değildir! ) maziyi yeniden keşfetmektir yapılması gereken. Her anlamda keşfetmek ve incelmektir yapılması gereken. PlatonRuhumuzu bir kaya parçası gibi önümüze alıp, onu fazlalıklardan, kabalıklardan yontmalıyız ” der ve en kısa tanımıyla medeniyet budur. İncelmeyen insanlar hakikatin inceliklerine muhatab olamaz ve güzeli görmeye ehil olamazlar.  Ruhumuzu inceltmek, yontmak, ona şekil vermek. Şekil verilmiş bir ruh maddeye şekil verecektir. Ruha ulaşmak, ona şekil vermenin yollarından biri ise düşünmektir ve düşünmek ancak kelimeyle gerçekleştirilebilecek bir eylemdir. Kelimeler insanın düşünce yapısını ve ufkunu belirler ve zihnini inşa eder. Bu yüzden “Kavgayı önce kelimeler dünyasında kazanmak mecburiyetindeyiz. “ diyerek bunun önemine değinir Cemil Meriç.

Ve şimdi gelin ait olduğu medeniyet açısından bir Batılı olan, aslında tüm insanlığa mal olan, sadece bir yönetmen değil büyük bir sanatçı olan Tarkovsky’den Doğu ve Batı Medeniyetleri’nin analizine bakalım: “ Doğu her zaman ebedi gerçeğe Batı’dan daha yakındı, ama Batı uygarlıkları maddi hayat beklentileriyle Doğu’yu yutuverdi. Bunu anlamak için Doğu müziğiyle Batı müziğini karşılaştırmak yeter de artar bile. Batı:’İşte ben buyum!’ diye bağrıyor. ‘Bana bakın! Dinleyin, acı çekmeyi ve sevmeyi bir tek ben biliyorum! Yalnız ben hem mutsuz, hem mutlu olabiliyorum! Ben! Ben! Ben!’ Doğu ise kendisiyle ilgili tek bir kelime söylemez. Kendini Tanrı’nın, doğanın, zamanın içinde tamamen kaybeder, kendini onların içinde yeniden bulur. Herşeyi kendi içinde keşfetmesini bilir.”  Gittiği her yere sahip olduğu medeniyeti esirgemeden götüren, bu vesileyle en büyük hizmeti Hakk için halka, yani insanlığa yapan, bugün gittikleri yerlere demokrasi (halk egemenliği) götüreceğiz deyip Durmuş Hocaoğlu’nun nükteli ifadesiyle demonkrasi (şeytan egemenliği) götürenlere inat, hala şahsi olarak içinde insanlığını derinlerde de olsa barındırdığını, kaybetmediğini düşündüğüm milletim! İnan bana sana ve o yüksek değerlerine, o büyük insanlığına hasretim. Ve şimdi sana olan hasretimi kendisinden daha güzel bir şekilde ifade edemeyeceğim İskender Pala’nın diliyle aktarıyorum: “ Ey Gönül Medeniyeti! Sevgisizlikler, zulümler, kötülükler sardı yokluğunda çevremizi. Ama biliyoruz ki biz, sen yaşıyorsun hala ve ısıtıyorsun bedenimizi, ışıtıyorsun ruhumuzu. Sensiz olmuyor mirim, sensiz olmuyor.” Evet sensiz olmuyor. Bırak artık bencilliği, çık artık korkup saklandığın kovuğundan, geçmişin izinden yeniden keşfet kendini, yeniden ifade et, fedakarlığı anlat bize, kurban ol ki kurban olalım! Gel bize ki hatırlayalım hakiki kurbiyetimizi ve muhasebe edelim hayatımızdaki kurbiyetleri. Ben de sırf sen gel diye bir daha ki sefere Kurban’ı  anlatayım sana, hem de aynel yakin olma şerefine nail olduğum hakiki bir muharrer olan kurbanı…

Yazar Hakkında

Fikri AKSU

Tahmis Dergi'de doğdu. Hayattan beklentisi burada yazarak ölmektir.

Yorum Yap