Tarih

Mekân ve Medeniyet Tasavvuru

Her şehrin bir ruhu vardır. Ve bunu, dış yapılar, sokaklar ve parklardan çok ‘insan’ oluşturmaktadır.

Sezai Karakoç

Bir medeniyeti medeniyet yapan asli unsurlardan biridir mekân.  İnsanın hayal dünyasında uzayıp giden bir ağacın hakikatte meyve vermesi gibidir aynı zamanda. Ve insan bu mekânın tam ortasındadır. Ruhu ile karmıştır çünkü toprağı, çamuru. O ruh sayesindedir ki mekânların kalbi vardır, yaşarlar. Bu yüzdendir ki insanlar, onların içinde huzur bulur ve teselli olurlar.

Geçmişten günümüze irili ufaklı pek çok devlet bu dünya üzerinde hüküm sürmüş fakat bunlardan çok azı tarih kitaplarının sayfaları arasına adını yazdırabilmiştir. Belki de çoğu yazıldıktan kısa bir süre sonra silinip gitmiştir. Ağacın kökleri misali toprağa sımsıkı sarılmış olanlar ancak bir medeniyet kurabilmiş ve mevcudiyetlerini bıraktıkları emsallerle geleceğe taşımayı başarabilmişlerdir. Tabi bunu başarmak öyle sanıldığı gibi kolay olmamış. Bunun için önce ham olmak, sonra pişmek ve nihayetinde yanmak gerekmiş.(Tıpkı Mimar Sinan gibi) Mesele buğdayın un olmasında değil, hamurun ekmek olmasında imiş. İnsanoğlu nasıl ki hamura şekil verip ondan bin bir çeşit ekmek elde etmesini bilmiş, kendi uygarlığını yaratan milletler de nüfuz ettikleri topraktan sadece güç ve para devşirmekle yetinmemiş, ondan, içerisinde ideal bir toplumun yaşayacağı muhteşem mekânlar inşa etmiştir.

Kısacası insanın olduğu her yerde mekân vardı. Ve mekân yaratılışın, fıtratın dolayısıyla mecburiyetin bir neticesiydi. Fakat mekânın olduğu her yerde bir medeniyetin varlığı söz konusu olabilir miydi?

Medeniyet düşüncesinin dört duvar arasına sıkıştırılamayacağı su götürmez bir gerçek. Bir milletin müspet manada uygarlık seviyesine yükselip yükselmediğini görmek için öncelikle onun tarihi geçmişine kısa bir yolculuk yapmak ve o milletin inşa ettiği bir mekâna uğrayıp orayı yakından temaşa etmek gerekiyor. Sadece yaşamak mı yoksa yaşatmak için mi inşa edilmiş görmek için. Eğer mevzu, o mekân içerisinde sadece korunmak, barınmak, ibadet etmek ve uyumaktan ibaretse gerçek anlamda bir medeniyetin varlığından söz edilemez. Çünkü burada yalnız kendini düşünme ve ferdilik var. Öte yandan hem kendi adına hem de gelecek nesiller adına maddi ve manevi tüm fedakârlığın ortaya konulduğu bir durum söz konusu. Burada ise geçicilikten ziyade kalıcı olma duygusu vardır denilebilir. İşte bu duygu sayesinde medeniyetler ayakta kalmayı başarabilmiştir. Onu ayakta tutan yegâne şey ise insan ve dolayısıyla onun ruhu olmuştur.

Yıkan medeniyet, yapan medeniyete karşı

Tarihsel açıdan konuya yaklaşacak olursak bir yanda medeniyet yapan diğer yanda medeniyet yıkan olmak üzere iki insan tipi ile karşı karşıya kalıyoruz. Birkaç cümle ile izah etmek gerekirse geçmişte bazı milletler girdikleri toprakları işgal etmiş, taş üstünde taş, baş üstünde baş koymamış; bazı milletler ise gelecek nesiller adına bir medeniyet tasavvur etmiş ve sonsuza dek açacak güller yetiştirmişlerdir. Selçuklu ve Osmanlı bunun en güzel örneklerini teşkil ediyor belki de. Çünkü onların dertleri hiçbir zaman yıkmak değil bilakis hep yapmak olmuş. Bu yüzden hem dostun hem de düşmanın gönlünde hak ettiği sevgiyi ve takdiri layıkıyla kazanmışlardır.

İnsanoğlu gibi devletler de doğar, büyür, yaşar ve ölür. Fakat bazıları ölse dahi asırlar boyu diri kalmayı başarır. Bu diri kalma, bahsedildiği üzere mekânın kendisinde değil ona akseden ruhta gizlidir.  Tıpkı insanlar gibi kimi devletler dualarla anılırken kimileriyse beddualarla yâd edilmiştir tarih boyunca. Burada durup bir daha düşünmek icap ediyor. Gayesi sadece yaşamak ve sadece öldürmek olan bir devlet hakikaten medeniyet kurabilmiş midir? Velev ki bu devlet, saraylar, şatolar, tapınaklar, kentler ve daha nice şatafatlı mekânlar inşa etmiş olsun. Yine de bir uygarlığın varlığından söz edilebilir mi burada? Bunun cevabını alabilmek için bir medeniyet kurduğunu sanıp miadını doldurmuş devletlere bakmak yeterli olacaktır diye düşünüyorum.

Tarihin sayfalarında yalnız kara bir leke olarak kalmış bu devletler üzerinde düşünüp kafa yormaktan ziyade ömrünü tamamlamış olmasına rağmen halen yaşamaya devam eden misallere bakmak gerektiği kanısındayım. İslam medeniyeti üzerine bir mercek tutmak, oradan Osmanlı medeniyetine, daha da yakınlaşıp mekânların en güzel misallerinden biri olan camilere göz atmayı arzuluyorum. Medeniyet inşa etmiş ve bunu henüz başaramamış bir toplumun farkını daha iyi görebilmek adına bunu yapıyorum. Mimar Sinan’ın asılar önce inşa ettiği mütevazı bir camide çabucak kendimi buluyorken şimdilerde şaşaalı bir tarzda ve süslü püslü yapılan bir camide adeta kayboluyorum. Selçuklu veya Osmanlı döneminden kalma bir camide saatlerce, sıkılmadan kalıyorken bugünün camisinde ruhumun daraldığını fark ediyorum. İlkinden çıkmak istemezken ikincisinden kaçmak istiyorum. Evet, burada bir muamma söz konusu. Eski ve yeni medeniyetin arasındaki açmazdan bahsediyorum. Modern olanın eski olana galip gelemediğinden ve insanın çaresizliğinden söz ediyorum.

Bu örnekten de anlaşılacağı üzere medeniyet, sadece taş üstüne taş koymak değildir. Mekân onun ayrılmaz bir parçası olabilir fakat insan onun asıl mimarıdır. Mekâna ruhu ile şekil veren ve ona bir mana yükleyen insandır. Bir ruha dolayısıyla hayata sahip olmayan mekân yalnızca dört duvardan ibarettir. O, ruhsuz bir bedene hamallık yapan iskelet gibidir. Bu minvalde medeniyet, bir milletin ruhunun yükselişini seyretmektir. Son olarak şu soruyu sormak gerekiyor: Medeniyet somut bir varlık olan mekân ile ölçülebilir mi? Ya da sadece mekânla sınırlandırılabilir mi? Elbette hayır. Fakat netice olarak şunu söyleyebiliriz ki medeniyet, maddi ve manevi mirasın toplamı olmakla beraber esas olarak manevi mirasın taşıyıcısı konumundadır. Kuşkusuz manevi mirasın omuzlardaki ağırlığı daha fazladır.

Yazar Hakkında

Mücahit Enes Coşkun

Ağustos 1992’de Nevşehir’de doğdu. Kayseri’de ikamet etmektedir. 2014 yılında Karadeniz Teknik Üniversitesi Türkçe Öğretmenliği bölümünden mezun oldu. Trabzon, onun en tatlı hatırası idi. Öğrenim süresi boyunca Osmanlıca ve serbest şiir üzerinde çalıştı. Gazete ve dergilerde şiirleri yayımlandı. Yine bu süre zarfında düz yazı ile içli dışlı oldu. Halen kendisine ait bir blogda,Edebiyat, Tarih ve Sinema alanlarında çeşitli yazılar kaleme almaktadır. Son zamanlarda ney ve kaligrafi ile meşgul. En büyük hayali, elinde fotoğraf makinesi, bir kalem ve bir kağıtla Dünya’yı karış karış gezmek. Orta düzeyde İngilizce bilmektedir. Kısacık hayatı bundan ibaret

Yorum Yap