Aktüel Kültür-Sanat Sinema

Nayır Nolamaz Adnan Senlen Göğe Bakamıyoruz!!

Türkan Şoray henüz gözlerinin kenarındaki kırışıklıkları yıllara şahit tutmamış; gencecik ama her zamanki asaletinde; Kadir İnanır’ın her daim partneri iken. Filiz Akınlar, Nebahat Çehreler, Tarık Akanlar, Ediz Hunlar, Sadri Alışıklar’ı hatıralarınıza getirin. Heh işte o dönemler.

Sinema; tiyatronun beyaz perdeye yansıtılmış ve ölümsüz kalabilmiş hali şeklinde kendisini tanıtabilir zannediyorum, takvime düşüşü ise tiyatrodan çok sonra tabi ki. Yani Darülbedayi tiyatro kronolojik tarihimizde eğer yerini alacaksa sanat geçmişimiz görece uzun yıllara dayanabilir belki ancak bu gelişim adına yine de yeterli bir zaman zarf olmadığı için sanatın badi badi yürüyen çocuğu” diyebiliriz sinema için.

Çok değil birazcık geriye sardığımızda kendimizi olamasa da anneannelerimizin zihinlerini mesela, farklı bir Türkiye manzarasıyla karşılaşmak mümkün. Yani henüz hayatımız smart hale gelmemiş, her şeyi yanımızda taşıyabildiğimiz kendimize ait şu zamanlarda değil de arkamızda bıraktığınız zamanlarda; hani her evde televizyon olmayıp zenginlik emaresi olduğu zamanlardan ya da tüm yıl yaz sinemasının beklenildiği yıllardan bahsediyorum en net betimlemesiyle.

Türkan Şoray henüz gözlerinin kenarındaki kırışıklıkları yıllara şahit tutmamış; gencecik ama her zamanki asaletinde; Kadir İnanır’ın her daim partneri iken. Filiz Akınlar, Nebahat Çehreler, Tarık Akanlar, Ediz Hunlar, Sadri Alışıklar’ı hatıralarınıza getirin. Heh işte o dönemler.

Bazılarını defaatle yayınlandığı için bizde çok yakından biliyoruz; Kemal Sunal’ı Hababam Sınıfını yanı sıra Kibar Feyzo iken ve Gülo için her derde katlanırken ki hali mesela. Hani efendime söyleyeyim taraflardan birisi zengin kız ancak diğeri fakir bir oğlan iken ya da biri fabrikada işçi diğeri o kıza âşık olan fabrikatör oğlu iken yani ya da köyün ağasının iznine takılırken işte nasıl arzu ederseniz, arayışınıza göre.

O zamandan bu zamana sinemada zannediyorum jönlerden başka değişen pek bir şey olmadı. Senaristlerimize göre her zaman aşk hayatın en büyük oyunculardandı ve âşıklar birbirleri için mücadele ederdi bizim beyaz perdemizde. Esas kız öksürdüğünde mendilinde kan gördü, esas oğlanın babası kızı fabrika işçisi diye istemedi ama hep aşk oldu hep aşk kazandı.

İşin ilginç tarafı ise takvimler değiştiğinde de durum değişmedi. Mesela yıl 2011’ken Halil Sezai İncir Reçelinde sevdiği kızı hastalığına rağmen terk etmedi, Özcan Deniz Fahriye Evcen’ den” Evim Sensin “ya da “Ya Sonra” da  vazgeçmedi yada 2003’te  “Asmalı Konak ”ta Nurgül Yeşilçay’ dan ve böylece devam edip gitti liste.

Hâl böyle olunca beyaz perdede ki aşkı tanımlayan, o haliyle seven izleyici de yani biz bilinçaltımızda zannettik ki hayatta aşk yegâne gerçektir, her seven her şekilde ve şartta sever; aşk gerçek hayatta da budur; sadece iki tarafça yaşanır ve gerçek seven asla vazgeçmez. Ve bunu da tatbik etmek istedik haliyle hayatımıza düşündük ki bizim hayat perdemizde  de her şey aynı devam eder. Ve yaptık da.

Ama işte tam bu noktada beyaz perdeye müsaadenizle teessüflerimi sunmak istiyorum. Çünkü seyircinin payına düşen aşklarda olaylar hiç de öyle olmadı.

Bizim oynadığımız senaryoları; “birbirinin boyunu, kilosunu, ailesini, akşam dışarı çıkış saatlerini, parfüm kokusunu, mesleğini, gülmemesini, gülerken görünen dişlerinin beyazlığını ya da simetrisini, memleketin neresinden olduğunu, kökenini, saç rengini, giydiği kıyafetin renklerini…”( liste uzar gider)çok ciddi sorun yapıp da terk edenler doldurdu. Hayattaki jönler değil “HIV” olmayı “çok sık grip oluyor” diye bırakıp gitmeyi tercih ediyordu; e o zaman yıllarca tüm gözyaşlarıyla izlediğimiz filmler yalan mı söylüyordu? Olacak iş miydi yani?

Yazının sonuna yaklaşırken asıl derdimi huzurunuzda dile getirip senaristlere azıcık dertlenip yavaşça çekilmek istiyorum izninizle.

Türk sinemasının makûs kaderi aşk ve sâdık aşklar olmaktan çıkmalı artık. Hadi peki aşk olmadan olmaz ama bir şeyler değişmeli artık. Düşünsenize yeni bir film geldiğinde anneannem bile senaryoyu tahmin edebiliyor ve işin kötü tarafı hayatta tüm bu izlediklerimizin aksi yönünde gerçeklikler var.

Pek çok filmin temasının aşk olmasından ziyade bu aşkların gerçek hayat uygunluğunun olmaması ve biz seyirciyi beklentiye sokması, toplumsal algıyı tahmin edilenin çok üzerinde ekliyor kanaatim o ki. İlişkilerde taraflar birbirlerinin sadakatte, centilmenlikte ya da nezakette senaryolardaki gibi olacağı beklentisine giriyorlar fark etmeden. İşte tam bu noktada bilinçaltı devreye giriyor her ne kadar kime bu tespiti söyleseniz “olur mu canım onların kurmaca olduğunu bilmiyor muyuz” diyecek olsa da. Farkında olmadan bunları zihnimize kodladığımızı düşünüyorum. Ve aradığını bulamayan taraflar,  zayi olan aşklar ve bunalımda kalan âşıklarla dolu oluyor hâliyle toplum.

Bu sebeple yazılan senaryolar illa ki aşk dolu olacaksa da o aşkların suyuna azcık da kusur ekleseniz değerli senaristler. Zira görünen o ki bizim senaryolarımızdaki ana replik;

“Nayır Nolamaz Adnan Senlen Göğe Bakamıyoruzdan” ibaret:)

 

Yazar Hakkında

Tuğba Betül Özsoy

1991 Ankara doğumluyum.İk ve Orta öğrenimimi Aydın-Nazili’de tamamladım.Lakin lisans hayatım öncesi gibi tek şehirde geçmedi.2008-2009 yılları arasında Erzurum Atatürk Üniversitesi Edebiyat Öğretmenliği Bölümü’nü kazanıp burada bir yıl geçirdikten sonra lisedeki hedefimi unutamayıp okulu bıraktım ve 2011-2015 yılları arasında öğrenim aldığım,hali hazırda mesleğini icra etmeye yaklaştığım İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Bölümü’nü kazandım ve mezun oldum.Lakin okuma maceram bu aşamada sonlanmamış olup halen 2016 yılı itibariyle kazanıp kayıt yaptırdığım İstanbul Medipol Üniversitesi Uygulamalı İngilizce ve Çevirmenlik Bölümü öğrencisiyim.
Derginin bana ayırdığı bu küçük kısımda kalemimi,kelimelerimi sizinle paylaşacak olmanın heyecanını yaşıyorum.Umarım kelimeler en güzel ortak noktamız olur.Huzura vesile olan güzel kelimeler paylaşırız.Kısaca ben buyum.Ama yukarda verdiğim kronolojik bilgilerin dışında ki bence en güzel tanıtma şeklimdir kendimi;
“Bir ademoğlu ile zevcesinin kerimesiyim”…

Yorum Yap