Düşünce Edebiyat Kritik

Nazım’ı Okudum Solcu, Fazıl’ı Okudum Sağcı Oldum

Başıboş harfleri ve kırık dökük kelimeleri bir araya toplayacak olursak sorunun esas kaynağının birbirimizin düşüncelerine saygı duymamaktan ve farklı fikirlere tahammülsüzlükten ileri geldiğini görürüz. Değer yargılarımıza, kutsallarımıza ısrarla ve inatla saldırmak; onları durmadan aşağılamak ve küçümsemek bizi bu hale getiriyor. Kitap, dergi, gazete, haber gibi ufak tefek şeyler bile bizi bir araya getirmekten alıkoyuyor ne yazık ki.

 

‘’ Sağ ve sol, anladım ki bu iki kelime, aynı anlayışsızlığın, aynı kinlerin, aynı cehaletin ifadesidir.’’

Cemil Meriç

Şahsım adına konuşmak gerekirse böyle absürt bir başlıkla karşılaşsam muhtemelen iki şey düşünürdüm: İlki, yazı kesin siyasi içerikli bu yüzden derhal okumalıyım; ikincisi ise yazının gidişatı pek tekin değil o yüzden okuyup da zamanımı yok yere çar çur etmeyeyim. İkinci tarafta olduğumu baştan söyleyeyim ki birinci taraf sonradan duymuş numarası yapıp gönül koymasın bana. Siyasete sıcak bakmayan bir insanın onun hakkında boyundan büyük laflar etmesi hakikaten manidar. Bırakın siyaset yapmak onu düşünmek bile tüylerimi diken diken ediyor doğrusu. Şimdi birisi haklı olarak bana sorsa ki ‘’ madem öyle neden sevmediğin yâre imalı imalı türküler yakıyorsun?’’ Ben de göğsümü gere gere bu aralar sinsi sinsi ortalıkta dolaşan o meşhur ecnebi kelimesi ile ‘’eh konjonktür gereği ‘’ der ve sırtımdaki ağır küfeyi bir kenara atıverirdim. Hakikaten öyle değil mi? Sabah siyaset akşam siyaset, ne şehit ne gazi olursun niyazi. Günde üç öğün yemek yiyorsak beş öğün de TV’den dayak yiyoruz. Yüzümüz gözümüz kan revan içinde. Allah’tan birbirimizle yumruk yumruğa kavga etmiyoruz. Uzaktan Turist Ömer selamı çakıyoruz sadece. Bu gidişle ahvalimiz ve akıbetimiz pek aydınlık görünmüyor ama hadi hayırlısı.

Günde üç öğün yemek yiyorsak beş öğün de TV’den dayak yiyoruz.

Bu yazıyı yazmaktaki maksadım iki tarafı yani sağ ve sol kesimi kesinlikle incitmek ve gücendirmek değil. Alttan alta laf göndermek hele hiç değil. Çünkü siyaset benim işim değil. İnşallah ömrüm boyunca da işim düşmez. Bu, dilimden hiç düşürmediğim dualardan biri zaten. Bir İslam mütefekkirinden duyduğum ve benim üzerimde kuşkusuz bir tesiri olan ‘’Eûzü billahi mine’ş-şeytani ve’s-siyaset’’ sözünün yankısı ise hala kulaklarımda. Aslına bakarsanız benim derdim siyaset denilen olgunun bizzat kendisi değil, canavarlaştırdığı kimseler ile ilgili. Siyasetin veya politikanın lügat içindeki anlamına bakacak olursak kısaca ‘’devlet işlerini düzenleme ve yürütme sanatıyla ilgili özel görüş ve anlayış’’ gibi bir tanım karşımıza çıkıyor. Soyut bir kavram fakat biz öylesine içselleştirdik ki onu somut bir şekilde her an her yerde karşımıza çıkabiliyor. Siyasetin bizatihi kendisi yani lazım olan tarafı ortada yok. Ne yazık ki o bizim kutsallarımızdan biri artık. Beni korkutan da bu zaten. Onun olmazsa olmazımız olması. Daha doğrusu bize o şekilde lanse edilmesi.

Bu yalnız bizim ülkemizde değil dünyada da böyle maalesef. Zamanı durdurup tarihe kısacık bir geri sayım başlatsak kavgaların, dövüşlerin ve hatta savaşların siyasi heveslerin ve emellerin bir kurbanı olduğunu rahatlıkla görebiliriz. Burada siyasetten kasdım insanı günden güne bir zombiye dönüştüren anlayış ve kavrayışın başkalaşmış ve zıvanadan çıkmış olması. Yoksa olması gereken ve devlet-millet olgusu olduğu müddetçe de var olacak olan siyasetten bahsetmiyorum. Biz de nedense bazı şeyler hep yanlış anlaşılır. Daha doğrusu anlaşılmak istendiği gibi anlaşılır. Bunun en bariz belki de en komik örneklerinden biri sağcı olup Nazım Hikmet’i, solcu olup Necip Fazıl’ı okuma meselesi. Burada iki kıymetli insanı zikretmemin sebebi ise direkt olarak onlara değil onlar üzerinde yıllardır süregelen yanlış bir algının yani sağ ve sol söyleminin yarattığı polemiğe atıfta bulunmak. Çok üzücü bir şey fakat bu iki şairin adı nerede ve ne zaman geçse insanın aklına doğrudan malum siyasi söylemler geliyor. Daha da acı olan şey ise sağ ve sol söylemlerinin her halükarda onların edebi şahsiyetlerinden daha çok ön plana çıkıyor olması.

Toplumdaki çoğu kimsenin malumu olduğu üzere bu iki kavram genel manada pek çok şeyi ihtiva ediyor. Ben derinlere girmekten ziyade esas noktalara temas etmek istiyorum. Bir insanın zihninde, sol deyince sosyalizmi ve komünizmi kapsayan bütün ögeler; sağ deyince de İslami bütün değerler az çok canlanıyorsa bu o insan için iki kavramı bütün çıplaklığı ile işlemenin gereksiz ve yersiz olduğunu gösterir. Dolayısıyla sağ ve sol kavramlarının sosyal hayata yansıyan ve elbette bize bakan yönlerini biraz olsun irdelemeye ve izah etmeye çalışacağım. Başta söylediğim gibi siyasi propaganda yapma niyetim kesinlikle yok. Bu olsa olsa bir hezeyan olur benim için. O yüzden sağa sola çekmeyin lütfen. Bununla ilintili olarak yanlış anlaşılmalara mahal vermemek adına elimden geleni yapacağım. Her ne kadar sağ ve sol kelimeleri bilhassa ‘’cı,ci,cu,cü’’ takıları beni ürkütse de maalesef kanıksadığımız şeylerden kurtulmak sanıldığının aksine kolay olmuyor. Bu yazıda onları tekrar tekrar kulanma mecburiyetimden dolayı bir acayip mahcubiyet yaşadığımı da gizleyemem. Bu açıdan beni mazur görmenizi rica edeceğim.

Siyaset dedim sonra sağ ve sol aldı başını gitti. Esasında siyaset denilince nesebi gayri sarih iki şey gözümde canlanıyor: Sağ ve Sol. Siyasetin iki yaramaz çocuğu. Bu minvalde bir fikir arkeoloğu olan büyük mütefekkir Cemil Meriç’e kulak verelim isterseniz. O, Bu Ülke adlı kitabında yer alan sağ ve sol başlıklı yazısında şunları söylüyor:

Mefhumların kah gülünç, kah korkunç maskelerle raksa çıktığı bir karnaval balosu, fikir hayatımız. Tanımıyoruz onları, nereden geliyorlar bilen yok. Firavunlara benziyorlar, kalabalığa çehrelerini göstermeyen firavunlara. Ve aydınlarımız, o meçhul heyulalar için ehramlara taş taşıyan birer köle. Sol-sağ, çılgın sevgilerin ve şuursuz kinlerin emzirdiği iki ifrit. Toplum yapımızla herhangi bir ilgisi olmayan iki yabancı.’’

İlkin miliyetçi bir bakış açısına sahip olan Cemil Meriç, sonrasında marksist, sosyalist ve muhafazakar düşüncelere de kapılarını açmıştır. Fakat hepsine karşı mesafeli bir duruşu vardır onun. Hatta bir yerde sağ ve sol cenahın birbirini tanıması ve okuması gerektiğini söylemiş, (burada barışçıl bir gaye güttüğü aşikar) Türkiye’nin kurtuluşunun ancak buna bağlı olduğunu fakat halihazırda bunun pek de mümkün olmadığını dile getirmiş.

Baştan beri anlatmaya çalıştığım ve hemen herkes tarafından alışılagelen bu türden mevzular istemsiz bir şekilde insanın zihnini meşgul ediyor. İstisnasız her gün medya da hakeza sosyal medya da cereyan eden garip manzaralar  karşısında elimiz kolumuz bağlı bir köşede sus pus oturuyoruz. Ben de kırk yılda bir televizyonun karşısına geçtiğim vakit binbir güçlük ve eziyetle kumandayı elime alıyor, henüz ekrandaki karanlık perde kalkmadan az sonra olacakları seziyorum nedense. A,b,c kanalı derken göz açıyıp kapayıncaya kadar arenada boğanın boynuzlarıyla kırmızıyı araması gibi ben de işaret parmağımla kumandanın üzerindeki kırmızı düğmeyi bulup bu işkenceye son veriyorum. Bu kısacık süre zarfında ise hatırımda kalan sadece şu oluyor: Bir kanal ve yalnızca sol kesime yapılan haksızlığı dile getiriyor, onun hemen bir üstündeki kanal birbirine bu kadar yakın olmalarına rağmen sadece ve sadece sağ kesime yapılan haksızlığı haykırıyor.

Neden?

Bu işte bir terslik var kanımca. Neden farklı görüşler birbirini savunmakta bu kadar zorlanıyor? Maddi bir külfeti mi var üzerimizde? Haksızlık sağ ve sol diye ikiye mi ayrılıyor yoksa? Nasıl hak her insana lazımsa haksızlığa karşı da susmamak her insanın boynunun borcu değil mi? Peki, hepimiz en nihayetinde insan değil miyiz? Daha da önemlisi her birimiz bu vatanın evladı değil miyiz? O halde nedir bu ayrı gayrılık? Aynı sofrada aynı tabaktan yemek yemek bu kadar mı zor? Sağ ve sol kol bir bedenin iki ayrılmaz parçası değil mi? Şu halde, niye biz yekvücut olamıyoruz? Hakikaten anlam vermek imkansız. Bu kavgayı başlatan müsebbibi bulup yakasına yapışasım geliyor güneşe hasret kaldığımız şu günlerde. Ve cevabı alana kadar aynı soruyu defaatle sormak: Neden? Neden? Neden?.. Ben neden bu ülkede sol veya sağ görüşlü bir yazarın kitabını okumakta özgür değilim? İlla bir renge boyanmak zorunda mıyım?Bîtaraf olursam eğer bertaraf mı olurum? Her şey bir kenara bu soruların cevabını gerçekten merak ediyorum. Bir yakınım kitaplığımda Zülfü Livaneli’ye ait bir kitabı görünce ‘’Ooo…’’ diye başlayan sözleri peş peşe sıralaması, diğer bir yakınım ise Sezai Karakoç’u görünce aynı ses tonuyla‘’Ooo…’’ diye başlayan ironik ve bir o kadar da tuhaf sözler sarfetmesi sizce de deli saçması değil mi? Facebook’ta Nazım Hikmet’in şiirini paylaşınca solcu diye yaftalanmam, Necip Fazıl’ın şiirini beğenince sağcı diye ötekileştirilmem size de absürt gelmiyor mu?

Sosyal hayatta müşahede ettiğim başka bir misal dergiler. Hani şu rengarenk kapakları ve içerikleri ile albenisi pek kuvvetli olan yanar döner dergiler. Yahşi cazibeleri insanı baştan çıkartıyor hakikaten. Her şey güzel fakat neden derginin kapağındaki sanatçı, sinemacı, yazar veya şair adeta benim düşüncemden olmayanlara bu dergide yer yok dercesine bas bas bağırıyor? Sayfalar arasına neden hep tek bir görüşün kokusu siniyor? Niçin farklı görüşler aynı dergide yazamıyor ya da birbirlerinin yazdıklarını okuyamıyor? Ütopik şeyler mi konuşuyorum inanın bilmiyorum. Fakat meselenin ne kadar karmaşık olduğu kağıt üzerinde dahi bir araya gelmesi hayal edilemeyen kelimelerin arasındaki amansız mücadeleden belli oluyor. Kelimeleri kah konuşturan kah susturan kalemin ezeli hükmü de olmasa Allah korusun kan gövdeyi götürecek.

Başıboş harfleri ve kırık dökük kelimeleri bir araya toplayacak olursak sorunun esas kaynağının birbirimizin düşüncelerine saygı duymamaktan ve farklı fikirlere tahammülsüzlükten ileri geldiğini görürüz. Değer yargılarımıza, kutsallarımıza ısrarla ve inatla saldırmak; onları durmadan aşağılamak ve küçümsemek bizi bu hale getiriyor. Kitap, dergi, gazete, haber gibi ufak tefek şeyler bile bizi bir araya getirmekten alıkoyuyor ne yazık ki. Konuya farklı bir açıdan yaklaşacak olursak günlük hayatta birbirine tamamen zıt kutupta olan insanlar farkında olmadan bir araya geliyor her nasılsa. Aynı otobüste, aynı uçakta yan yana seyahat ediyor, aynı otel odasında kalıyor, aynı sınıfta ders alıyor, bazen aynı masada yemek yiyor, bazen aynı camide omuz omuza namaz kılıyor. Toplu taşıma aracında hiç tanımadığımız bir insana ‘’ buyurun efendim ayakta kalmayın’’ diyecek kadar samimane ve centilmence yaklaşıp bir lahza tereddüt etmeden kendimizden ödün verebiliyorsak eğer bunu o insanları tanıyınca da yapmak niçin nefsimize ağır geliyor? Dışarıda gösterdiğimiz saygıyı ve sevgiyi hayatın her alanına taşımak zor olmasa gerek diye düşünüyorum.

Her iki kesim neden birbiriyle tokalaşmasın, birbiriyle selamlaşmasın, birbiriyle kucaklaşmasın, birbiriyle yazışmasın değil mi? Yadırganacak ne var bunda diyebilirsiniz. Fakat görünen köy kılavuz istemez. Bazı şeyleri bu saatten sonra inkar etmek komik kaçabilir. Bize düşen şey ise aynanın karşısına geçip kendi kusurlarımızla yüzleştikten sonra bir nebze olsun üstümüze başımıza çeki düzen vermek, sevgi suyuyla nefret alevini söndürmek tabiri caizse. Yangını tamamen söndüremesekte büyümesini engellemiş oluruz hiç olmazsa. Cemil Meriç’in ifadesiyle :

Bu maskeli haydutları (sağ ve sol) hafızalarımızdan kovmak ve kendi gerçeğimizi kendi kelimelerimizle anlayıp anlatmak, her namuslu yazarın borcu.

Benimkisi de herhalde ateşe karınca misali bir katre su taşımak kadar çetrefilli bir şey. Umarım dağ misali büyük bu koca taşın altına hep birlikte elimizi koyar; mesuliyetin ağırlığına aldırış etmeden kin, öfke, nefret girdabını kapılmadan elimizden gelenin en iyisini yaparız. Ve inşallah bu savaşı ‘iki’leşmek için değil ‘bir’leşmek için veririz.

Yazar Hakkında

Mücahit Enes Coşkun

Ağustos 1992’de Nevşehir’de doğdu. Kayseri’de ikamet etmektedir. 2014 yılında Karadeniz Teknik Üniversitesi Türkçe Öğretmenliği bölümünden mezun oldu. Trabzon, onun en tatlı hatırası idi. Öğrenim süresi boyunca Osmanlıca ve serbest şiir üzerinde çalıştı. Gazete ve dergilerde şiirleri yayımlandı. Yine bu süre zarfında düz yazı ile içli dışlı oldu. Halen kendisine ait bir blogda,Edebiyat, Tarih ve Sinema alanlarında çeşitli yazılar kaleme almaktadır. Son zamanlarda ney ve kaligrafi ile meşgul. En büyük hayali, elinde fotoğraf makinesi, bir kalem ve bir kağıtla Dünya’yı karış karış gezmek. Orta düzeyde İngilizce bilmektedir. Kısacık hayatı bundan ibaret

Yorum Yap