Aktüel Edebiyat

On Yedinci Gün

Bebek yoğun bakım ünitesi. Yanyana gelmemesi gereken bir kelimeler yığınının kapısında beklemeyi de öğreniyormuş insan. Dilime yakışmıyor. Daha ağızdan çıkarken eğreti duruyor kelimeler; sanki bir arada olmaktan onlarda mutlu değil gibiler…
Dokuz ay boyunca, doğduğunda o minicik ellerini tutmayı hayal ettim oğlum. Kollarımın arasında sardığımı, ilk defa emzirdiğimi, bezini değiştirirken yüzüme çiş yaptığını, evimizde geçireceğimiz ilk gecemizi, özene bezene aldığım her kıyafeti üzerinde görmeyi hayal ettim. Kokunu mesela; bebek kokusu denen saf aidiyetin sende nasıl durduğunu merak ettim.
Sancılarım başladığında, dayanabilmemin tek yolu aklıma seni getirmekti. Çok az kaldı. Biraz sonra kucağına alacaksın. Biraz sonra bebeğine kavuşacaksın. Yeni bir dalga daha geliyor, olsun, bitecek. Derin derin nefes al, bebeğini düşün. Boynu melek gibi kokacak, o kokuyu düşün. Hayal et, bebekler nasıl kokar? En güzel senin bebeğin kokacak bunu düşün. Yüzü, elleri pamuk gibi olacak. Ona dokunduğun anı düşün. Bak geçti, bu dalgayı da atlattık. Bir sancı daha yakınsın artık bebeğine. Ebe doğumhaneye geçilmesi gerektiğini söyledi. Başardın işte, şimdi gerçekten çok az bir zaman kaldı. Kemiklerin kırılmış gibi hissediyorsun, hissetme, kırılmadılar bunu biliyorsun. Aklına gelen duaları oku. Okuyamıyorsun farkındayım, toparlanmıyor kelimeler değil mi? Olsun, aklından geçir. İşte başlıyoruz. Bebeğinden başka birşey düşünmeden nefes al. Doktor sana ne diyorsa onu yap. Hepsi bittiğinde, akıttığın her damla tere değecek. Dakikalar sonra bebeğini göreceksin güçlü kal olur mu? Birdenbire bütün ağrın kayboldu farkettin mi? Gözlerini aç ve kafanı kaldır, anne oldun. Ayaklarından tutulmuş baş aşağı sallanan bebek senin bebeğin. Titriyorsun, sakin ol, sadece çok yoruldun. Doktorunda farkında çok yorulduğunun, şimdi biraz uyuyacaksın. Uyandığında bebeğinle buluşacaksın merak etme, sadece dinlen. Hala doğumhanedesin. En son uyumuştun evet ve şimdi uyandın. Zor bir doğum olduğunu söylüyor ebe. Üzerini giydiriyorlar, biraz canın acıyor ama geçecek. Doğumhanenin kapısı açılıyor ve annelik hayatına doğru ilerliyorsun tekerlekli sandalyenin üzerinde. Sevdiğin ve seni sevdiğini bildiğin insanlar var koridorda. Hepsinin yüzünde aynı ifade; mutlu ama endişeli. Odanın kapısına geliyorsun, bebeğinin isminin iki yanına renkli uçan balonlar asılmış; tam hayal ettiğin gibi. Kapıyı açıyor hasta bakıcı, odaya sürüyorsun kendini. Sağa bakıyorsun, sola bakıyorsun; yok. Nerede bebeğin diye düşünme, o kalbini kaplayan korkuyu at kenara, şimdi sırası değil. Hislerine güvenmenin sırası değil şimdi, doğru hissetmiyorsundur, yeni doğumdan çıktın, onun duygusallığıdır bu. Benimle konuşmaktan vazgeç artık, ben senin iç sesinim, bilemem dışarıda neler olduğunu. Güvendiğin birine sor. Nerede bebeğin?

Annem iki kere telaşlı görünüyordu. Tüm iyimserliğimi giyindim, kötü hiç birşey olmadığından eminmişçesine sordum; bebeğim nerede?

Tahlillerinin yapıldığını söylediler. Kaçta doğum yaptım, ne kadar sürdü, bebeğim kaç kilo, ben ne kadar uyudum; pek çok sorum vardı. Bebeğimin fotoğrafını gösterdiler; kalbimin en derininde aşkın bambaşka bir tanımının olduğunu keşfettim. Eşim geldi, bebeğimizin yanında olduğunu söylemişlerdi. Yüzü gülüyordu, çok sakindi, alnımdan öptü. Yüzündeki çizgilere dolmuş yorgunluğu, o çizgilerden öpmüş biri tanıyabilirdi yalnızca. Eksik anlatıyordu.
Sürdürdü konuşmayı gülümseyerek. Terden yüzüme yapışmış saçlarımı kulağımın ardına itiyordu bir yandan. “Es’im” dedi, “bebeğimiz bir süre kontrol altında kalacak, solunumunun sıkıntılı olduğunu söyledi doktorlar.” Yutkundum. Dinledim ama dinlemedim. Anladım ama anlamadım. Ağlamadım ama gözümden akana da engel olamadım.
“Görmek istiyorum bebeğimi” dedim, henüz göremeyeceğimi söylediler. Yutkundum. İnandım söylediklerine ama inanmadım. Güvendim elimden tutanlara ama güvenemedim. Hani bir tarafınız kör kütük inanmak isterken öbür yanınız inkar eder ya hissettiklerinizi tam olarak o noktadaydım. Ağladığım zaman bebeğimi kucağıma getirmeyeceklerdi, belki hiç. Belki doğru söylüyorlardı, gerçekten çok sık karşılaşılan bir durumdu, belki hala eksik anlatıyorlardı.
Telkin ediyordum kendimi, nasılsa yalan söylemezlerdi böyle bir konuda. Süt kanallarımın açılması gerekiyordu, üzülürsem ve sütüm gelmezse bebeğim için yapabileceğim hiçbir şey kalmamış olurdu. Annemle beraber yaptığımız kırmızı tacımı taktım ve sanki kalbim hiç acımıyormuş gibi davrandım, öyle olması gerekiyordu. Kendimle en çok övündüğüm ama kendime en çok acıdığım şeyi yapıyordum yine; ruhum acıyordu ama gülüyordum.
Çok uzun sürmedi gülmelerim. Israrla bebeğimi görmek istediğimi söylüyordum, görene kadar emin olamayacaktım bana söylenenlerden. Tutamadım daha çok, bağıra bağıra ağlamaya başladım. Bebek hemşiresini çağırdılar bana durumu en yalın haliyle anlatabilsin diye.
Merak etme, bebeğinin hayati bir tehlikesi yok, burada ondan çok kötü durumda olan yüzlerce bebek var bana inanabilirsin. Normal bir yeni doğan bebekten çok daha fazla sayıda nefes alıp vermeye çalışıyor bu durumda onu yoruyor. Zaman geçtikçe düzelecek, bu sorunu yaşayan çok fazla bebek oluyor. Zor bir doğum geçirmişsiniz, bebekte yorulmuş haliyle ama düzelecek. Ağlayarak ona fayda sağlayamazsın, anneler güçlü olur hadi toparla kendini.
Anneler güçlü olur, doğru söylüyordu. Doğumun üzerinden saatler geçmişti ama bebeğimi ne koklayabilmiştim, ne dokunabilmiştim. Ne anne gibi hissediyordum ne de güçlü.
Saatler oldu doğalı, karnı aç değil mi? Süt sağıp verelim karnını doyurun olmaz mı?
Hemşire gayet olağan bir şeyden bahseder gibi sürdürdü konuşmayı.
Henüz süt içemez annesi, beslenmek nefes alış verişini daha da kötüye götürebilir. Önce nefesini biraz düzene sokabilmesi lazım. Şimdilik damardan ilaçla beslenecek.
Bu kadar mı zor durumdaydı bebeğim? Beslenmesini bile engelleyecek ölçüde mi zorlanıyordu nefes alırken? Benim kalbim buna nasıl dayanacaktı? Yeni doğmuş küçücük bir süt kuzusu koluna bağlanmış bir iğneyle, ilaçla mı beslenecekti? Yeniden ağlamaya başladım. Bana anlatılan şeylerin yüreğime su serpmesi beklenirken ben öğrendiğim her yeni şeyle yıkılıyordum.
Üç gün içerisinde tanıyı koyacağız. Ne kadar süre yoğun bakımda kalması gerektiği ile ilgili sizi bilgilendireceğiz. Bir haftada olabilir, bir ayda. Kendini üzme. Moralini yüksek tut bu düzelmeyecek, dermanı olmayan bir dert değil. Bebeğin buradan tamamen sağlığına kavuştuğu zaman çıkacak bunu bil.
Dokuz ay boyunca aynı bedende yaşadığım bebeğimi hastanede bırakıp eve onsuz dönecektim ve içim alev alıyordu. Odaya her girene bebeğimi soruyordum, sanki bütün hastane bebeğimle ilgileniyor gibi davranıyordum. Sonunda bir tanesi, gözü yaşlı halime dayanamadı ve beni bebeğime götüreceğini söyledi.
Söylediği saat geldiğinde kalbim yerinden çıkacak gibiydim. Eşimle beraber bebek yoğun bakım ünitesinin kapısında beklemeye başladık. Nasıl yan yana gelebilir bu kelimeler? Dedim. Kapı saatler gibi gelen saniyeler sonunda açıldı. Uzun uzun ellerimi yıkadım, hemşirenin yardımıyla bana uzatılan gömleği giydim. Bebek yoğun bakım ünitesinden içeriye geçmek için ikinci sürgülü kapının düğmesine bastım.
Yüzlerce kövezde, yüzlerce minicik beden yatıyordu. Bir köşede kucaklarındaki bebekleri seven hemşireler gördüm. Annelerinin sevemediği bu bebeklerin sevgi ihtiyaçlarınında olduğu gerekliliği saplandı kalbime. Üstünde ısıtıcı olan açık yataklı bir kövezin başına yqklaştık, gözlerim doldu. O kokuyu nerede olsa tanırdım.
Simsiyah, uzun saçlarının altında, acı çektiği her halinden belli olan yüzüne baktım. Göğsüne kaydı gözlerim. Göğüs kafesi adeta hoplarcasına kalkıp iniyordu, defalarca. Onun gibi nefes almayı denedim yaşadığı şeyi anlayabilmek için, ben başaramadım. Elleri, ayakları hala mora çalıyordu. Küçücük elinden bağlanmış bir iğneyle vücuduna salınan ilaç onu doyuruyordu. Süremizin dolduğunu söylediler, ardıma bakarak çıktım.
Bebeğimi görmek yüzümün gülmesini sağlamıştı sağlamasına ama içimin burukluğu geçmiyordu. Akrabalarım ve arkadaşlarım geliyordu ziyaretime. Kimine sahte gülüşler satıyordum, kimine ona bile dermanım yoktu.
Uyudum, uyandım. Hastaneden ayrılma vaktinin geliyor oluşu kalbimi acıtıyordu. Dokuz aydan daha uzun bir zaman canımın içinde taşıdığım bebeğimi bırakıp eve öyle gidecektim ve ağlamamak için susuyordum. Kapımın iki yanına asılmış olan uçan balonlar sönmüş, yere inmişti. Tam ortasında asılı olan Hoşgeldin Göktürk yazısı bu odayı anlamlı kılan ama anlamlandıramamış olan tek şeydi.
Eve gelişimiz, günlerce boş bekleyen evladımın beşiği, yaşamaya hevessizliğim ama nefes alma mücadelem, bir yandan ağlamak isteyip bir yandan sütüm kesilmesin korkusuyla gülmeye çabalamam ve pek çok duygu karmaşasıyla geçen günlerim. Üç gün sonra bebeğime ilk defa 3 cc süt verildiğinde ve 12 gün sonra eline dokunmama ilk defa izin verdiklerinde yaşadığım mutluluk haricinde ömrümün belki de en zor günlerini yaşadım.
On yedi günün sonunda, kucağımda sımsıkı sarmalayarak getirdim eve oğlumu. Dokunmanın kıymetini dokunamamak, kokunun kıymetini koklayamamak öğretti. Anne olunca anladım gerçekten, “anne olunca anlarsın” denen herşeyi.
Bu yazıya başladığımda bebek yoğun bakım ünitesinin kapısındaydım. Ağlıyordum ve bebeğimle geçireceğim beş dakika için sıramı bekliyordum. Üzerinden tam 52 gün geçti. Sağ elimin işaret parmağını elinde sıkıca kavradığı tam şu anda, sol elimle noktalıyorum bu hikayeyi.
Son olarak;
Oğlum,
Seninle uykusuz gecelere de varım.
Saatlerce açlığa, susuzluğa da.
Gün olup büyüdüğün zaman ayrılığa da varım.
Gün olup aşık olduğunda başka bir kadınla paylaşmaya da.
Ömrün, günün her daim güzel olsun.
Yolun, yolu güzel olanlarla yoldaş etsin seni.
Yarınların insanlığa umut olsun.
İlk evin kalbim, ikincisi rahmim, son evin her daim vatan olsun.
Beni benim seni sevdiğim gibi sev diyemem sana,
Bana; sana baktığım gibi bakta diyemem.
Sevmeye değer ne varsa güzel sev,
Gözlerinin değdiği her yer güzelleşecek zaten biliyorum.
Seni çok seviyorum.

Yazar Hakkında

Esra Yüksel Koşu

1992 yılının Ağustos ayında İstanbul'da dünyaya geldim. İlköğretim ve lise eğitimimi bu şehrin bulutları altında tamamladım. Bu esnada okul dergilerinde ve birkaç kurumsal dergide şiirlerim yayımlandı. Eğitime ve insan ilişkisine verdiğim önemden ötürü öğretmen olmaya karar verdim. Balıkesir Üniversitesi Necatibey Eğitim Fakültesi'nde Kimya Eğitimi Anabilim Dalı'ndan yüksek lisans derecesi ile mezun oldum. Lisans eğitimim sırasında engelli erişilebilirliği konulu çalışmalar yürüttüm ve ODTÜ tarafından gerçekleştirilen bir yarışmada projemde derece kazandım. Eğitimimi tamamladıktan sonra İstanbul'a döndüm, halen burada yaşıyorum. 2 yıldır bir devlet okulunda Kimya öğretmenliği yapıyor, aynı zamanda da yazmayı sürdürüyorum.

Yorum Yap