Sinema

Otistik Bir Deha: Temple Grandin

Fırtınanın içinden geçtiğinde

Başını yüksekte tut

Ve karanlıktan korkma

Fırtınanın sonunda

Altından bir gökyüzü

Ve eğlenceli gümüş bir şarkı var

Rüzgârın içinden geç

Yağmurun içinden de

Her ne kadar hayallerin sekteye uğramışsa da

Yürü, yürü

Gönlünde umutla

Yalnız kalmazsın

Yalnız kalmayacaksın!

Adından da anlaşılacağı üzere film, Temple Grandin’in yaşam öyküsünü ekranlara taşıyor. Bu yönüyle biyografik-belgesel tarzında bir film. 2010 yapımı bu filmde kusursuz oyunculuğu ile herkese şapka çıkartan isim, Claire Danes. Başroldeki bu isim rolünün hakkını o kadar iyi veriyor ki onu Temple Grandin ile ayırt etmek bir noktada alışılmışın sınırlarını zorluyor. Temple Grandin, bir TV dizisi olmasına karşın sinema filmlerine taş çıkartacak derecede olağanüstü bir yapıt. İlk dakikadan itibaren İnsanı büyüleyici bir atmosferin içine doğru sürüklüyor. Temple ile beraber kâh hüzünleniyor kâh tebessüm ediyorsunuz.

Temple Grandin bütün yaşamı boyunca ailesi ve arkadaşları başta olmak üzere çevresindeki insanlarca birtakım yanlış yargıların kurbanı olmuş otistik bir kadındır. Etrafındaki bu ateşten çemberi kırmak kolay olmayacaktır. Azim ve inatla önüne çıkan tüm bariyerleri gözünü kırpmadan ve korkmadan aşacaktır. Onun için bir diğer engel ise kapılardır. Sembolik manada bir mesaj niteliği taşıyan kapılar filmde sık sık karşımıza çıkar. Temple, her ne kadar kapılardan korksa da onlardan geçilmesi gerektiğini bilir.

‘’ Bir kapı açıldı ve ben de geçtim’’

Sözü onun uzun ve çetrefilli hayatının kısacık bir özeti olduğunu göstermesi ve üzerimizde bıraktığı izlenimler açısından kayda değerdir.

Temple, dört yaşına kadar konuşamaz. Annesi onun için her türlü fedakârlığa katlanır. Ancak lise yıllarında fen bilgisi öğretmeni ile tanışması onun için esas dönüm noktası olur. Hayalinde bir bilim adamı olmak vardır. Bunun için deliler gibi çalışır. Her ne kadar insanlar ona bir ‘’deli’’ nazarıyla baksalar da o tam anlamıyla bir ‘’deha’’dır. Fotoğraflarla düşünen, fotoğraflarla konuşan ve fotoğraflarla yazan bir kişidir aynı zamanda. O, inanılmaz bir fotoğrafik zekâya sahiptir. Gördüğü her şeyin resmini çekip hafızasına kaydediyor ve gerektiği zaman onu kullanabiliyor. Bu konuda o kadar mahir ki bir makinenin yapamayacağı şeyleri başarabiliyor.

‘’Resimleri görüp onları birleştirebiliyorum’’

Sözü ile bu kabiliyetini açıkça ifade ediyor. Diğer insanların göremediği detayları da görebilen Temple, dünyayı yepyeni bir şekilde tahayyül edebiliyordu.

Üniversiteye başlamadan önceki yazı teyzesinin çiftliğinde geçiren Temple, çiftlikte yaşayan büyükbaş hayvanlar ile ilginç bir bağ kuruyor. Aslına bakarsanız bu bağ, otizmli olmanın doğal bir sonucu olarak insanlarla iletişim kurmakta zorlanması, insanlara sarılmaktan hazzetmemesi gibi sebeplerden ötürü onu hayvanlarla iletişim kurmaya itiyordu. İnsanlara sarılmaktan içtinap eden Temple, tıpkı hayvan barınağında inekleri sakinleştirmek için yapılmış düzenek gibi üniversitedeki odasının içinde ‘’kucaklama kutusu’’ adını verdiği bir makine tasarlar. O, hissiyatını dışa vurma adına şunları söyler:

‘’Hep diğer insanların anneleri tarafından sarıldıklarında hissettikleri şefkati anlamak istedim. Ve sonra makinemi inşa ettim. Şimdi bunu anlıyorum. Sanki bir kablo ile onlara bağlanmışım gibi hissettiriyor. Bir şeyler tamir olmuş gibi’’

Samimi olmak gerekirse onun bu sözleri benim gönlümde de makes buldu. Sus pus olmuş vicdanımı konuşturdu. Eğer bir hakikat varsa onu açık yüreklilikle haykırmalı değil miyiz? Yoksa kandırmalı mıyız kendimizi hala? Temple’ın insanlardan olabildiğince uzaklara kaçması, onlara sarılmayışı, bazen bir ineğin veya atın kalbini rikkatle dinlerken yüzüne hafif bir tebessümün gark olması, bazen tahta bir mekanizmadan sevgi ve şefkat beklemesi kısacası küçük bir yalnızlık içinde ufacık bir mutluluk araması bize yabancı gelen şeyler değil aslına bakarsanız. Aşinayız tüm bunlara. Çoğu zaman biz de uzak kalmak istemiyor muyuz insanlardan? Onların kaba saba laflarından, yalancı bakışlarından, soğuk odalardan… Neden yadırgıyoruz ki Temple’ı. Tıpkı onun gibi kaçıp kurtulmak istiyoruz bu tantanadan, bu gürültüden. Sığınmak diliyoruz sessiz bir limana. Bir şeyler diliyoruz hep sevgiliden bıkıp usanmadan.

Tanrıya Yakın Hissettim !

Bunları düşündükçe insan, yalnız olanın sadece Temple değil kendisi olduğunu da fark ediyor. Öte yandan sahip olduğumuz nimetler için şükrediyoruz gece gündüz. Aslında Temple yalnız kalarak pek çok şeyi başaracak, belki de bu özelliğinden istifade edip güzel şeylere imza atacaktı. Onun çiftlikteki ineklerle olan diyaloğu ve dostluğu takdire şayandı hakikaten. Onların davranışlarından yola çıkarak çeşitli analizlerde bulunması ileride onu besicilik alanında da söz sahibi yapacaktı. O artık mastırını ve doktorasını yapmış bir mütehassıstı. Bir bilim ve matematik aşığı olmasının yanı sıra vicdanındaki nağmeleri bir sanatçı edasıyla seslendirecek kadar merhamet sahibiydi. Onun şu cümleleri insanın bam teline dokunuyor adeta:

‘’Başından vurulan ilk ineğe dokundum. Birkaç saniye içerisinde et parçasına dönüşecekti ama o hala canlıydı. Sakindi ve sonra yok oldu. Hayatın ne kadar değerli olduğunun farkına vardım. Ve ölüm hakkında düşünmeye başlayıp kendimi Tanrıya yakın hissettim’’

Azminin yanında inancı ile de dimdik ayakta durmayı başaran Temple, her fırsatta onun eksikliğini yüzüne vuran ve onu itham edenlere karşı da gerekeni söyleme konusunda çekinmemektedir.

‘’Farklıyım ama eksik değilim’’

Demesi onun bir nevi kendini kanıtlama çabasının bir tezahürüdür. İnsanlar onu görmezden gelse bile ‘’ben buradayım’’ diyebilecek kadar cesurdur. Kanımca onun bu düşünceleri bizleri bazı ön yargılardan kurtulmaya sevk etmelidir. Film, esas itibariyle otizm gibi rahatsızlıklara sahip insanlara karşı olan olumsuz bakış açımızı değiştirmemiz gerektiğini salık verir. Hangimiz böyle bir yanılgıya kapılmadık ki. Onları dışlamadık belki ama aramıza da almadık. Konuşmadık, dinlemedik, dertlerine kulak vermedik. Hayatımızda çok defa özellikle okul çağlarında, Temple gibi birtakım özel hususiyetlere sahip insanlar tanıdık. Onlara hasta demiyorum. Onları hasta olarak yaftalayan, peşinen yargılayan bizlerdik. Ve maalesef böyle insanlara hak ettikleri değeri vermedik. Onları küçümsedik. Bu yüzden onlar hep yalnız kaldı olanca kalabalığın arasında.

‘’İnsanların niye nedensiz yere zalim olduklarını anlamıyorum’’

Diyor sanki bir hakikati kulaklarımıza fısıldarcasına. Haksız da sayılmaz bu sözleriyle. Umarım biz de bir gün kendi ellerimizle kapattığımız kapıları başkalarının sözlerine aldırış etmeden yine kendi ellerimizle açar ve sonsuza dek ön yargıların esiri olmaktan kurtuluruz.

Yazar Hakkında

Mücahit Enes Coşkun

Ağustos 1992’de Nevşehir’de doğdu. Kayseri’de ikamet etmektedir. 2014 yılında Karadeniz Teknik Üniversitesi Türkçe Öğretmenliği bölümünden mezun oldu. Trabzon, onun en tatlı hatırası idi. Öğrenim süresi boyunca Osmanlıca ve serbest şiir üzerinde çalıştı. Gazete ve dergilerde şiirleri yayımlandı. Yine bu süre zarfında düz yazı ile içli dışlı oldu. Halen kendisine ait bir blogda,Edebiyat, Tarih ve Sinema alanlarında çeşitli yazılar kaleme almaktadır. Son zamanlarda ney ve kaligrafi ile meşgul. En büyük hayali, elinde fotoğraf makinesi, bir kalem ve bir kağıtla Dünya’yı karış karış gezmek. Orta düzeyde İngilizce bilmektedir. Kısacık hayatı bundan ibaret

Yorum Yap