Bilim

Rasyonel Akıl Açısından Din-Bilim Çatışması

Yazar | Murat CANVER

İnsanlık tarihi kadar eski bir konudur din-bilim çatışması. Çünkü din tarihi insanlık tarihi ile başladığı gibi insanın merak duygusundan kaynaklanan bilme isteğini temsil eden bilimsel arayışlar da insanla beraber başlamıştır.

Kadim dönemde bilmek üzerine birçok eser kaleme alınmış ve bilimsel yöntemi esas alan bir silsile içerisinde kitaplar yazılmıştır. Elimizde böyle bir döneme ait ilk sağlam izler Antik Yunan’da ve felsefededir. O dönemde felsefe, kelime anlamında da açık olarak belli olduğu üzere hakikat arayışı ve sevgisiydi. Bu arayışın yöntemi konusunda pek çok tartışmalar yapılmıştı. Kimi filozoflar yani bugünkü anlamda bilim adamları toplumsal değerlere uymayan fikirler ürettiği, toplumun yaşayışıyla uyuşmadığı gerekçesiyle itham ya da idam edildi. Bunlardan en iyi bilineni Sokrates! ‘Tanrılara hakaret’ ettiği ve reddettiği gerekçesiyle yargılandı ve ölüme mahkûm edildi.

Tabi bu nedenle ölüme ilk mahkûm edilenin bir filozof olmadığı da aşikâr… Çünkü nedenin aslı toplumun değerlerine yani önemli saydığına itaatsizlik ve hürmetsizliktir. Bu temel nedenden ötürü peygamberler dahi toplumsal baskıya maruz kalmış, yargılanmış, sürgün edilmiş ve öldürülmüştür. Yani kalıplaşmış, kökleşmiş ama bir o kadar da soluklaşmış ve ölmeye yüz tutmuş bir inancın yerine başka bir inanç getirmeye çalışan dahi çeşitli türden baskı ve işkencelere maruz kalırken, bu kör inancın yerine aklı getirmeye çalışanın bu gibi durumlara duçar olması doğaldır.

Böyle bir baskı ortamıyla tarih boyunca hakiki anlamda düşünen insanlar karşı karşıya gelmişlerdir. Bu durumla yüzleşme ister istemez bazılarının da temkinli olmasına ve fikirlerinin bazılarını gizlemelerine de neden olmuştur. Descartes mesela! Galileo’nun kilisece yargılandığını gördüğünde bilimsel yöntemlerle ele aldığı bir eseri yayınlamaktan bu temkin nedeniyle vazgeçmiştir. Aynı zamanda hakikat arayışını şüpheden hareketle gerçekleştiren ve bildiği her şeyden aklı vasıtasıyla şüphe duyan Descartes, bu sorgulama sürecinde yanlışlığından emin olunmadıkça toplumun değerleriyle çatışmamayı tavsiye etmiştir. Bu temkin aynı zamanda kilisenin çizdiği sınırlara riayet ederek de, bilimsel gelişmenin önünü açacak eserler vermeyi de kendisine öğretmiştir. Çünkü aydınlanma çağının ve teknik gelişmelerin temelinde 17. Yüzyıl felsefesinin olduğu ve bu noktada Descartes’in çok önemli bir yerde durduğu bilinmektedir.

Descartes politik olarak karşılığını “Sezar’ın hakkı Sezar’a, Tanrı’nın hakkı Tanrı’ya” ifadesi ile bulan düalist bir dünya görüşünün sağlam temellerini atmıştır. O, dünyayı, cismi ve bedeni mekanik olarak görmüştür. Yani fiziksel olan her şey bir yasaya tabidir, olağan dışı olarak değerlendirilen şeyler henüz yasası bulunmayı bekleyen mekanik kurallardır. Bu minvalde Tanrı ve zihin bu mekanik dünyanın dışında kalmaktadır.

Tanrı Aristoteles’te de görüldüğü gibi evreni hareket ettiren ilk etkendir. O, âleme tüm yasalarıyla birlikte şeklini verip, yasaların yönetimine bırakandır. Tanrı ve zihin yani ruh başka bir düzlemde değerlendirilmelidir. Bu görüş bilimsel gelişmelerin hızlanmasına zemin hazırlasa da insanlık bilgisi açıdan tıkanmaya neden olmaktadır. Çünkü kavramsal boşluklar açısından bakıldığında açıklanamaz olanın açıklanmasını ertelemekten başka bir işe yaramamıştır. Tanrı’yı bir süreliğine evrenin dışında bırakan Descartes, O’nu yok saymaz ve yok etmeye çalışmaz. Bir dualite içerisinde kendi alanında hüküm sürmesine izin verir. Tanrı Nietzsche’ye kadar bilimsel açıdan henüz ölmemiştir…

Tanrı Öldü mü?

Nietzsche’nin “Tanrı öldü” çığlığı her ne kadar pratik hayatın dinamikleri içerisinden doğup, o yönde gelişen bir haykırış olsa da, pozitivist anlayışın gelişmesiyle beraber 18. Yüzyıldan itibaren Tanrı bilimin meselesi olmaktan çıkmaya başlamıştır. Bu ne demektir?

Kadim dönemde Felsefe bir bütündü ve tüm ilimleri kapsayan bir çatıydı. Deneysel bilimler mevcut olmadığından ilimlerin temeli Mantık ilmine dayanmaktaydı ve bu yüzden “Mantık bilmeyenin ilmine güven olmaz” idi. Bu çerçevede okullarda ilim tahsili Fizik-Matematik-Metafizik sırasıyla yapılmaktaydı. Fizik bilmeyenin ve Matematik tahsil etmemiş olanın Metafizik üzerine söz söylemeye hakkı bulunmuyordu. Tahsil sırası olarak en sonda bulunan, önem derecesi bakımından da birinci olan ve ‘İlk Felsefe’ olarak adlandırılan Metafizik’in konuları arasında Tanrı bulunmaktaydı ve o zamanki bilim felsefeden ibaret olduğu için, doğal olarak Tanrı bilimlerin konusuydu.

Deneysel bilimlerin sistematikleşmesiyle beraber bilim dalları genişledi ve ‘Felsefe Ağacı’ dallanıp budaklandı. Bu minvalde her bilim kendi yöntem ve konusunu Felsefenin yardımıyla oluşturuyordu. Önceden çok geniş bir yelpazede duran Felsefe ise deneylenebilir olmadığından yalnızca Metafizik’ten ibaret kalmıştı. 18. Yüzyılda gerçekleşen bu ayrımla beraber sosyal hayatta ve insanın zihninde ölen Tanrı yalnızca Metafizik’in bir konusu olarak kalmıştı. Metafizik’ten ise 20. Yüzyılda Heidegger’in Dasein kavramı ile beraber atılan Tanrı kavramı, artık sosyal ve pozitif bilimlerden, evrenden ve insanın zihninden dışlanmıştı. Zihni de bilimlerin dışına atan, tanrısız insan zihninin bu noktadan sonra yapacağı tek şey, zihnini ve zihninin en yalın tarafı olan rasyonel aklının ürünü olan bilimleri tanrılaştırmak olmuştu. Fakat ortada bir sorun vardı. Zihin neydi?

Zihin net olarak tanımlanamıyordu ve bugüne kadar tanımlamadı da! Eski Tanrı’yı reddeden yeni tanrısını ise tanımayan ve tanımlayamayan insanın bugünkü çıkmazı hep toplumsal anlamda din-bilim çatışması, bireysel anlamda kalp-akıl çelişkisi şeklinde karşılığını bulmuştur.

“Tanrı yoksa bile O’nu var etmek gerekir” diyen Voltaire’i, “Dinin gerçekliği tarihselliğinden kaynaklanır” diyen Freud’u bu minvalde anlamak gerekir. Tanrı olmadan insan yaşamın merkezine ve hayatın idamesine nasıl yön verecekti? Evreni ve kendi varlığını nasıl açıklayacaktı? Bir tanrının varlığına inanan dünyanın büyük çoğunluğunun aldandığı mı varsayılacaktı? Çünkü hakikat her şeyden ziyade insanın kendi öznel gerçekliğinden beslenmektedir.

Bu nedenle din-bilim çatışması aslında bir hakikat tartışması değildir. Olamaz da! İki farklı düzlem ve kategori, birbirlerinin gerçeklik olgusu hakkında hüküm veremez çünkü. Gerçeği arayış yöntemleri açısından tamamen ayrı olan din-bilim arasındaki asıl münasebet bu nedenle ahlaki düzlemde karşılığını bulmaktadır. Din ahlaki anlamda bilime sınır koymaya çalışırken, bilim de dinin bunu hangi gerçeklik zeminine dayanarak yaptığını sorgulamaktadır. Bunu yakın zamanda gerçekleşen bir olay üzerinden inceleyerek bitirelim:

Eminim herkes genetik kopya vakasını hatırlayacaktır. Koyun Dolly bir genetik kopya olarak dünyaya getirilir ve kopyalandığı koyunun biyolojik anlamda aynısı olarak bilim tarihine geçmiştir. Bu olayda sorulması gereken birçok soru karşımıza çıkmaktadır:

Gen kopyalama olayı bir nevi yaratma mıdır?

Biyolojik olarak kopyalanmış olmak iki canlıyı aynı yapar mı? İkisinin öznel deneyimi kendi çevre koşulları ve tecrübeleriyle şekilleneceğine göre, biyolojik aynılık psikolojik veya zihinsel aynılığı doğurur mu?

Gen kopyalama insan için mümkün müdür? Bilimsel yeterliliği bir kenara koyarak düşünürsek, kendi benliğini sosyal çevresiyle etkileşime girerek inşa eden insan için böyle bir şeyi uygulamak ahlaki olarak doğru mudur? Bu insanı bir anlamda robotlaştırmak olmaz mı?

Bitkilerin tohumlarıyla oynandığı gibi genlerle oynanarak değişik insan türleri oluşturulabilir mi? Yorulmayan, hızlı düşünen veya savaşçı olarak tasarlanmış insanlar asker olarak dünyaya getirilerek insanın kötü emelleri çerçevesinde kullanıldığında bilim buna nasıl bir önlem alacak ya da nasıl cevap verecektir?

Son soru ahlaki temelli bir sorudur. Sadece bu soru sebebiyle bile ahlak insanın hayatından dışlanamaz. Yani dinin gerçekliği hiçbir zaman yitirilemez. İnsanın biyolojik değil belki ama psikolojik devamlılığı için bu şarttır!

 

Yazar Hakkında

Murat CANVER

Gaziantep Üniversitesi Endüstri Mühendisliğini bitirdi. Üniversite yıllarından beri pek çok farklı disipline ilgi duydu. Mühendislik üzerine yüksek lisansında Meta-sezgiseller üzerine çalışan Canver'in felsefi merakı ağır basınca yüksek lisansını yarıda bıraktı. Din, Felsefe, Psikoloji, Tarih, Siyaset ve Sinema Sanatı üzerine merakı olan yazar, Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Felsefe ve Din Bilimleri'nde yüksek lisans yapmaktadır. Genç Kültür, İndigo gibi internet dergilerinde çeşitli alanlarda yazılar yayınlamış, Cinerium adlı sinema sitesinde film eleştirileri yazmıştır. Godfather Sinema Dergisinde halen yazıları yayınlanmaktadır. İyi derecede İngilizce bilen Canver, 2009'dan bu yana yazdığı yazıları derleyeceği bir kitap ve felsefi bir roman üzerinde çalışmaktadır. Evli olan yazar, Ankara'da yaşamaktadır.

2 yorumlandı

  • Insanlik tarihini yazinin icadi ile basladigini zannedenler de artik makale yaziyor, felsefe yapiyor. Insanlik tarihi yaklasik 4 milyar yil; birak 4 milyar yili 100.000 yil oncesinde dinden bilimden soz etmek mumkun mu?

Yorum Yap